İbrahim GÜÇLÜ/ Tarık Ziya Ekinci’nin Anıları ve Tartışmalar Üzerine (2-3)

10 Şubat 2012 / Ji aliyê   ve
Di nav de, Îbrahîm GÛÇLÛ, Lêkolîn & Analiz

“Tarık Ziya Ekinci’nin Anıları ve Tartışmalar üzerine” görüşlerimi belirtmeye ve derinleştirmeye devam ediyorum.

Gerçekler çarpıtılıyor ve yapılan tartışmalara gerçek değeri verilmiyor: Ankara ve İstanbul DDKO’larındaki derin ve çetin tartışmalar göz ardı ediliyor…

1969 yılında DDKO’ların kuruluşunun güçlü bir tarihi ve siyasi arka plânı vardı. DDKO’lar söylendiği gibi sivil faşist harekete karşı mücadele merkez alınarak, oluşturulmuş bir örgütlenme değildi. DDKO’lar, Kemalist Sömürgeci Devletin Kürt milletinin inkâr ve ret politikasına, Kürtlerin tüm ulusal haklarının gasp edilmesine karşı, devlet politikasının teşhir edilmesi, geriletilmesi, son bulması; Kürtlerin varlık meşruiyetinin kamuoyu huzuruna çıkarılması ve Kürt ulusal haklarının belirlenmesi ve bu haklar uğruna mücadele edilmesi; Kürtleri uyandırma ve bilinçlendirme; Kürtlerin ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesini omuzlayacak kadroların ve temel mücadele örgütlerinin şartlarının olgunlaştırılması için kurulan örgütlenmelerdi.

Bu nedenle DDKO’lar, sıradan bir dernek kuruluşu gibi ele alınmadılar, olağan bir dernek çalışmasıyla oluşmadılar. O dönemin en seçkin Kürt siyasetçilerinin ve aydınlarının uzun ve meşakatli hazırlıkları,”ince elenen ve sık dokunan” bir plân içinde kuruldular.

DDKO’ların kuruluş çalışmalarının, büyük depreme yol açacağı ve Kürtlere toptan zarar vereceği korkusu ve endişesi söz konusu idi.

DDKO’lar kurulurken, Kemalizm’den, şoven ve Kemalist değerlere sahip Türk sosyalizminden ayrışma çok can sıkıcı, sıkıntılı, hayli zorlu bir süreç olarak kendisini ortaya koyuyordu. Kemalizm’in ve Türk Sosyalizminin siyam ikizleri olması, Kürt aydınlarının ve sosyalistlerinin bu kültürle yetişmiş olmaları, doğal olarak ayrışmayı, netleşmeyi, Kürtlerin kendi öz değerlerine uygun sosyalizm ve diğer ideolojik yapıları ortaya çıkarmasını zorlaştırmanın ötesinde, imkansız hale getiriyordu.

Buna rağmen, DDKO’ların kuruluşundan sonra, ideolojik ayrışmanın iki boyutluluğu Tarık Ziya Ekinci’nin belirttiği gibi olmazsa da “bu evrede radikal sol bir çizgide Kürt milliyetçiliği yapma eğilimine giren kadrolarla TİP çizgisinde demokratikleşmeye ağırlık veren kadrolar arasında görece bir ayrışma” çok net ve açıkça başladı.

DDKO’ların kuruluşundan kısa bir süre sonra, Ankara ve İstanbul DDKO’larındaki tartışmalar bir çatışma ve derinlik kazandı. DDKO’lar, Türk Sosyalistleri ve Türk Sosyalizminde uzaklaştıkça, TİP’le yollarını ayırdıkça, Türk Sosyalist merkezli düşünenlerin tepkisine yol açıyordu. O dönemde özellikle de İstanbul DDKO üyelerinin önemli bir kesiminin, Dr. Sait Kırmız Toprak’ın Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi ile irtibatlı olması, tartışmaları daha keskin hale getiriyordu.

TİP’li DDKO üyeleri, DDKO’ların onların istediği nitelikte sosyalist olmamalarından dolayı, “Komünizmle Mücadele Dernekleri” ile mukayese edilecek kadar ölçüsüz bir yaklaşım, tartışmaların var olduğu;  Tarık Ziya Ekinci’nin belirttiği gibi “uç veren” değil, sosyalistler arası bir açık ve net keskin olan bir ayrışma ve farklılaşma vardı.

Tarık Ziya Ekinci,  o döneme dair ideolojik farklılaşmayı tanımlarken yanlışa düşüyor, hem de bu tanımlara temel oluşturan gerçekleri bilerek. Onun için bir yandan, “radikal sol çizgi” tanımlaması yapıyor, diğer yanda da “radikal sol çizgi”de olanların milliyetçilik yapmasından bahsediyor.

Oysa o dönemde var olan ideolojik ayrışma ve farklılaşma Tarık Ziya Ekinci’nin bahsettiği gibi değil, net bir şekilde iki boyutta, iki niteliksel alanda, iki farklı ulusal kesimler arasında gerçekleşen bir ideolojik ayrışma ve farklılaşma söz konusu idi.

Bir yandan Kürt sosyalistleri, Türk sosyalistleriyle ayrışıyorlardı. Kürt sosyalistleri, öncelikle mevcut ve içinde oldukları sosyalist örgütlenmenin/örgütlenmelerin (TİP, THKO, THPC v.b) şoven ve Kemalist hareketin eleştirisinin ötesinde bir Türk örgütlenmesi/örgütlenmeleri olduğu konusunda, bir sonuca ve gerçeğe ulaşmışlardı. Bundan dolayı, eğer sosyalist olacaklarsa kendi halkının, Kürt milletinin sosyalistleri olmak ve Kürt sosyalist örgütlerini kurmak istiyorlardı.

Bundan dolayı da DDKO’ları, Kürt sosyalistleri diğer Kürt yurtsever kesimleriyle birlikte kurdular.

Ayrıca DDKO’lar, sosyalist örgütler olarak kurulmadılar. DDKO’lar, kurucularının bir kesiminin sosyalist olduğu, ama ideolojik olmayan bir örgüttü. DDKO’lar, bu yapısal konumundan dolayı, Kürdistan’da da halk kitleleri, değişik görüşlerden yurtseverler, aydınlar tarafından içtenlikle kucaklandılar ve sahiplendiler.

DDKO’lar, Kürtler adına, Türkiye “sivil” ve “demokratik siyaset” alanında sözü dinlenen, önemsenen örgütler oldular. Kürtlerin Türkiye siyaset sahnesinde açık örgütlenmesinde kilometre taşı olma özelliğine sahip oldular. 12 Mart Darbesi’nin boy hedefi haline gelen öncel örgütlerden biri oldular.

Ayrıca Türk sosyalistlerinden ayrışan, Kürtlerin bağımsız örgütlemesini “olmazsa olmaz kabul eden” Kürt sosyalistlerinin bir kesimi, aynı dönemde Dr. Sait Kırmızı Toprağın öncülüğünde Türkiye’de Kürdistan demokrat Partisi’ni kurdular. Bu parti de kısa zaman içinde halk içinde etkin ve etkili bir güç oldu.

O dönemin siyasi pratiği incelendiği zaman DDKO’ların, KAK’ın, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi, Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi’nin çalışmalarının iç-içe geçtikleri görülecektir.

Bu değişik Kürt sosyalistlerinin örgütlenmeleri ve siyasi pratikleri, Türkiye İşçi Partisi (TİP) içindeki “Doğu Grubu”nun çalışma ve etkinlik alanını daraltmakla kalmadılar, onların kitle tabanını yok ettiler; TİP’in Kürde ait bir örgütlenme olmadığını güçlü bir veri olarak ortaya çıkardılar ve Kürtlerin bilincine taşıdılar.

Tarık Ziya Ekinci’nin bahsettiği ve benim de detaylı ve asıl gerçek yönleriyle işaret ettiğim ideolojik ayrışma ve farklılaşma, Kürt milliyetçileriyle Kürt sosyalistleri arasındaki bir ayrışma değildi. Asıl ayrışma, Türk şoven ve Kemalist Sosyalizmiyle bütünleşen Kürt orijinli sosyalistlerle; en önemlisi de Kürt sosyalistlerinin kendilerinin arasındaydı.

Bu ideolojik ayrışma ve farklılaşma oldukça önemli ve ciddi; bir oyun olmayan, tarihsel farklı bir yarılmayı tarif eden, oldukça niteliksel bir ayrılmaydı.

Çünkü Kürt milliyetçileri, 1965 yılkında kendi bağımsız partilerini kurmuşlardı. Kendi partilerine “Kürdistan”la tarif etmişlerdi. Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi kurulmuştu. Parti kurulduğunda, Kürt aydınlarının çoğunluğu, Kemalizm’in etki alanı içinde olduklarından, Türk siyaset rasyonelleri içinde hareket ettiklerinden, Türk siyasi partileri içinde siyaset yapmanın kolay olduğunu düşündüklerinden, partiden uzak durdular.

Üstelik Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurulduğu dönemde, ülkemizin bir parçasında, Kürdistan’ın Güney’inde: Kürdistan Demokrat Partisi ve lideri Mustafa Barzani öncülüğünde ulusal kurtuluş hareketi devam ediyor ve Kürdistan’da otonomi için mücadele ediyordu.

Sosyalistler, milliyetçiler, diğer düşüncelerden olan Kürt yurtseverleri aynı parti içinde yer alıyorlardı. Bunun da sosyalizme ve farklı düşünce akımlarına zarar vereceği düşüncesinde de değillerdi.

Ne yazık ki Kürdistan’ın Kuzeyindeki sosyalistler, ulusal kurtuluş ve bağımsızlık şuurundan uzaktılar. Ama aynı zamanda Vietnam, Kamboçya, Laos, Cezayir, Filistin, Eritre ulusal kurtuluşlarının ve bağımsızlık hareketlerinin propagandasını da yapacak kadar aptallık düzeyinde bir davranış içindeydiler.

Yine Kürt sosyalistleri, başka ezilen, sömürge, bağımlı, yarı-bağımlı ulusların bağımsızlık hareketlerini ve ulusal devlet olmalarını meşru görürken, Kürtlerin bağımsızlık hareketini ve ulusal devlet olmasını meşru olmayan bir hareket, bölücü bir hareket olarak değerlendirme ustalığını gösterebiliyorlardı!

Bütün bu nedenlerden dolayı, o dönemde bahse konu olan tartışmalar, milliyetçiliklerle sosyalistler arasındaki bir düelo ve tartışma değil, sosyalistlerin kendi aralarındaki bir tartışma ve düeloydu.

Bu nedenle Tarık Ziya ekinci, gerçekleri alt-üst etmekle kalmıyor, daha sonraki dönemlerde tarihsel çizgi olan, kabul gören, kitlesel ulusal bağımsızlık düşünceleri, gerçek içeriklerinden uzaklaştırarak, kendi deyimiyle “itibarsızlaştırmak” yoluna gidiyor.

Tarık Ziya Ekinci’nin açıklamalarından ve görüşlerinden, eski düşüncelerinde ısrarlı olduğu, Kürtlerin ikinci sınıf ulus, Türklerin yönetici olması gerektiği anlayışını sürdürmeye devam ettiği görülmektedir. O zaman da dünyada ve sosyalizmde meydana gelen değişimlerden ders çıkarılmadığı sonucuna varmak, haksızlık olmaz.

Kürt sosyalistleri arasındaki ideolojik ayrışma ve farklılaşma,

12 Mart Dönemi’nde kopuşa ve derin ayrılığa yol açtı…

12 Mart Döneminden önce, Kürt sosyalistleri arasındaki netleşme gerçekleşmişti. Ama bu netleşme kadrolar arasındaki bir netleşmeydi. Bu netleşme kamuoyu düzeyine çıkmamıştı. Çünkü Kürt sosyalistleri daha o zamanlar güç birliği yapmaya devam ediyorlardı. Kürt sosyalistlerinin aralarındaki bağ zayıflamasına rağmen, TİP ve DDKO’lar birlikte çalışıyorlardı. Ama Kürt sosyalistleri, TİP ve DDKO’da birlikte çalışırlarken, güç birliği ve ortak eylemlerde hayli zorlanıyorlardı.

Kürt sosyalistlerinin TİP ve DDKO’lar da güç birliğinde zorlanmaları kadar doğal bir şey olamazdı. Çünkü Kürtlerin bağımsızlığına karşı duran sosyalist kesim, kendisini Kürt milletine ait görmüyordu, kendisini “milletsiz” ve enternasyonal olarak tanımlıyordu. Oysa pratik politikaları ve örgütsel yaşamlarına bakıldığı zaman da, bu kesimin Türk milletine ait bir yerde durdukları kesin bir durum kazanıyordu. Netice de “Kürt Memed Nöbete”, “Kürtler Türklere hizmete ve köleliğe devam” retoriği işliyordu.

Kürtlerin bağımsız örgütlenmesine ve bağımsızlığına karşı olmak demek, başka bir mücadeleyi ve alanı merkez almak anlamına geliyordu. Böyle olunca da, Türkiye’de ve Kürdistan’da gelişen olaylar; Kürt millet sorununun kendisini, farklı yorumlamak, farklı çözüm önermelerinde bulunmak, farklı pratikler gündemleştirmek kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkıyordu.

12 Mart Döneminde, dönemin değerlendirilmesi, askeri yönetimin Kürtlere yaklaşımının özgülüne ilişkin analizlerdeki farklılık, hapishane yaşamı, hapishanede yönetime karşı davranış, mahkemeleri yorumlama ve mahkemelerdeki davranış da ideolojik ayrışma ve farklılaşmayı hızlandıran bir olay oldu.

Ama 12 Mart Döneminde bütün bunlardan daha önemli olan iki konu vardı.

Bu önemli konulardan biri, TİP’in ve DDKO’ların kapatılması olayıydı. TİP ve DDKO’lar kapatılınca, Kürt sosyalistlerinin kendi aralarındaki; Kürt sosyalistleriyle Kürt milliyetçileri arasındaki ittifak ve güç birliği son buldu. Kesimler fiili ve fiziki olarak ayrıştı. Bu ayrışma, sorunlar üzerinde durma, sorunları tartışarak derinleştirme olanağını sundu. Dolayısıyla derinleşen tartışmalarla birlikte, farklı yerlerde ve platformlarda durarak olaylara bakmak, ilişkilerde uzaklaşmaya yol açmakla kalmadı; ilişkileri tanımlayan ve kurgulayan daha önemli ve hayati müştereklerin belirlenmesini ortaya çıkardı.

Bu durum da, Kürt sosyalistleri arasındaki ayrışma ve farklılaşmayı hızlandıran, daha da somut hale getiren bir temel oluşturdu. Kürt sosyalistlerinin daha özgürce düşünme ve tartışma olanaklarını yarattı.

İkinci önemli konu, 12 Mart Yönetiminin sonuçlarını hesap etmediği, Kürtlerin lehine olan bir kararıydı.

12 Mart Askeri Yönetimi, DDKO, TİP, Kürdistan Demokrat Partilerinden, DEV-GENÇ’ten yargılanan Kürt sosyalistlerinin ve milliyetçilerinin Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı bünyesinde toplanmaları, bu askeri mahkemelerde yargılanmaları konusunda karar verdi. Böyle olunca Ankara, İstanbul DDKO kurucuları, yöneticileri, üyeleri de Diyarbakır-Siirt illeri Sıkıyönetim Komutanlığı hapishanelerine taşındılar, aynı sıkıyönetim komutanlığı bünyesindeki mahkemelerde yargılandılar.

Ayrıca Kürt toplumunun değişik toplumsal kesimlerinden kanaat önderlerinin, aydınların, ağaların, beylerin, aşiret reislerinin, şeyhlerin, Kemalist Devletin yasakladığı medreselerde eğitim gören Kürt din adamlarının da, 12 Dönemi Askeri Yönetiminin kararıyla bir araya gelmeleri sağlanmıştı.

12 Mart Dönemi Askeri Yönetiminin bu kararı, Kürt sosyalistlerinin, milliyetçilerinin, değişik toplumsal kesimlerinin birbirini tanımasına ve kaynaşmasına sebep olduğu gibi; “aynıların aynı, ayrıların ayrı yerlerde toplanması gerekir” kuralına uygun olarak, değişik kesimler, ideoloji ve fikir gruplar arasında da hem yeni bir ayrışmaya ve hem de yeni bir bütünleşmeye yol açtı.

Bilinen bir bilimsel ve gerçek var ki, değişik düşünceler ve kesimler arasındaki ilişkilerde en etkin olan, onlar arasındaki ideolojik ayrışmayı ve bütünleşmeyi sağlayacak olan vasıtalar yayın organlarıdır: Dergiler ve gazetelerdir. Ne yazık ki, o denemde Kürtlerin kendi gazetelerini ve dergilerini yayın hayatına sokmaları yasaktı. Yine Diyarbakır’daki bu toplaşma, yakın temas içinde karşılıklı tartışmalar, yayın organı vasıtasını gördü. Bu toplaşma aynı zamanda kimin ne dediğini rahatlıkla anlama koşullarını ortaya çıkardı.

Cezaevindeki ideolojik tartışmalar, “önceki kuşaktan siyasetçileri itibarsızlaştırma” davranışı değil, hayati konularda eski kuşak siyasetçilerin gelişmelere ayak uyduramamasıydı. Hapishanedeki gruplaşmalarda da en önemli olumsuz rol de Tarık Ziya Ekinci’ye aitti…

Tarık Ziya Ekinci Cezaevinde gruplaşmaların nasıl oluştuğu konusunda somut bir bilgi vermeden, grupların oluşmuş olmasından bahsediyor. O grupların da anlamsız bir rekabet içinde olduklarını, kendisinin bu anlamsız gruplaşma dışında kalmasının oldukça masumane bir davranış olduğunu, grupların “eski kuşak siyasetçileri itibarsızlaştırmak istediklerini” ifade ediyor ve şöyle diyor:

“İlerde farklı örgütlenmelerin temelini oluşturan bu karşıtlık Sayın Şerafettin Kaya’nın sözünü ettiği savunmalarda netlik kazandı. Oluşan grupların her biri kendilerine özgü, Marksizm’i esas alan milliyetçi politikalar geliştirdi. Aralarındaki fark Marksist ideolojiyi algılama ve değerlendirmedeydi. Her grup kendince Marksizm’i en iyi yorumladığını iddia ediyordu. Cezaevinde kaldığım sürece bu tartışmaların dışında kalmaya ve kendi siyasal çizgimi korumaya özen gösterdim. Eski siyasal konumumu korumama karşın, MDD’cilerin TİP’e dönük antimarksist, pasifist suçlamalarının etkisinde kalan gençlerimizin ideolojik saldırılarından kaçınmam mümkün olmuyordu. Hatta rahle-i tedrisimde yetişen unsurların bile iştirak ettiği dedikodu tarzındaki suçlamalardan sıkça nasipleniyordum. Amaçları ideolojik üstünlük kurmak ve taban oluşturmaktı. Bunun için cezaevi koşullarında bile propaganda yapmak ihtiyacını duyuyorlardı. Bu onların en doğal hakkıydı. Fakat deneysizlik, bir an evvel fikri hakimiyet kurma ve daha çok taraftar toplama arzusu, karşıtlar arası rekabete ve kırgınlıklara yol açtı. İdeolojik üstünlük kurma isteği bir önceki kuşaktan siyasetçileri itibarsızlaşmaya kadar uzandı. Bu davranış şekli, solda siyaset yapan Kürt aydınları arasında başat bir ideolojik mücadele biçimine dönüştü.

Cezaevindeki karşıt gruplar savunmalarını da geliştirdikleri Marksist çizgiye uygun biçimde ve birbirinden farklı yöntemlerle yapıyorlardı. Grupların cezaevindeki duruşları da devrimciliğe yükledikleri anlama göre değişiyordu. Tutukevi yönetimini ya da yargıç ve savcıların davranışlarını şikayet konusu yapan ortak metinlerin hazırlanmasında amaç dışına çıkılıyor, her grup hazırlanan metnin kendi görüş açısına uygun ‘devrimci’ bir muhteva taşımasını istiyordu. Metinde kullanılan sözcükler üzerinde tartışılıyor, bir grubun beğendiği sözcüğü diğeri reddediyor ve karşıtlıklar derinleşiyordu

 Öncelikle bazı gerçeklerin altını çizmek gerekiyor.

Birinci gerçek: 12 Mart Dönemi de, bütün olağanüstü dönemler gibi ayrılma dönemi değil, birlik, ittifak, güç birliği, safları sıklaştırma, omuz-omuza verme dönemiydi. Çünkü 12 Mart Döneminde de Kürtler topyekûn bir saldırı ile karşı-karşıyaydılar. O dönemde de sadece aktif olarak siyasetle ve Kürt Davası ile uğraşanlar değil; pasif, muhtemel olarak muhalefet yapması gelecekte tahayyül edilenler de düşman ve suçlu muamelesine tabi tutuluyorlardı.

Bundan dolayı toplumun her kesiminden ve her kategoriden tutuklamalar oldu. Toplumun her kesimi, egemeni ve egemen olmayanı, ezeni ezileni işkencelere tabi tutuldu, tutuklandı. Kürdistan’ın sömürge yapısından dolayı, Kürtlere gösterilen muamele Batı Bölgelerin Türklere gösterilen muamele ve davranıştan farklıydı. Batı bölgelerinde kategorik olarak sadece devrimciler ve sosyalistler tutuklanmasına rağmen, Kürdistan Bölgesinde herkes, her kesimden insanlar işkenceye tabi tutuldu ve tutuklandılar.

Sömürgeci Kemalist Devletin Kürtlere karşı bu topyekûn siyaset ve saldırısına karşı, topyekûn bir karşı çıkışla engel olmak, zararları asgariye indirgemek, direniş ruhunu geliştirmek, kişilikli bir tutumla mahkemenin karşısına çıkmak, sömürgeci mahkemeleri  ve devleti yargılamalar sırasında sorgulamak olanaklıydı.

Bunun için de koşullar vardı. Ama koşulları değerlendirecek ortak bir akla ve önderliğe ihtiyaç vardı.

O günkü aşamada kadroların somut bir değerlendirmesi yapıldığı zaman, Tarık Ziya Ekinci lider konumundaydı. Cezaevinde ve mahkemede ortak akılı yaratmada lider olarak somut ve kabul edilebilir bir konumdaydı.

Tarık Ziya Ekinci‘nin liderlik konumu kendi saptamalarıyla ortaya çıkıyor. Yazdıklarına bakarsak onun liderlik konumunu rahatlıkla saptayabiliriz. O bu konuda şöyle diyor:

12 Mart döneminin cezaevi koşullarında bu gelişmeleri uzaktan ve tepkisizce izlemeye özen gösteriyordum. Ne var ki, hayatın bir cilvesi tutukluların en yaşlısıydım. Birlikte olduğum gençlerin çoğunun dünyaya gelişlerinden çok önce, 1946’dan başlayarak aktif siyasetin içindeydim. Meslek sahibiydim. 1950’den itibaren Diyarbakır’da hekimlik yapıyordum. Kaçınılmaz olarak geniş bir çevrede tanınmaktaydım. Kürtlerin sosyalist düşünceyle ilk temasını sağlayan ve örgütlü mücadeleyi başlatan bir kişiydim. Sosyalizme değgin tartışmaların boyutlandığı aşamada farklı ideolojiler geliştiren çevrelerin etkisinde kalan kimi genç arkadaşlar tuttuğum yolun yanlış ve izlediğim siyasetin yararsız olduğunu göstermek hevesine kapılmışlardı. Birlikte yargılandığımız davanın duruşmalarından çıkar çıkmaz KDP’den tutuklu köylü arkadaşları ziyaret ediyor, benim duruşmalarda Kürtleri ve Kürtlük davasını savunmaktan imtina ettiğimi söyleyerek kendilerince beni itibarsızlaştırmaya çalışıyorlardı. Tabii köylü arkadaşlar konuşulanları bana anlatıyor ve çocukça buldukları bu davranışlardan üzüntü duyduklarını söylüyorlardı. Siyasi literatürde bu tür edimler provokasyon ya da ajitatif provokasyon olarak anılır. Ne var ki ajitasyon ya da provokasyon bireyler arasında değil, temel toplumsal sınıfların siyasal örgütleri arasında başvurulması gereken bir mücadele aracıdır. Oysa Kürt küçük burjuva aydınları bu aracı kendileriyle aynı safta mücadele eden bireylere ve örgütlere karşı kullanıyorlardı.

Ama ne yazık ki Tarık Ziya Ekinci hapishanede liderlik yapmadı. Ortak aklın yaratılmasından ve ortak örgütlenmeden uzak durmaya çalıştı. Bu liderliğe uygun düşmeyen davranışından dolayı, hapishanedeki tartışmalara fiilen katılmadı, uzak durmaya çalıştı. Oysa başka bir gerekçeyle bu tartışmalara katılmamayı anlatmak objektif ve doğru bir yaklaşım değildir.

Ayrıca başka bir gerçek vardı ki, Tarık Ziya Ekinci bu tutumuyla tehlikeyi ve belayı kendisinden uzaklaştıracağını, az ceza ile kurtulacağını düşünüyordu. Öyle de oldu. Lider konumunda olmasına rağmen, tutuklu siyasilerden, DDKO tutuklularından, en az ceza alan biri oldu. Kürdistan’ın Güney’indeki ulusal harekete ve Barzani’ye yardım eden Eruhlu Halil Çiftçi ve diğer köylü tutuklular bile tek başına Tarık Ziya Ekinci’den iki kat daha fazla ceza aldılar.

İkinci gerçek: 12 Mart Askeri yönetim döneminde de Kürtler daha önceden yazdığım ve tespit ettiğim gibi, Kürtler topyekûn bir saldırı ile karşı-karşıyaydılar. Devlet kendisince tehlikeli gördüğü her Kürd’ü tutukluyordu. Bundan dolayı cezaevinde yığınla insan, değişik kesimlerden insanlar toplanmıştı. Bu değişik kesimlerden bir araya geliş, doğal olarak bir dağınıklık ve örgütsüzlük yaratmıştı. İl plânda gözaltına alınan ve tutuklananların çoğu örgütlenme tecrübesinden yoksundular. Onlara öncülük yapılması gerekirdi.

Ayrıca, devletin cezaevlerinde bir yozlaştırma, teslim alma, insanları direncini kırma gibi bilinçli ve organizeli bir mekanizmayı işlettiği de her zaman ki gibi görülüyordu. Bu nedenle, hapishanede devletin saldırısına ve yozlaştırma eylemlerine karşı, güçlü, derli-toplu, birlikte bir örgütlenme ile durulur, devletin yozlaştırma, sindirme politikaları alt edilebilirdi.

 Bunu da hapishanede lider konumunda olan tutuklular yapabilirdi. Ne yazık ki, Tarık Ziya Ekinci, hapishanede tek lider konumunda olan biri olmasına rağmen, hapishanedeki dağınıklık ve örgütsüzlüğün son bulması için bir çaba göstermedi.

Hapishanedeki dağınıklık ve örgütsüzlükten medet umdu. Hapishanedeki dağınıklık ve örgütsüzlüğün, devleti saldırısını azaltacağını, illegal örgütlenme iddiasını yok edeceğini ve boşa çıkaracağını, giderek daha az ceza alınacağı düşüncesiyle hareket ediyordu.

Böylece hapishanedeki dağınıklık ve örgütsüzlükten medet umuyordu.

Ben, Mümtaz Kotan, Nezir Şemikkanlı, Sabri Çepik, Tarık Ziya Ekinci, M. Emin Bozarslan, Canip Yıldırım, Musa Anter Ekim 1970 yılında, 12 Mart Askeri darbesinden önce tutuklanmıştık, Ankara’nın ünlü Ulucanlar Cezaevinde kalıyorduk Avukatlarımızın itirazı üzerine, Tarık Ziya Ekinci, M. Emin Bozarslan, Musa Anter ve Canip Yıldırım serbest bırakıldılar, bizlerin tutukluluğu devam etti.

12 Mart Muhtırası verildiği zaman bizler (Ben, Mümtaz Kotan, Sabri Çepik, Nezir Şemmikanlı) Ankara’da tutukluyduk.  Devletin Kürtler hakkında Diyarbakır’da toplu yargılanma kararından sonra, bizler de Haziran 1971 yılında Diyarbakır’a getirildik.

Bizler Diyarbakır Askeri Cezaevine geldiğimiz zaman,  belirli arkadaşlar, hapishanede belirli bir örgütlenmeyi yaratmaya, dağınıklığı yaratmaya çalışıyorlardı. Ne yazık ki, Tarık Ziya Ekinci ve çevresindekiler, dağınıklığı ve örgütsüzlüğü teşvik ediyorlardı.

Ancak zaman ilerledikçe, bu dağınıklı ve örgütsüzlüğün üstesinden gelindi. İlk plânda DDDO’lar komün yapılanmasını yarattılar. Bu yapılanma örnek alınarak, tutuklular arasından belirli eğilimler ve ortak talepler etrafından bir örgütlenme süreci başlattı. Bu süreç fazlasıyla Tarık Ziya Ekinci ve arkadaşlarını rahatsız ediyordu.

Hapishanedeki tutum, mahkemelerde takınılacak tutum, Kürt millet sorununun temel konularındaki tartışmalar ve farklılaşmalara bağlı olarak DDKO Komünü’nün parçalanmasında da lider konumda olan ağabeylerimizin önemli bir rolü oldu.

Tarık Ziya Ekinci ve arkadaşları, komün hayatının ve değişik tarzlardaki örgütlü gruplaşmaların, örgütlenmelerin kendilerini tehlikelerle karşı-karıya bırakacağını; mahkemelerin bu gruplaşmalar üzerinden hareket ederek yargılama sonuçlarına varacağını; bunun da büyük cezaların alınmasına yol açacağını ifade ediyorlardı.

Bu yaklaşım da, özellikle genç unsurları korkutuyor, sindiriyor, örgütlü davranıştan uzak kalmalarına yol açıyordu.

Üçüncü gerçek: Tarık Ziya Ekinci, hapishanedeki gruplaşmaları, anlamsız, içeriksiz, temel konularda dayalı olmayan, keyfi bir araya geliş ve toplaşma olarak değerlendiriyor.

Bununla da haksızlık yaptığı yetmiyormuş gibi, gerçekleri de saptırmış oluyor.

Hapishanedeki sürece ve gelişmelere somut vakıalarla yaklaşıldığı zaman, bu gruplaşmaların zorlama sonucu değil, kaçınılmaz  olarak; ta ilk başlardan itibaren istenen değil daha sonra Tarık Ziya Ekinci ve arkadaşlarının gelişmelerin arkasında kalmaları, hapishanede ve mahkemede yapılacaklar konusunda sorumluluklarını yerine getirmemeleriyle gruplaşmaların oluştuğu ve gruplaşmaların hızlanarak somut bir hal almış olma gerçeğidir.

Tarık Ziya Ekinci ve arkadaşları, hapishanedeki dağınıklık ve örgütsüzlükten medet umdukları gibi, savunma yapılamamasında da daha fazla medet umar durumdaydılar.

Her ne kadar hapishaneden önce, Kürt sosyalistleri kendi aralarında, Kürt sosyalistleriyle Kürt milliyetçileri arasında ideolojik ayrışma ve farklılaşma net ve açık bir hal almışsa da, TİP ve DDKO’da aralarındaki güç ve işbirliğinin devam ettiğini yazmıştım.

Tarık Ziya Ekinci’de bu gerçeği başka bir tanımlama ve sentezlemeyle kabul ediyor.

12 Mart Askeri darbesinden önce TİP ve DDKO içinde var olan bu güç ve iş birliği, hapishanede de devam edebilirdi.

Tarık Ziya Ekinci ve grubu, hapishanedeki örgütlülüğü tehlikeli buldukları gibi, hapishanede savunma yapılmasını da tehlikeli ve sakıncalı görüyorlardı. Herkesin, DDKO ve Kürdistan Demokrat Partilerinin yöneticilerinin ve üyelerinin mahkemelerde ayrı-ayrı, tek başlarına savunma yapmalarını ve tutum takınmalarını istiyorlardı.

Tarık Ziya Ekinci ve arkadaşları bu nedenle de, hapishanedeki gruplaşmaları körüklediler. Kendileri birey olarak hareket etmeye başladılar. Grup halinde davrananları, kendileri birey olarak hareket etmelerine rağmen, kendileri için bir tehlike interlandı içinde görüyorlardı.

Dördüncü gerçek: Savunmalar, hapishanede yönetime karşı kişilikli, devrimci ve Kürt duruşu ortaya koymak, gruplaşmaları oluşturulmasının gerekçesi değildi. Mahkemelerdeki davranış ve savunmalar, gruplaşmaya yol açan temel aktörler oldular.

Ta başlarda, hapishanedeki dağınıklığa son vermek ve örgütlülüğü sağlamak konusunda olduğu gibi mahkemelerdeki tutum konusunda da Tarık Ziya Ekinci’nin lider konumu gözetilerek hareket edilmiştir.

Bu iki konuda da fonksiyon ve misyonunu yerine getirmesi için, kendisine öncülük tanınmış, öncülük yapması halinde kendisinin yanında ve arkasında olunacağı açık çek olarak bildirilmiştir.

Ne yazık ki Tarık Ziya Ekinci ile yapılan görüşmeler sonucunda, ileri sürülen bu konularla ilgili öncülük yapmayacağı, Tarık Ziya Ekinci’nin liderlik misyonuna göre hareket etmeyeceği, kendisini kurtarma peşinde olduğu tespit edilmiştir.

O tespitten ve Tarık Ziya Ekinci’nin bu durumunun saptanmasından sonra, Tarık Ziya Ekinci ile yol ayrımına gelinmiş, Tarık Ziya Ekinci ve arkadaşlarına karşı açık eleştiri dönemi, ideolojik alanının sınırlarının ötesinde pratik politika alanını da kapsayacak bir durumda sürdürülmeye başlanmıştır.

Tarık Ziya Ekinci ve arkadaşları da, hapishane içindeki direnişçiliği, mahkemelerdeki savunma ve direnişi, tehlikeli, insanları cezalandırarak Kürt ulusal hareketi için profesyoneller haline getirme savıyla karşı savunmaya, mevzilenmeye başlamışlardı.

Liderliğin son bulması, lider konumda olan ağabeylerin gelişimlerin arkasında kalmasından sonra, gruplaşmalar hızlandı ve somut çerçeveler kazanmaya başladılar.

Amed, 03. 01. 2012

(Gelecek Yazıda hapishanedeki gruplaşmaların yapısı, savunmaların hazırlaması, Tarık Ziya Ekinci ve arkadaşlarının mahkemelerdeki konumu, diğer temel konularda da yazmaya devam edeceğim)

3

12 Mart 1971 Muhtırası’ndan sonra, Kürt ve Kürdistan Davasından, Kürtçülükten, DDKO, Türkiye Kürdistan Demokrat Partilerinden yargılanan tüm toplumsal kesimler, Darbe yönetiminin aldığı karar üzerine Diyarbakır’da toplandılar; Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesinde yargılanmasına karar verildi.

Devletin, Kürtler hakkındaki bu kararı: Kürtlerin farklı fikirlerden aydınları, siyasetçileri, kanaat önderleri, toplumun değişik kesimleri (aşiret reisleri, ağalar, beyler, şeyhler, dini liderler) arasındaki ilişkiyi sağladı, onların birbirilerini tanımlarına ve onların görüş alış-verişi içinde olmalarına olanak tanıdı. O dönemdeki iletişim araçlarının zayıflığı ve hatta Kürtler açısından var olmamasından dolayı, düşünce birliklerinin oluşmasından yardımcı oldu.

Bu toplaşma, Kürtlerin değişik kesimleri arasında bir köprü kurmasına olanak tanıdığı halde, bu yargılamaların İstiklal Mahkemeleri dönemindeki yargılamalara ve o yargılamalardaki sonuçlara benzeyeceği endişesi vardı.

Diyarbakır’da tutuklu olanların ve ailelerinin, bu gerçeği görerek hareket etmediğini ileri sürmek olanaklı değildir. Bu durum ve olayın vahameti, tutuklu Kürt aydınlarının, siyasetçilerinin, değişik toplumsal kesimden gelenlerinin de bu duruma göre bir hareket çizgisi izlemek istediği gerçeği de gözden kaçmıyordu.

Bu nedenle, bir ulusal ve toplumsal dava, hem de Kürt Davası gibi büyük bir ulusal ve toplumsal dava nedeniyle yargılananların birçoğunun olağan hareket etmesini engelleyen, olağan olmayan davranışlara yol açan bir siyasi ve toplumsal ortam söz konusuydu.

Cezaevindeki örgütlenme ve cezaevi yönetimine karşı

iki farklı yaklaşım ve tutum

Bilindiği gibi 12 Mart Muhtırasının yayınlanmasından sonra Kürdistan’da toplu gözaltılar ve tutuklamalar başladı. Batı Bölgelerinde tutuklamalar, elitik, sosyalist ve devrimci örgütlerle ilişkili olanları, muhalif aktif aydınları ve siyasetçileri kapsamasına rağmen; Kürdistan’da gözaltı ve tutuklamaların kapsamı oldukça geniş, bütün toplumsal kesimlerden aktörleri içinde barındıran tutuklamalardı.

Bu tutuklamaların kapsamı da, 27 Mayıs sonrasında yüzlerce Kürt aşiret reisinin, şeyhinin, ağasının, beyinin, muhafazakâr aydının Sivas kapında toplanması ve arkasından 55’nin Batı bölgelerine sürgün edilmesi kapsamında olduğu gibi, Kürdistan’da karşı-karşıya olan sorunun tek düze bir devrimcilik ve sosyalistlik şeklinde bir muhaliflik olmadığı; Kürt millet sorunun kapsamından, nitelik olarak farklılığından kaynaklandığı ortaya çıkıyordu.

Diyarbakır’da Kürt ulusal sorunun niteliksel kapsamına bağlı olarak tutuklamaların yarattığı bu çeşitlilik; aynı zamanda, cezaevi yönetiminin uygulamalarına ve yargılamalardaki ayrımcılığa karşı mücadelede, mahkemelerdeki savunma ve ifadelerde de ortaklaşmayı zorlaştırıyordu. Bu tutuklu bileşimi ve niteliği, örgütlülükten gelen tutuklularla, örgütlülükten gelmeyen tutuklular arasında sadece sorunlu bir durum yaratmakla kalmıyor; örgütlülükten gelenler arasında da farklılıklara, sorunlu duruma, hatta daha derinli sorunlu bir durumu tanımlıyordu.

12 Mart Muhtırasından sonraki toplu ve farklı nitelikli gözaltılar ve tutuklamalar, Kürtlerin aynı zamanda terbiye edilmesi; Kürt aydınlarının, siyasetçilerinin, yurtseverlerinin, Kürt davasından uzaklaştırılması amacını da taşıyordu. Hatta sonuçta Kürtlerin teslim alınması, Kürtlerin Kürt ve Kürdistan davasından uzaklaştırılması; Kürt ulusal bilincinin gelişmesinin engellenmesi; Kürt ve Kürdistan Davasının diri elemanlarının tasfiye edilmesi, etkisiz, pasif hale getirilmeleri; ulusal hareketin yeniden gelişmesinin engellenmesi olduğu tartışmasızdı.

Bu nedenlerden dolayı Diyarbakır’daki askeri yönetim ve onların uzantısı olan cezaevi yönetimi, cezaevinde örgütsüzlüğün olmasını, bu örgütsüzlükten yararlanarak tutuklularla kolaylıkla ilişki kurarak kendi yararına ilişki yaratması, yozlaşmayı sağlaması, belki de kendisi için rahat adam devşirmesi gibi önemli ve temel bir amaca da sahip olduğu  da tartışmasızdı.

Askeri yönetim ve onun uzantısı olan cezaevinin bu siyasetine ve plânlı amaçlı hareketine karşı, örgütlülüğün en büyük bir panzehir olduğu, olacağı da tartışmasızdı.

Askeri yönetim ve onun cezaevindeki kolu olan cezaevi yönetiminin bu tehlikeli siyasetine karşı iki farklı tutum ve yaklaşım vardı.

Bir tutum ve yaklaşım: Cezaevinde askeri yönetimin gizli ajanlarının ve yönetiminin açık yöneticilerinin bu amacının engellenmesi, onların uygulanmasının akamete uğraması, tutukluların tek başına kendilerini korumalarının ve özellikle de genç ve tecrübesiz tutukluların kendilerinin korumalarının olanaksız olduğunu düşünerek; en önemlisi de Kürt ulusal hareketinin gelecekteki, darbe sonrasındaki örgütlenmesi de düşünülerek, cezaevinde örgütlenmeyi savunan bir yaklaşım ve tutum vardı.

Ama ne yazık ki ikinci bir yaklaşım ve tutum da:  bu amacın farkında olarak kendi kişisel konumlarını kurtarmak, tehlikeli insanlar olduklarını göstermek istemeyen, az ceza almak için bilinçli olarak bu amacı görmek istemeyenler vardı.

Askeri yönetim ve cezaevindeki kolunun bu amacının farkında olmayanlar da vardı. Ama bu kesim, durumun kendilerine anlatılmasından sonra, birinci yaklaşım ve tutum içinde davranmaya, hapishanedeki örgütlülük içinde sıkı bir duruş sergilemezseler de, örgütlüğün oluşmasına ve örgütlülüğün bozulmamasına özen gösterdiler.

Tarık Ziya Ekinci ve TİP’li arkadaşları, ikinci yaklaşım ve tutum içindeydiler. Cezaevinde sıkı bir örgütlülüğü, hatta gevşek bir örgütlüğü bile savunmuyorlardı.

Tarık Ziya Ekinci ve arkadaşlarının örgütlülüğe karşı çıkmaları, devletin gizli ya da kanun dışı örgütlenmeden dolayı hakkımızda açılan davada bir delil, bir ispatlama vasıtası olacağının düşünülmesinden dolayıydı. Ya da var olan ve davaya konu olan örgütlenmenin; devamı konusunda ısrarın, kararlılığın devam ettiği ve edeceğinin ispatı bir delil olacağıydı.

Oysa bilinen bir gerçek vardı ki, 12 Mart Askeri Darbesi yargısı, ne olursa olsun hakkımızda kararını verdiği ortadaydı. Bu kararın cezayla sonuçlanacağına dair kesin bir hükmün ve bunun değişmeyeceğinin de olduğuydu. Çünkü 12 Mart Askeri Darbesi bunun için yapılmıştı. 12 Mart Askeri darbesi, kendisi için gerekçe saydığı Bölücü yani Kürtçü hareketi ve Kürtçüleri,  devrimcileri sindirerek ve cezalandırarak; Kürt ulusal hareketinin örgütlenmesini engellemeye çalışıyordu.

Bunun ötesinde, Darbe yönetimi, Kürtlerle ilgili geçmişteki yargılamalardan çıkarılan derslerden dolayı, Kürtçülerin ağır cezalara çarptırılmaları halinde, Kürt ulusal hareketin uzun bir dönem örgütlenemeyeceği, ya da hiç örgütlenmeyeceği tecrübesine sahipti. Asker Darbe Yönetimi tutum ve davranışlarını, tutuklulara olan yaklaşımlarını bu stratejiye göre sürdürüyorlardı.

Bu nedenle korkunun ecele faydası yoktu, gösterilen tutum da deve kuş misali başını kuma sokmaktan öteye bir şey değildi. Yargılanmanın sonuçlanmasında da ortaya çıkan sonuç, değişmez, mutlak olan kader yazısının/yazımızın ne olduğunu ortaya koydu.

Oysa örgütlülük, cezaevinde örgütlü hareket etmek, riski azaltacak, yozlaşmayı engelleyecek, dayanışmayı güçlendirecek, genç ve genç olmayan dayanıksız tutukluların birbirine tutunmalarını sağlayarak dayanıklı olmalarını ve ezilmelerini engelleyecekti.

Cezaevinde örgütlü hareket etmek, 12 Mart Askeri yargısına ve onun cezaevindeki kolu yönetime karşı sistemli bir hukuk kavgası ve mücadelesinin verilmesini de sağlayacak bir avantajlı durumdu.

12 Mart Döneminde Kürdistan’da yapılan toplu gözaltı ve tutuklamalardan sonucunda çoğu insan Türkçe bilmiyor, Türkçe-okuma yazmaları bile yoktu. 12 Mart Darbe Yönetimi, yargısı, cezaevi yönetimi karşısında kolu kanadı kırık durumdaydılar. Bu verili durumda o insanların, organizeli olmadan; militarist, insan hak ve özgürlüklerine zerre kadar hürmeti olamayan 12 Mart yönetimi ve yargısı karşısında dayanması, direnmesinin olanaklı olmayacağı kesindi. Bu nedenle cezaevinde örgütsüzlüğün bir yıkım olacağı açıktı.

Örgütlü olmak, cezaevindeki bu zaafın ortadan kalkmasını sağlayacağı gibi, 12 Mart mekanizmasının istediği gibi işleyerek, insanlarımızı değirmen gibi öğütmesinin önüne geçmesi anlamına da geliyordu.

Sonuç olarak da öyle oldu. Daha davaların soruşturma aşamasında örgütlülük ve örgütlü davranma, yüzlerce dilekçenin yazılmasını sağlayarak, Sıkıyönetim Mahkemeleri savcılarının ve yargısının deşifre edilmesi sağlandı. Yargı zora sokuldu ve bazı zamanlarda da tahliyeler sağlanarak, sonuçlar alındı.

Örgütlü bu hukuksal dayanışma ile gözaltındakilerin ve tutuklu olanların güven içinde hareket etmesi sağlanarak, yeni bir bilincin ve kimliğin oluşmasında da katkıda bulunuyordu.

Cezaevindeki örgütlülüğe yaklaşım:

aynı zamanda Kürt halkının örgütlenmesindeki farklı ideolojik yaklaşımın ve Kürt ulusal hareketinde izlenecek stratejik yolun da bir yansımasıydı

Yazımın ilk iki bölümünde de belirttiğim gibi, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Askeri cezaevindeki toplu gözaltılar, tutuklamalar; değişik kesimlerden ve görüşlerden insanların bir araya gelmesini sağladı, onların karşılıklı fikir alış-verişini kolaylaştırdı. Kürt ulusal sorununun temel konularında daha derli-toplu tartışmanın olanaklarını yarattı. İdeolojik mücadeleyi güncelleştirdi. Bu ideolojik mücadelede farklılıklarının ve ayrımlarının açığa çıkmasını da sağladı.

Bu ideoloji mücadelenin şekillendirmeye başladığı farlılıklar ve ayrımlar, Askeri Darbe Yönetimine, Mahkemelerine, Cezaevi yönetimine karşı tutum ve yaklaşıma da doğrudan yansıyordu.

Bu nedenle Kürt halkının bağımsız örgütlenmesinden yana olanlarla, Kürtlerin Türk halkıyla ortak örgütlenmesinden yana olanlar arasında olaylara bakışta, çözümlemelerde, pratik uygulama ve davranışlarda büyük farklılıklar görülüyordu.

Kürt halkının bağımsız örgütlenmesinden yana olanlar, cezaevi bünyesinde sağlıklı bir örgütlenmeyi savunurken, diğer anlayışta olan yani Kürtlerin Türklerle ortak örgütlenmesinden yana olanlar, cezaevinde sağlıklı bir örgütlenmeyi savunmuyor, karşı duruyorlardı.

Tarık Ziya Ekinci ve arkadaşları da, kendisinin şimdi de ifade ettiği ve savunduğu gibi, Kürt halkının bağımsız örgütlenmesine karşıydılar. Kendileri böyle bir bağımsız örgütlenme içinde olmama gibi bir hakka sahip olmalarına rağmen, Kürt halkının bağımsız örgütlenmesi meşru görmemeleri anlaşılır değildi.

Bu nedenle cezaevindeki örgütlülük konusunda bazı bilgiler vermenin yararlı ve gerekli olduğunu düşünüyorum.

Cezaevinde komünler biçiminde alt örgütlenme ve

“Başkanlık Divanı” biçiminde üst örgütlenme; farklı grupların oluşması

Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı askeri cezaevinde iki kategorik yapı söz konusuydu. Bu yapılardan biri, gözaltılar kategorisi; ikinci kategori, tutuklular kategorisiydi.

Gözaltılar kategorisi, geçici bir kategoriydi. Gözaltında olanlar, belirli bir zaman diliminde, çoğu zamanda sıkıyönetim savcısının keyfi davranışları sonucu uzun ve kısa olan zaman diliminde hakkında takipsizlik kararı, ya da tutuksuz yargılanmalarına karar verilerek serbest bırakılıyorlar ya da tutuklanıyorlardı.

Bu nedenle, cezaevinin gözaltı bölümünde geçici bir örgütlenme vardı. Bu örgütlenme, gözaltında olanlarla cezaevi yönetimi arasındaki iletişim ve köprüyü kuran; gözaltındakileri bilgilendiren ve onlara yardımcı olan bir temsilcilikti. İlk başlarda da uzun bir dönem bu vazifeyi Tarık Ziya Ekinci’nin tanımadığını söylediği, buna rağmen hakarete maruz bıraktığı Avukat Şerafettin Kaya sürdürdü.

Şerafettin Kaya’nın hukukçu kişiliği, cezaevi yönetiminin gözaltında tutulanlar karşısında rahat ve keyfi hareket etmesini sınırlayan bir avantaj sağlıyordu. Onun fedakârca ve bilinçli hareket etmesi, sorgulama sürecinde hassas olan gözaltı dönemini geçirenlerin moralli hareket etmesini sağlıyor, cezaevi yönetiminin gözaltında olanlar içinde kendi uygulamalarını, hem de kirli uygulamalarını hayata geçirmesini engelliyordu.

Ayrıca, gözaltı bölümüyle, tutuklular bölümü gündüzleri bir araya gelme durumunda olduğu için, Şerafettin Kaya’nın dayanışması, tutuklular içinde de devam ediyordu. Hukuksal olarak onlara yol göstermesi bakımından önemli bir görev yerine getiriyordu.

Şerafettin Kaya’nın bu olumlu tutumu, gözaltında serbest bırakılmasından sonra da yükünü ağırlaştırdı. Gözaltında olup da daha sonra tutuklananların davalarını da takip ederek ve duruşmalara girerek bu dayanışmasını sürdürdü. Şerafettin Kaya, Muş gibi Diyarbakır’dan çok uzak olan, o günkü koşullarda iletişimin zor olduğu ve yolların kötü riskli olduğu bir dönemde, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Mahkemelerindeki DDKO, KDP, TİP toplu davalarının yanında tek-tek kişilerin bile davalarını istikrarlı bir şekilde, hiçbir beklentisi olmadan, maddi masrafları da kendi cebinden yaparak bu görevini yerine getiriyordu.

Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Mahkemelerindeki davaların avukatlığını Diyarbakır’da yüklenene avukatlar da vardı. Bu avukatlar bile mahkemenin yanı başında olmasına rağmen, sistemli ve devamlı bir şekilde davaları, takip etmek durumunda olamıyorlardı. Oysa Şerafettin Kaya, Ruşen Arslan, Zülküf Şahin, Gültekin Pekdemir, Muş ve Malazgirt’ten gelerek istikrarlı, bir şekilde soruşturmaları izlediler, duruşmalara girdiler.

Şerafettin Kaya, 12 Eylül Darbesinden sonra da birkaç avukat arkadaşıyla güçlü bir büro oluşturarak bu görevi yerine getirdi. Bu yurtseverlik görevini yerine getirirken de, aile olarak darbe öncesi Antalya’ya yerleşmişlerdi. Diyarbakır’la Antalyaarasındaki mesafenin uzaklığı göz önüne alınırsa, bu fedakârlığı yine de plânlı ve disiplinli bir şekilde yerine getirmeye devam ettiği herkes tarafından da bilinmektedir.

Cezaevindeki ikinci kategori, tutuklular kategorisiydi. Bu kategoride de farklı tutuklu kategorileri vardı. Bu kategorilerden biri, DDKO, KDP, TİP, DEV-GENÇ, TİKKO gibi davalardan toplu yargılanan tutuklulardı. İkinci tutuklu kategorisi, tek başına yargılanan siyasi tutuklulardı. Üçüncü kategori, siyasi olmayan, kaçakçılık ve uyuşturucudan dolayı yargılananlardı.

Bu üç tutuklu kategorisi için de, uzun yatacak ve fazla ceza alacak tutuklularla; kısa yatacak ve az ceza alacak tutuklular vardı.

Tutuklular bölümünde, Tarık Ziya Ekinci ve arkadaşlarının ilgisiz ve örgütsüzlüğü bilinçli savunmalarına rağmen, biz Ankara’da gelmeden önce dava adamı Edip Karahan duruma el koymuş, tutuklu bölümün sorumluluğunu yüklenmişti. Onun tutuklular bölümündeki sorumluluğu, cezaevi yönetimi karşısında bir ortak duruş sergilemeyi sağladığı gibi, işlerin yürütülmesinde de bir kolaylık sağlamıştı.

İlk gözaltı ve tutukluluk dönemi, işkencelerin yapıldığı ve keyfi uygulamaların pervasızca sürdüğü bir dönem olduğundan, Edip Karahan’ın tutuklu kesimin sorumluluğunu fiilen yüklenmesi, cezaevi yönetiminin işini zorlaştırmış, tutukluların işini kolaylaştırmıştı. Tecrübesiz olan yeni tutukluların, cezaevi yönetimi karşısında ne yapabilecekleri konusunda bir düzeyin tutturulmasını da sağlamıştı. Bir ölçü de olsa tutukluların korkularını savuşturmasında, önlerini görmelerinde, yargılamalar sonucunda nelerin olabileceği konusunda asgari bir bilgi birikimine yol açmıştı.

Bir dönem sonra, tutuklular bölümündeki örgütlenme, Edip Karahan’ın inisiyatifiyle genişledi ve yeniden yapılandı; yeni bir örgütlülük düzeyini kazandı. Bu örgütlenme, mahkemelerin ve cezaevi yönetiminin, 7. Kolordu Komutanlığının da sonuçta kabul etmek zorunda kaldığı Başkanlı Divanı örgütlenmesiydi.

Başkanlık Divanı, bir üst örgütlenmeydi. Devletlerin hükümetleri model alınarak çerçevelenen bir örgütlenmeydi. Bu nedenle, Başkanlık Divanı’nda görev alanlar “Ziraat Bakanı”, “Spor Bakanı”, “Su Bakanı” şeklinde tanımlanıyorlardı.

Başkanlık Divan’ında, örgütlülükten yana olan değişik kesimlerin, en aktif olanları yer alıyordu. Başkanlığını Edip Karahan yapıyordu. Başkanlık Divanı’nın yardımcısı vardı. Bu değişen biriydi.

Başkanlık Divanı, cezaevindeki bütün gelişmelere hâkim olduğu gibi, cezaevinde yönetimin uygulamalarına, haksızlıklarına karşı duran bir yapılanmaydı. Başkanlık Divanı, aynı zamanda tutuklular arasında, maddi ve manevi dayanışmanın sağlanmasına çaba gösteriyordu.

Başkanlı Divanı, tutukluların temel ihtiyaçlarının karşılanması için iyi bir direnme odağı olduğu gibi, cezaevi yönetimine yönelik eylemlerin düzenlenmesinde de öncülük görevi görüyordu.

Daha önemlisi Başkanlık Divanı, 12 Askeri Yönetimine karşı da psikolojik bir savaş yürütüyordu. Sıkıyönetim Komutanlarının ve genel askeri yönetimin yayınladığı bütün bildirilere karşı mutlaka içeriği dolu ve kapsamlı olan bildiriler yayınlanıyordu.

Soba başı sohbetleri: Başkanlık Divanı Başkanı Edip Karahan, geceleri soba başı sohbetlerinde oldukça sakin bir biçimde geçmiş tecrübeler aktarıyor, Kürt tarihi, edebiyatı ile ilgili bilgilendirmeler yapıyor. TİP’de üye ve yönetici olduğu zaman TİP Genel Başkanı M. Ali Aybar ve diğer parti yöneticileri ile arasında geçen konuşmaları ve tartışmaları, alabildiğince çekici bir şekilde anlatıyor. Tutuklulara, özellikle çok moralsiz ve dayanıksız olan tutuklulara moral veriyor, hayatlarına neşe katıyordu.

Bir kısım tutuklular, Başkanlık Divanı’na o kadar güvenmişlerdi ki, onları tahliye edebileceklerini bile inanıyorlardı.

Başkanlık Divanı’nın “sosyalizmin komiserleri” dediği TİP’li ve Diyarbakır’da yaşayan Tarık Ziya Ekinci ve arkadaşları hakkında dile getirdiği görüşler; Diyarbakır DDKO bünyesinde verdiği seminerle ve “sosyalizmin komiserleri” ile tartışmaları aktarması; tutukluluğu insana unutturan cinsinde konuşmalardı.

Başkanlık Divanı Başkanı Edip Karahan’ın 12 Mart Askeri Darbesi’nden önce zaman-zaman kendi imzasıyla yayınladığı bildirilerin matbaada basılmaması için Tarık Ziya ekinci ve arkadaşlarının matbaacı gözlüklü Nazım’a yaptığı baskıları ve baskılar sonucunda Nazım’ın Edip Ağabey’in korkusundan delik -delik kaçtığı, sonunda yakalandığı ve başına gelenlerin anlatılması, cezaevine ayrı bir tat katıyordu.

Başkanlık Divanı’nın mahkemede hâkimle olan diyalogları da, mahkemede hem sanık, hem avukat, hem tercüman sıfatıyla hareket etmesi, mahkeme başkanının “başkanlık divanı” diye hitap etmesi, tutukluların bazılarının maymuna yatmalarına karşılık onun gösterdiği tepki, bu örgütlenmenin raconu içinde sürüyordu.

Başkanlı Divanı’nın bu üst örgütlenmesinin yanında, komün örgütlenmeleri vardı. İlk plânda Ankara ve İstanbul DDKO yönetici ve üyelerinin birlikte kurdukları bir büyük komün oldu. Ne yazık ki, cezaevindeki ideolojik tartışmaların komüne doğrudan yansımasından sonra, bu komün bölündü. Bu komün zaman içinde yeni bir şekil ve muhteva kazandı. Bu DDKO Komünü daha sonra Rizgarî siyasi yapılanmasına öncülük eden çekirdek yapı oldu.

Cezaevinde bunun yanında, ideolojik ya da örgütsel yapılara göre çok şekilli ve gelecekle ilgili amaç ortaklığını taşımazsa da farklı örgütlenmeler ortaya çıktı.

Sorguların ve davaların açılmasının uzaması karşısında

farklı iki yaklaşım ve tutum

Tarık Ziya Ekinci, hapishane yönetimine karşı geliştirilen eylemleri, hatta mahkemen karşısındaki siyasi tutumu, daha sonra da üzerinde detaylı duracağım “2 Mart Olayı” ile tezahür eden gelişmeleri, bir “devrimcilik oyunu”, gruplar arası rekabetin sonucu olarak ele alıyor.

Bu yaklaşım, 12 Mart Döneminde, askeri cezaevinde yapılan ve mahkemede geliştirilen onurlu ve tarihi tutuma büyük bir haksızlıktır.

Hapishanedeki bir temel eylemle ilgili açılım yapmak ve bilgi vermek, Tarık Ziya Ekinci’nin yaptığı açıklama ve izahın ne kadar haksız olduğunu ortaya koyacaktır.

Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkı Yönetim Komutanlığı bünyesinde Kürtlere yönelik gözaltı ve tutuklamalarda ayrımcılık olduğu gibi, sorgulamalar ve davaların açılmasında da ayrımcı, sömürgeci bir uygulama söz konusu idi.

DDKO’larla ilgili soruşturma Ekim 1970 yılında başlamasına rağmen, Askeri Darbe sonrasında, DDKO’lar ve Diyarbakır’daki diğer tutuklular hakkındaki soruşturmalar ve yargılamalar uzadıkça uzuyordu.

Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığının bu uygulamalarında tahammül sınırları oldukça zorlanmıştı. Bu uygulamaları protesto etmek, bu uygulamalara karşı hapishane koşullarında eylem geliştirmek gerekiyordu. Bunun için öncelikle, bir çerçeve anlayışta birlik ve bir konseptte uzlaşma sağlamak gerekiyordu. Bunun için bir sözleşmeye ihtiyaç vardı.

Bu sözleşme ile birlikte bir eylem programı üzerinde anlaşmak gerekiyordu.

Bu konularla ilgili Başkanlık Divanı’nın inisiyatifiyle bir toplantı düzenlendi. Toplantıya bütün gruplar adına temsilciler katılmışlardı. Tarık Ziya Ekinci ve arkadaşları adına Kemal Burkay, DDKO Komünü adına ben, DEV-GENÇ adına Erzurumlu Muammer, TİP’e yakın duran İhsan Aksoy-Faruk Aras’ların grubu adına Zeki Kaya, Şıvancı grup adına Ahmet Zeki Okçuoğlu ve TKDP adına da şimdi ismini hatırlamadığım bir arkadaş katılmıştı. Siyasi olmayan tutuklular adına toplantıya katılan bir de vardı.

Toplantı da, öncelikle bir metin üzerinde anlaşmamız gerekiyordu. Metnin muhtevasında, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığının ayrımcı politikasının nedeni konusunu tartıştık. Tartışmalar sonucunda, iki görüş belirlendi. DEV-GENÇ’lilerin de tasvip ettiği hâkim görüşe göre: Diyarbakır-Siirt illeri Sıkıyönetim Komutanlığında yapılan ayrımcı politikanın nedeni, bölgemizin Kürt Bölgesi olması ve bizlerin de Kürt ve Kürdistanlı olmamızdı. Tarık Ziya Ekinci ve arkadaşlarının görüşü ise: Bu ayrımcılığın nedenini “bölgesel farklılık” olarak tanımlıyorlardı.

Bu konu, sert tartışmalara ve karşılıklı atışmalara yol açan bir konu oldu. Ahmet Zeki Okçuoğlu, rahat “dönemlerde TİP taraftarlarının Kürtlerden oy ve destek istediklerini, ama zora geldiklerinde davayı sattıklarını” ileri sürmesi, karşılıklı ilişkilerin sertleşmesini getirdi.

Başkanlı Divanı yardımcısı Mustafa Düşünekli toplantıyı yönetemez hale geldi. Başkanlık Divanı Başkanı Edip Karahan’ın toplantıya müdahalesiyle, durumda bir sükûnet sağlandı.

Daha sonra Edip Karahan’ın inisiyatifiyle hazırlanan, Tarık Ziya Ekinci’nin ve arkadaşlarının görüşleri karşısındaki görüşü benimseyen metin imzaya açıldı. İmza aşamasında da, Tarık Ziya Ekinci imzalamasına rağmen, ona yakın duran genç arkadaşlar olay çıkardı. Ama buna rağmen metin imzalandı. Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkı Yönetim Komutanlığına, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlığa gönderildi. Bu metnin aynı zamanda yurt dışında yayınlanması da sağlandı.

Bu metinle birlikte bir eylem programı üzerinde anlaşma sağlandı. Bu eylem programına göre, 1- Avukatlarla görüşülmeyecek, 3- Görüşe çıkılmayacak, 4- Dışarıdan yemek ve diğer hiçbir şey alınmayacak. Eylemin göstereceği etkinlik derecesine göre, açlık grevi de ileride organize edilecek.

Tarık Ziya Ekinci ve arkadaşları bu eylem programına karşı çıktılar. Bu nedenle, eylemin uygulamaya geçtiği ilk gün, Tarık Ziya Ekinci’nin avukatlarla görüşmesi, küçük çapta bir kavgaya yol açtı. Tarık Ziya Ekinci’ye yakın duran, mesleği ve kariyeri da olan bazı tutuklu DDKO ve TİP üyesi arkadaşlar, Sıraç Bilgin’e saldırdılar. Başkanlık Divanı Edip Karahan’ın müdahalesiyle durum sakinleştirildi.

Edip Karahan’ın olay sonrasında acil bir şekilde kantinde ayaküstü gerçekleştirdiği toplantıda, “eylemin devam edeceği, herkesin de bu eylemde yer alacağı” benimsendi.

Savunmaların hazırlanması süreci, farklı toplu ve bireysel savunmaların mahkemeye sunulması

Toplu tutuklamaların gerçekleşmesiyle toplu davaların, en azından TİP, DDKO, KDP’ler adına davaların açılacağı beklenilen bir durumdu. Bu nedenle, tutuklamaların başlamasından sonra ve özellikle de bizlerin de Ankara Ulucanlar Kapalı Cezaevinden getirilmemizden sonra, mahkemede savunmalar ve hem de toplu savunmalar gündemdeydi. Bu nedenle, her gün bu konuya ilişkin konuşmalar ve hatta hararetli tartışmalar oluyordu.

Bizler DDKO Komünü olarak, Sıkıyönetim Mahkemeleri karşısında siyasi savunmaların ve bu siyasi savunmaların da toplu yapılmasını savunuyor, ona göre hazırlık yapıyorduk. Kürdistan’ın Kuzeyindeki Kürt ulusal hareketin tarihinde bu konuda var olan makûs talihin değişmesi gerekiyordu. Çünkü o güne kadar Kemalist Türk Devleti karşısında mahkemelerde toplu bir duruş sergilenmemişti.

Toplu savunmaları hayata geçirebilmek için, taraflar arasında, tutuklu siyasiler, davaların kaderini tayin etmede belirleyici olanlar arasında bir uzlaşma sağlamak gerekiyordu.

Biz de bunun için öncelikle bir çalışma başlattık.

Daha önceki bölümlerde ifade ettiğim ve hayati bir saptama olarak ileri sürdüğüm gibi, bu sorunu lider konumunda bulunan Tarık Ziya Ekinci ile öncelikle konuşmak gerekiyordu.

Çoğu zaman yazılarak bilindiği gibi, hapishanede genel anlamda iki siyasi anlayış etrafında bir ayrışma ve farklılaşma ortaya çıkmıştı. Bu saflaşmanın bir yanında, Kürtlerin bağımsız örgütlenmesinden, Kürt ulusunun bağımsızlığından yana olan kesim; diğer bir yanında da Kürtlerin bağımsız örgütlenmesine ve bağımsızlığına karşı olan bir kesim vardı. Birinci kesimde, DDKO kurucu ve üyelerinin çoğunluğu, Türkiye ve Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partilerin üyeleri, tek-tek bağımsız kanaat önderleri vardı. İkinci kesimde ise, DDKO’da TİP’e yakın duran azınlıkta olan kurucu ve üyeler, TİP’in tanınan şahsiyetleri vardı.

Tarık Ziya Ekinci ile yaptığımız görüşme sonrasında, tam bir hayal kırıklığı yaşadık. Tarık Ziya Ekinci, bırakalım toplu siyasi savunmaları, bireysel savunmalara bile karşı çıkıyordu.

Tarık Ziya Ekinci’ye göre mahkemede toplu savunma yapmak, örgütlülüğün bir ispatı, yüksek cezalara neden olacaktı. Toplu savunma konusundaki ısrarımız üzerine, en sonunda asıl görüşünü dile getirdi. Toplu savunmalarla, “insanları cezalandırarak, toplumdan soyutlayacağımız, ondan sonra bu insanları dağa çıkaracağımızı” ileri sürerek, sert tepki gösterdi. Böylece de aramızdaki ilişki tümden koptu. Çelişkiler keskinleşti, karşılıklı fikir çatışmaları ve kampanyalar yoğunlaştı.

Tarık Ziya Ekinci’nin toplu ve kişisel siyasi savunmalar hakkındaki bu yaklaşımını, kendisinin avukatı Edip Altınakar’ın mahkemedeki tutumu ve savunması hakkında: “Onunla, savunmalarda nasıl davranması gerektiğini konuşmadık. Buna gerek de yoktu” diyerek, mahkemelerdeki kişisel ve toplu siyasi savunmalar konusunu önemsemediğini açıkça ortaya koyuyor.

Bu konudaki olumsuz ve lider olma konumuna uygun düşmeyen tavrını gerekçelendirmek için de kendi dışındakileri suçlamaya devam ediyor ve şöyle diyor:

“Musa Anter, Canip Yıldırım ve Tarık Ziya Ekinci’nin ortak avukatı Edip Altınakar’dı. Edip bey, öğrencilik yıllarından tanıdığımız bir arkadaşımızdı. Avukatlığımızı almak için kendiliğinden başvuruda bulunmuştu. Yeni başlayan bir Alzheimer hastasıydı, kendisini kırmamız mümkün değildi. Avukatlık önerisini severek kabul ettik. Onunla, savunmalarda nasıl davranması gerektiğini konuşmadık. Buna gerek de yoktu. Onun iyi niyetli davranışına saygı duyuyorduk. Rahatsızlığı nedeniyle kimi zaman garipsediğimiz ifadeler kullandığı oluyordu. Bunları sorun yapmamız söz konusu olamazdı. Av.Edip Altınakar’ın savunmada kullandığı ifadelerin tutuklu gençler arasında aleyhimize kullanıldığını duyuyor, fakat hiçbir tepki vermiyorduk. Av.Şerafettin Kaya’nın bana verdiği yazılı cevapta bu savunmalardan istihza ile söz etmesini onun rahatsızlığı hakkında bilgi sahibi olmadığına yoruyorum. Eminim, haberdar olsaydı, aramızdan ayrılan bu değerli insanın ruhunu muazzep edecek bir davranış sergilemezdi.”

Tarık Ziya Ekinci, bireysel ve toplu siyasi savunmalar hakkındaki bu yaklaşımını, cezaevinde derinleştirerek ve çevresindekileri de etkileyerek devam etti.

Tarık Ziya Ekinci ile toplu savunmalar konusunda anlaşma sağlanmayınca, DDKO Komünü toplu savunmalar konusunda motor güç görevini üstlendi ve hızla hazırlıklara başladı.

Bu hazırlıkların kapsamında iki temel konu vardı. Bu konulardan biri, DDKO kurucu ve üyelerinin tümü arasında toplu savunma konusunda bir uzlaşma sağlamaktı. İkinci konu, toplu savunmalar için belgeleri toplamak, tarihteki Kürt yargılanmalarıyla ilgili bilgilenmekti.

Birinci konu, hemen gerçekleşmesi gereken bir konuydu. Bunun için tüm DDKO kurucuları ve üyeleriyle toplantı yapmak gerekiyordu. Kısa sürede bu toplantı gerçekleştiril. Ne yazık ki, kişisel kaygılar taşıyan, DDKO’yu ve savunduklarını mahkemeler karşısında savunma sorumluluğunu taşımayan ve Tarık Ziya Ekinci’lerin etkisi altında kalan arkadaşlar, toplu savunmalar konusunda somut bir tutum takınmamakla kaldılar; olayı çatışmalara götürerek ayrıştırdılar.

Bu ayrışmadan sonra, toplu savunma konusunda DDKO Komünü hazırlıklarını yapmaya ve savunmayı yazmaya başladı.

DDKO Komününün tavrı ve hazırlıkları; ayrıca siyasi olan ve olmayan tutuklu kitlenin baskısı sonucunda daha önce toplu savunmalara karşı çıkan DDKO kurucuları ve üyeleri de toplu ve bireysel siyasi savunma konusunda hazırlıklara başladılar.

DDKO Komünü öncülüğünde sürdürülen rekabet, toplu ve bireysel savunmalar konusunda olumlu sonuçlar vermeye başladı.

Mahkemeye gidildiği zaman, DDKO kurucu ve üyeleri üç savunmayı mahkemeye sundular.

Birinci savunma, DDKO Komününün savunmalarıydı. Bu savunmalar, Ben, Mümtaz Kotan, Yümnü Budak, Fikret Şahin, Ali Beyköylü, Yılmaz Balkaş, Battal Batte, Nezir Şemikanlı tarafından imzalanmıştı. Bu savunmanın hazırlanmasında, İsmail Beşikçi’nin, Orhan Kotan’ın, Ruşen Arslan’ın, Şerafettin Kaya’nın, Feqî Hüseyin Sağnıç’ın, Kâzım Baba’nın, Ali Yalçın’ın, Recep Maraşlı’nın, Çetin Dayı’nın ve başka birçok dostun ve arkadaşın belirleyici katkıları oldu. İsmail Beşikçi’nin katkısı hepsinden daha ileriydi.

Bizim ilk savunmamız, “iddianameye cevap” konsepti çerçevesinde, 200 sayfaya yakın bir savunmaydı.

Karar aşamasında da, 600 sayfaya yakın son savunma metni sunduk.

Hakkımızda mahkemenin karar vermesinden sonra da, 800 sayfaya yakın bir savunma sunduk.

İkinci Savunma, İhsan Aksoy, Faruk Aras, Nusret Kılıçaslan, Sabri Çepik, İhsan Yavuztürk, Zeki Kaya tarafından mahkemeye sunuldu.

Üçüncü savunmalar, Ferit Uzun, Edip Karahan, M. Emin Bozarslan ve diğer tutuklu arkadaşların bireysel savunmalarıydı.

Tarık Ziya Ekinci, toplu savunmaya katılmadığı gibi, bireysel siyasi savunma da yapmadı.

Mahkemelerde tutum

Mahkemeler karşısındaki tutum da, toplu ve bireysel savunmalar karşısında gösterilen yaklaşım ve tutuma göre şekilleniyordu. Bizim avukatlarımızın sıkıyönetim askeri mahkemelerinin meşru olmadığına dair itirazlarına, sessizce de olsa herkes katıldı.

Mahkeme huzurundaki uzun yargılamalar sürecinde ise, toplu ve bireysel savunmalar karşısındaki tutum ve yaklaşıma tamı-tamına uygun bir tutum sergileniyordu.

DDKO Komünü üyeleri, mahkeme karşısında aktif, itiraz eden, mahkemenin yanlışlarına ve suçlamalarına açıkça karşı çıkan; her duruşmada bir duruşma öncesinde yazılan yanlışları düzelttiren, mahkemeye kapsamlı dilekçeler sunan sürekli davranış içinde oldular.

Mahkeme heyetiyle karşılıklı, bir psikolojik, siyasi, hukuksal savaş içinde olundu. Bu savaşta, bugünden o güne de baktığımız zaman, daha üstün ve etkili konumda olduğumuzu söyleyebilirim. Mahkeme heyeti hâkimlerinden Hamdi Sevinç’in de daha sonraki yıllarda bu görüşümü doğrulayan beyanlarının olduğunu biliyoruz.

Mahkeme karşısındaki bu etkin ve aktif konumumuzdan dolayı, şahsım olarak mahkemenin haksızlıklarına, hem de tutuklu başka arkadaşlarımıza ve büyüklerimize örneğin Canip Yıldırım’a yapılan haksızlığa karşı koymamdan dolayı, şahsım, mahkemenin huzurunu bozma gerekçesiyle mahkeme içinde yeniden tutuklandım, cezalandırıldım. Aylarca hücrede kalmak zorunda kaldım.

Tarık Ziya Ekinci ve arkadaşları, mahkemeye karşı tepkisiz, mahkemenin ceza vermemesi  stratejisi içinde hareket ettiler. Bu stratejide Tarık Ziya Ekinci az ceza almakla başarı sağlanmasına rağmen; arkadaşlarının bu stratejiden yararlandıklarını söylemek olanaklı değil. Onlar da bizim kadar olmazsa bile, bize yakın cezalar aldılar.

Amed, 3 Şubat 2012

 ibrahimguclu21@gmail.com

Not: Yazı devam edecek. Gelecek yazıda 2 Mart Olayı, cezaevinde şekillenen grupların dışarı yansımaları ve benzeri konular üzerinde durulacak.

Share

Şîrove bike

Hun dikarin şîroveya xwa binivsînin...
Heke hun dixwezin wêneyê we xuya bibe, herin agravatar!