Seîd VEROJ/ Kürt Meselesini Esaslı Bir Çözüm
06 Ocak 2010 / Ji aliyê
Kovarabir ve
Di nav de, Giştî, Lêkolîn & Analiz, Nivîskar, Seîd VEROJ
Kürt Meselesini Esaslı Bir Çözüme Kavuşturmak İçin
Yakın ve Orta Vadede Atılması Gereken Öncelikli Adımlar
Seîd VEROJ
(*Araştırmacı ve BÎR dergisi editörü)
Amed,
8ê îlona 2009- İster “Kürt meselesi”, “Kürt açılımı”, “demokratikleşme” ya da başka bir kavram şeklinde ifade edelim, Kürt meselesinin çözümünden ya da nasıl çözülebileceğinden bahsederken, tarihsel geçmişe değinmeden ya da en azından son yüzyıldaki bazı tarihsel gelişmeleri hatırlatmadan, meseleyi doğru kavramak ve çözüm üretmek mümkün değildir. Böyle bir yazıda elbette ki enine boyuna Kürt tarihini ve tarihte Kürt-Türk ilişkilerini mercek altına alamayız, ancak bazı hatırlatmalarda bulunmadan da Kürt meselesiyle ilgili tartışmalarda doğru bir yöntem ve gerçek bir çözüm zemini de oluşturulamaz.
Ortadoğu ve Mezopotamya’nın kadim halklarından biri olan Kürtler Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında bölünmüş ve en büyük nüfusa sahip devletsiz bir millettir. Tarihsel olarak Kürtlerin yaşadığı coğrafyaya “Kürdistan” denildiği birçok belgede yer almaktadır. Bu yazıda söz konusu belgelerin tümünü vermemiz mümkün olmadığı için, örnek olsun diye sadece ilgililerin rahatlıkla ulaşabileceği birkaç tanesinden bahsedeceğim. Örneğin Osmanlı padişahlarının Kürt “mir”lerine ve aşiret reislerine gönderdiği fermanlar ve mektuplarda ve aynı zaman da Osmanlı Devleti’nin 1893 yılında hazırlattığı Orta Asya Haritası’nda Kürdistan bölgesini ve o zaman kapsadığı vilayetler açık bir şekilde belirtilmiştir. Cumhuriyet döneminde de başta M. Kemal olmak üzere Cumhuriyet kurucularının kuruluş sürecinde Kürt ileri gelenlerine, münevverlerine ve aşiret reislerine gönderdiği telgraf ve mektuplarda ve ayrıca Meclis-i Mebusan’ın birçok oturumunda defalarca “Kürdistan” kelimesi kullanılmıştır.
Kürtlerin ya da Kürdistan’ın parçalanmışlığının en önemli nedenlerinden biri, yaşadıkları coğrafyanın jeopolitik konumudur. Kürt hakları meselesi, ya da “Kürdistan meselesi”, 1514’te Osmanlı ve Kürt mirlikleri arasında yapılan antlaşma ve Birinci Dünya Savaşı sonucunda oluşan dünya düzeninden bugüne kadar Kürtlerle bölgesel devletler ve bölgesel egemenliğini korumak isteyen uluslar arası güçler arasında yaşanan en önemli ve etkili meselelerden biri olup, bugünkü bölgesel siyasal konjonktürden bağımsız, tarihsel ve siyasal bir varoluş meselesi olarak, özü itibariyle Kürtlerin otantik halkı olduğu bu topraklar üzerinde kendi kendini yönetme ya da devlet olma meselesidir.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu’da Yunanlara karşı bir hareket örgütlemek üzere padişah tarafından Samsun’a gönderilen M. Kemal, buradan ilk olarak Kürt aşiret reislerine, ileri gelenlerine ve Kürt münevverlerine telgraflar çekerek yardım talebinde bulunur. M. Kemal bu yardım taleplerinde bulunurken oluşturulacak yeni yapı içerisinde Kürtlerin de hak ve hukukunun tanınacağını belirtir. Kürtlerin bir kısmı buna olumlu cevap verirken bir kısmı da milliyetçi Kürt örgütlerini oluşturarak, hem 1914’te ilan edilen Wilson İlkeleri’nde ve hem de Bolşevik’lerin ilan ettiği ve Savaş sonrası yapılan anlaşmalarda da yer alan “Kendi kaderini tayin etme hakkı” doğrultusunda mücadeleye girişirler. 1919 Koçgiri ve Şeyh Mahmud Berzenci Hareketi’, 1925 Kürt Hareketi, Ağrı Kürt Hareketi(1927-1932) ve Dersim Kürt Hareketi(1922-1938) bu amaç doğrultusunda gerçekleşmiş hareketlerdir. Ankara hükümeti ve reis M. Kemal’in İngilizler, Fransızlar ve Bolşevik’lerle yaptığı açık-gizli anlaşmalar ve onlardan aldığı destekle Kürt hareketlerini yenilgiye uğratarak dağıttı.
Ankara Lozan Antlaşması’nı yapıp ve Musul Meselesi’ni hal ettikten sonra, Kürtlere yönelik tavrını daha açık bir şekilde ortaya koydu. Bundan sonra Türk milliyetçiliği ırkçılık temelinde “ötekini” inkar ve yok etmeye yöneldi. 1926’larda artık Kürt, Laz, Arap, Çerkez vb. “öteki” etnik toplulukların adlarını telâffuz etmek bile yasaklandı. Artık M. Kemal Cumhuriyetin temel unsurlarından bahsederken: “Cumhuriyetimizin temel unsuru Türk halkıdır” diyecektir. Bu vb. açıklamalardan da anlaşılmaktadır ki Cumhuriyet kurucuları diğer etnik ve ulusal toplulukları yok sayan bir politika izlemişler. Bu politikanın dayandığı temel amaç, “Misak-ı Milli” sınırları dahilindeki halkların Türklük potasında eritilmeye zorlanmasıydı. Bu amaca varmak için izlenen yöntem ise inkâr, asimilasyon, tenkil, tehcir, mübadele ve ıslahat kavramlarıyla açıklanmıştır.
Kürtler, Türkleştirme politikası sonucu topraklarından ve vatanlarından sürüldüler, zorla asimile edilmeye çalışıldılar, başta Milli eğitim müfredatında olmak üzere yazılı ve görsel medya yoluyla “Kürt” ve “Kürdistan” kelimeleri “geriliği”, “olumsuzluğu”, “medenileşme karşıtlığı” bağlamında zihinlere işlendi. Kürtlerin dili yasaklandı, üremeleri ve çocuklarına koyacakları isim bile milli güvenlik sorunu haline geldi. Halen de Kürt çocuklar okula gittiği her gün nizami bir duruşla “Türküm” demeye zorlanmakta. Bu olaylar ve uygulamalar, bugünkü uluslar arası antlaşmalarda “kültürel arındırma” olarak adlandırılmaktadır.
Cumhuriyet dönemi Kürt politikası inkar ve asimilasyon temelinde tamamen bir “toplum mühendisliği” esasına dayandırılmış. Cumhuriyet tarihi boyunca olup bitenler, ancak 86 yıl sonra Başbakan Erdoğan tarafından “yıllarca bu ülkede bir şeyler yapıldı, farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Acaba kazandık mı? Bu aslında faşizan bir yaklaşımın sonucuydu.” diyecek. Geç de olsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı tarafından böyle bir özeleştirinin yapılması sorunların çözümü açısında bir olumluluktur. Nihayet hem Türk kamuoyu hem de Türk devlet yöneticilerinin bir kısmı, yaklaşık yüz yıldır süren bu meselenin bugüne kadar izlenen yöntemler ve politikalarla çözülemeyeceğini idrak etmeye başladı.
Eğer gerçekten hükümet iyi niyetli ve samimi olarak “Kürt meselesi”ni demokratik bir yolla çözmek istiyorsa, elbette ki izleyeceği yöntem çok önemlidir. Öncelikli olarak hiçbir kırmızı çizgi ortaya koymadan meselenin hem Türk kamuoyu ve hem de Kürt kamuoyu tarafından özgürce tartışılabilmesi gerekiyor ve “Türk kamuoyu” kadar “Kürt kamuoyu”la da ilişki kurup anlamaya çalışmalıdır. Bu tartışmalar yapılırken özellikle Cumhuriyet’in kuruluş dönemiyle(1919-1922) ilgili arşiv ve belgeler araştırmacıların incelemesi için açılmalı ve meseleyi son 25-30 yılla sınırlamaktan kaçınılmalıdır. Böyle bir yaklaşım, “Kürt meselesi”ni, PKK’nin silahtan arındırılması meselesine indirgemek olur. Kürt meselesinin şiddetten arındırılması elbette ki önemli ve gereklidir, ancak bu mesele PKK’nin “silah bırakmasına” ya da DTP’nin yaptığı gibi “Öcalan’ın özgürleşmesi”ne bağlanırsa, bu yanlış olur.
Bugün “Kürt açılımı”, “demokratikleşme” ya da “Ermeni açılımı” gibi Cumhuriyet tarihiyle özdeş olan sorunlar tartışılırken, elbette ki bunda uluslar arası dengelerin de etkisi olacaktır ve belki de belirleyici etken olacaktır. Çünkü Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’de sorunlar hiçbir dönem sadece kendi iç dinamiği ve iradesiyle çözülememiştir. Ve bugün bu temel sorunların çözümüne yönelik yapılan tartışma ve girişimlerle ilgili mutlaka bir “dış güç” ya da ABD’nin dayatması aranacaksa, bu, Türkiye’nin küresel sistem içerisinde bölgesel bir güç olarak üstlenmeye hazırlandığı rolde aranmalıdır. ABD’yi sürece müdahil eden boyut budur. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’yle ilişkilerin geliştirilmesi, hükümetin Kürt meselesiyle ilgili “çözüm” arayışları ve PKK’nin silahsızlandırılması da bu çerçevede düşünülmelidir.
“Kürt meselesi” tartışılırken DTP’nin bu süreçteki rolü ve misyonu da çok önemlidir. Ancak DTP, Dünya Barış Günü vesilesiyle düzenlediği mitinglerde, sığ bir duruş sergileyerek sorumluluktan kaçınması ve Kürt meselesinin çözümü için Öcalan’ı adres göstermesiyle, kendini muhatap ya da siyasal bir özne olarak görmediğini bütün dünyaya duyurmuş oldu. DTP bu tavrıyla, Kürt sorununu çözecek bir proje üretme yerine Kürt sorununun muhatabının kim olduğu meselesine kilitlenmiştir ve bu tavrıyla Kürt meselesinin çözümünde bir “paydaş” değil engel olma pozisyonuna düşmüştür. DTP ve PKK izledikleri bu politikayla Kürt toplumunun ulusal-demokratik taleplerini, “Öcalan’ın muhatap olarak kabul edilmesi”ne indirgemiştir. DTP ve PKK’nin Kürt toplumunun taleplerini Öcalan’ın özgürlüğüne ve muhatap olarak kabul edilmesine indirgemesi, Öcalan’ın Kürt milletinin yerine konulmasıdır. Böyle bir yaklaşım, her halûkarda Kürt meselesinin çözümüne yönelik arayışların ve girişimlerin önünü tıkamak ve olmayacak duaya amin demektir.
Bugün, tıpkı Birinci Dünya Savaşı sürecinde olduğu gibi hem uluslar arası düzlemde hem de bölgesel olarak büyük değişimler söz konusudur. Dünyanın önemli jeopolitik bölgeleri ve bir parçası olduğumuz Ortadoğu coğrafyasında, “kıran-kırana” bir yeniden paylaşım ve hegemonya süreci yaşanmaktadır. Bu yüzyılın başında ülkeleri parçalanmış olan Kürtler, bugünkü Ortadoğu siyasi coğrafyasının değiştirilmesinin en etkili dinamik unsurlarından biridir. Birinci ve İkinci Dünya Savaş’ı sürecinden farklı olarak, Soğuk Savaş dönemi bitmiş, bölgesel statüko değişmiş ve “Kürt meselesi” ya da “Kürdistan meselesi” dünyanın gündemindedir. Kürt meselesinin çözümüyle ilgili “Osmanlıcı/Yeni Osmanlıcı”, “Demokratik Cumhuriyetçi”, “federalist” ya da “bağımsızlıkçı”lık gibi farklı çözüm önerileri olabilir. Önemli olan bu önerilerin ve çözüm yönteminin eşit koşullarda ve özgürce tartışılabilmesidir. Elbette ki Kürtler bin yıllaradır beraber yaşadığı halklar ve bölgesel egemen devletlerle var olan sorunlarını şiddet yoluyla çözmeye hevesli değiller. Diyalog yoluyla sorunların çözümü en makul ve medeni olanıdır. Diyalog da ancak karşılıklı saygı, siyasal eşitlik ve ortak çıkarlar temelinde mümkündür. Bu çerçevede, hükümetin niyetinden bağımsız olarak “Kürt açılımı”nı yapmak üzere başlattığı süreç olumludur ve atılacak somut adımlar ise bu meselenin çözümüyle ilgi olarak samimiyetini ve kararlılığını gösterecektir. Eğer gerçekten hükümet samimi olarak barışçı ve demokratik bir yöntemle yakın ve orta vadede Kürt haklarını tanıyıp meseleyi çözmek istiyorsa, aşağıda belirtilen adımların atılması Kürt meselesinin köklü bir çözüme kavuşturulması için çok önemli kilometre taşları olacaktır:
1-Cumhuriyet tarihi boyunca, Kürdistan’da değişik dönemlerde yapılan gizli örgütlenmeler ve işledikleri suçlar teşhir edilmeli ve bugün de özelikle “Fırat’ın Doğusu”ndaki Ergenekon ilişkileri ve faaliyetleri açıklanmalıdır. Bu tür faaliyetlerin Kürt toplumunda oluşturduğu tahribatlardan dolayı, devlet yetkilileri Kürtlerden özür dilemeli. Çünkü toplumlar ancak tarihleriyle yüzleşerek; korkuları, acıları ve utançlarıyla hesaplaşarak barışabilir.
2- Cumhuriyet’in kuruluş dönemiyle ilgili arşivler araştırmacıların incelemesi için açılmalıdır. Özellikle Kürdistan İstiklal Komitesi ve liderleri Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya’nın yargılanmalarıyla ilgili mahkeme tutanakları açıklanmalıdır.
3- Boşaltılan köylerin, çeşitli sebeplerle zorunlu iskana mecbur edilenlerin geri dönüşü sağlanmalı, maddi ve manevi zararları telafi edilmelidir.
4-Görsel medya, basın-yayın alanında ve siyasi partilerin propaganda yapabilmesi için Kürt dili özerindeki bütün sınırlamalar ve yasaklar kaldırılmalıdır.
5-Türkçeleştirilen şehir, kaza, köy, dağ ve coğrafik mekanların orijinal yerel adları(Kürtçe, Ermenice, Süryanice, Arapça vb.) geri iade edilmeli.
6-Korucuları ve ailelerini mağdur etmeyecek şekilde; özlük ve hukuki hakları korunarak bu sistem mutlaka tasfiye edilmelidir.
7-Aşamalı olarak Kürdistan bölgesindeki bütün üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümü açılmalı ve ayrıca Kürt tarihi, dili, sanatı, folkloru ve etnolojisiyle ilgili çalışmaların yürütülebileceği Kürdoloji Enstitüleri kurulmalıdır.
8- Çatışma ortamı sonlandırılmalı, kimden gelirse gelsin şiddeti ve terörü bir siyaset tarzı olmaktan çıkarmak ve PKK’nin silah bırakmasını sağlayacak koşullar oluşturulmalıdır.
9- Kürtler ve Türkler kendi siyasal temsili, öz dili, kültürü ve benliğiyle, diğeriyle eşit ve onurlu biçimde rızaya dayalı olarak birlikte yaşayabilir. Bunun için yeni bir Anayasa’nın yapılarak bu hakların yasal güvence altına alınması gerekir.
10- Milli Eğitim’in amacı ve müfredatı değiştirilerek yeniden tanımlanmalı, ırkçı ve etnik söylemlerden arındırılıp Kürtleri yok sayan ve rencide eden söylemler düzeltilmelidir. Özellikle okullarda Kürt çocuklarına okutulan “andımız” kaldırılmalı.
11- Kürtlerin tarihsel olarak yaşadığı coğrafya “Kürdistan” adıyla tanınmış, bugün de bu coğrafyanın resmen Kürdistan olarak tanınması ve adlandırılması gerekir.
12- Kürtçe genelde ikinci resmi dil ve özelde de Kürdistan bölgesinin resmi dili olarak kabul edilmelidir.
13-Muhatap ya da temsil sorununa gelince, elbette ki DTP ya da başka bir Kürt grubu tek başına Kürtleri temsil edemez. İlk etapta Kürt toplumunun farklı siyasal gruplarını, kanaat önderlerini, aydınlarını, aşiret reislerini, dini önderlerini, ağalarını vb. şahsiyetleri kapsayan bir Rûsipî’ler Meclisi oluşturulmalı. Daha sonraki süreçte bu Meclisi üyeleri demokratik bir şekilde halk oylamasıyla seçilerek, Kürdistan Bölgesi’nin resmi temsil organı şeklinde kurumsallaştırılmalıdır.
14- Kürdistan Bölgesel Yönetimi içindeki Türkmenler ve Kıbrıs’taki Türklere reva görüldüğü gibi, Kürdistan bayrağını Kürtleri temsil eden bir sembol olarak kabul edilmesi.
15- Kürdistan bölgesinin memurları ve yöneticileri Kürt olmalı, iyi derecede Kürtçe bilmelidirler, vali ve emniyet müdürü gibi birinci derecedeki memurlar seçimle göreve getirilmelidirler.
16-Kürdistan bölgesindeki polis ve jandarma teşkilatı Kürtlerden oluşmalıdır.
08/09/2009
Derbarê 









Şîrove bike
Hun dikarin şîroveya xwa binivsînin...
Heke hun dixwezin wêneyê we xuya bibe, herin agravatar!