Robert Olson/ Türk-Rus Dış Politikası: Kürt Meselesi ve Çeçenya
21 Ocak 2012 / Ji aliyê
Kovarabir ve
Di nav de, Lêkolîn & Analiz, Serbestî 2
Bu makale, Türkiye’deki Kürt sorunu ile Rusya’nın Çeçenya savaşı arasında, genel olarak bilinen ve ifade edilenden çok daha yakın bir ilişki olduğunu irdeleyerek bu savı kanıtlamaya çalışmaktadır. Bu makalede çok boyutlu ve karmaşık Türk-Rus ilişkiler dizisini bütünüyle irdeleme niyetinde değilim. Ancak burada, daha çok söz konusu ilişkilerin Türkiye’deki ulusalcı Kürt hareketinden hangi ölçeklerde etkilenmekte olduğu ve de bu hareketin Irak, İran ve Suriye’deki ulusalcı Kürt hareketleriyle ilintisini araştırmak arzusundayım.
Türkiye’nin içerde PKK ile sürdürmekte olduğu savaş ve bu bağlamdaki kaygılarının, özellikle de Rus-Çeçen savaşı çerçevesindeki Türk dış siyaset mekanizmasını büyük ölçüde zayıflatmış olduğu kanısındayım. Rusya, Türkiye’nin Çeçenya üzerindeki siyasi nüfuzunu etkin bir biçimde minimize etmek için Kürt kartını kullanmak eğiliminde. Bu durum özellikle 1995 yılında bariz bir biçimde göze çarptı. Türk-Rus ilişkileri özellikle 1980’li yılların başından itibaren hatırı sayılır bir biçimde gelişim gösterdi. Körfez savaşı sırasında da iki ülke, ekonomik ve ticari ilişkilerini geliştirmeye devam ettiler. 1980 ile 1990 yılları arasında, özellikle de 1983’te başbakan Turgut Özal’ın gerçekleştirdiği ekonomik liberalizasyon politikalarından sonra Türk ekonomisi, artışın büyük bir kısmı endüstri sektöründe gerçekleşmek üzere % 5.4 oranında bir büyüme göstermişti. Ancak 1986 yılından sonra Türkiye’nin ekonomisi yavaşladı, dış ticaret açığı ziyadesiyle arttı ve politik partiler Özal’ın politikalarını eleştirmeye başladılar. Büyüyen dış ticaret açığı ve bunun 90’lı yıllarda da sürme olasılığı, Türkiye’nin “Kuzey’e yönelmesi”(1) için önemli gerekçelerden birisi gibi görünüyordu.
Kuzeye yönelmek sadece Rusya’ya değil, özellikle Ukrayna olmak üzere eski Sovyet ve Orta Asya cumhuriyetlerine de yönelmek anlamlarına geliyordu. 1983’te başbakan olduktan sonra Turgut Özal, yakın bir gelecekte Bağımsız Devletler Topluluğunu (Commonwealth of Independent States -CIS-) oluşturacak kimi ülkelerin başkentlerini ziyaret ederek çeşitli ekonomik, politik ve kültürel anlaşmalar imzalamıştı. Özal’ın Mart ayında Moskova’yı ziyaret ederek dostluk ve iyi komşuluk ilişkilerine ilişkin anlaşmayı imzaladığı sırada Türk-Rus ticareti 1985 yılındaki 411 milyon dolardan 2 milyar dolara yükselmiş(2) ve bu sırada iki ülke, ticaret hacimlerini 2000 yılında 9-10 milyar dolara yükseltmeyi planlamışlardı. Bu bağlamdaki ticarete ilişkin önemli alanlardan biri Türkiye’nin Rusya’dan doğal gaz alımı iken; işbirliğine ilişkin alanlardan bir digeri de inşaat sektörü idi. Türk inşaat sektörlerinin Rusya ve öteki Rus cumhuriyetlerindeki inşaat payı 1980 ve 90’lı yıllarda heyecan verici boyutlara ulaştı. Türk inşaat şirketleri, Moskova’nın Beyaz Sarayı’nı, yanmış olduğu 1993 yılından sonra yeniden inşa ettiler; Doğu Almanya’dan dönen Rus askerleri için evler, kırım kıyısındaki Soçi’de beş yıldızlı bir otel, çok sayıda hastane ve fabrika binası inşa ettiler. Türk inşaat firmaları, aynı zamanda Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan gibi Orta Asya cumhuriyetlerinde de aktifler.
1995 yazında, Türk-Rus ekonomik işbirliği gelişmesini sürdürdü. 28 Haziran 1995’te iki ülke; Moskova’da Türkiye’nin Rusya’dan 10.5 milyar metreküplük doğal gaz alımına ilişkin anlaşmayı imzaladılar. İki ülke, doğal gaz alımına ilişkin söz konusu anlaşmanın 20 yıl boyunca devam etmesi konusunda mutabakata varmışlardı. Yine başbakanlık müsteşarı Oleg Soskovets, Rusya’nın Türk inşaat firmaları ile işbirliğinden ziyadesiyle memnun olduğunu vurgulamıştı. Bu dönemde, devlet bakanı Onur Kumbaracıbaşı da, Türkiye’nin 1995 yılının başında 350 milyon dolarlık yatırım kredisinin bir bölümünü Rusya’da kullanacağı sözünü vermişti. Türkiye, ilk etapta Moskova’daki açık bir hesaba 10 milyon dolar transfer etmeyi önermişti. Buna göre, kalan borçlar da Türkiye’den Rusya’ya buğay ve un satılarak karşılanacaktı. Rusya’da bu ilişkilerin, kendi şirketlerinin Ankara çevresindeki yeni bir ring yolu için iki köprünün inşası, Tunceli’deki hidroelektrik plan ve İzmir bölgesindeki demiryollarının elektrifikasyonuna katılmasını kolaylaştırması beklentisindeydi.(3)
Türk-Rus ilişkilerinin temeli, Türkiye’nin güçlü, sürekli ve güvenli bir enerji kaynağına olan gereksinimine dayanıyordu. Bu enerji ihtiyacı özellikle, Türkiye’nin 1991’de Irak’a karşı savaşta Amerikan ittifakıyla işbirliğinin bir sonucu olarak, Irak’tan gelip Türkiye’nin güneyinden geçerek İskenderun yakınlarındaki Dörtyol limanına ulaşan iki petrol boru hattını kapatmasıyla, artış göstermişti. Kuşkusuz bu, şu anda da bölgede sorun yaratan “petrol boru hattı savaşlarının”(4) ilkiydi. Hem askeri ve hem de sivil alanlarda enerji ihtiyacını karşılamak için Türkiye, Bakü yakınlarındaki Hazar petrol bölgesinden gelip Türkiye’de sonlanacak bir petrol boru hattı tasarlamak zorundaydı. Bu bağlamda Türkiye, ayrıca hareketli gaz veya petrolün Avrupa’ya iletilmesi için bir dağıtım noktası olarak da işlev görebilirdi.
Boru hattının İran veya Gürcistan üzerinden Türkiye’ye gelip gelmeme durumu Türkler için küçük bir fark yaratıyor. Türkiye, petrol boru hattının Ermenistan yerine İran’dan geçmesini tercih eder. Çünkü bu durum, Ankara’ya, kuzeybatı İran’daki PKK kamplarını daha aktif bir biçimde güç kullanarak kontrol altına alması için İran’a baskı uygulama olanağı sağlar. Bu yaklaşımın bir uzantısı olarak da Türkiye, özellikle güneydoğusundaki PKK’yi elimine etme kabiliyetini geliştirir. Fakat ABD’nin İran’dan geçecek boru hattına muhalefeti, bunun yerine Gürcistan üzerinden geçen bir güzergahı veya Gürcistan-Çeçenistan rotasını tercih ettiği anlamına geliyor. Ancak Çeçenya’yı içine alacak bir güzergah,; ancak Rusya’nın, zaten mevcut olan Rus gaz ve petrol şebekesinde yapılacak kısmi değişikliklerle buranın kullanılmasına yönelik arzusuna karşı konularak gerçekleştirilebilir. Rusya’nın boru hattı konusundaki planı ise, şebekenin Karadeniz üzerindeki Novorossiysk limanında sonlanarak buradan ilgili güzergahlara gönderilmesine dayanıyor. ABD’nin mevcut yaklaşımı; Türkiye’ye Hazar, Bakü, Çeçenya, Gürcistan ve Türkiye güzergahını benimsediğini söylüyor olmasına rağmen, Rusya’nın önerdiği petrol boru hattı şebekesine taraftar gibi gözüküyor. Stephen Blank, Rusya’nın, Hazar bölgesinden geçen -Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakistan- petrol boru hatlarını kontrol etmek ve de böylelikle enerji satıcısı tüm BDT (CIS) üyelerinin “enerji haklarının büyük bir bölümünü”(5) talep etmek istediğini, vurguluyor.
Türkiye Hazar bölgesindeki enerji kaynaklarını kontrol etme veya bu bölgedeki dağıtım şebekesine ulaşma bağlamlarında zayıf bir konumda bulunuyor. Bu durumun temel gerekçesi, Türkiye’nin, ABD’nin eski Sovyetler Birliği’nin (Former Soviet Union-FSU) müslüman cumhuriyetlerine buralar Rusya’nın arka bahçesi olduğu için karışmayacağına ilişkin algılama biçimi olsa gerek. Hürriyet’in, hükümete yakın politik bir yorumcu sayılan genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün gerçekleştirmiş olduğu bir röportajda o dönemki Türkiye başbakanı Tansu Çiller; ABD ve Rusya, ABD’nin Orta Asya cumhuriyetlerine karışmayacağına dair bir mutabakata varmışlardır… “Ancak biz [Türkler] bu mutabakatı bozacağız.” demişti. Özkök, başkan yardımcısı Al Gore ile Rusya Başbakanı Victor Çernomirdin’in sözkonusu mutabakata varmış olduklarını hatırlatınca da Çiller, böyle bir mutabakata katlanmanın kendi yararlarına olmadığına ABD’yi ikna etmeyi umduğunu, ifade ediyor. Çiller bu yorumunu, Hazar’dan gelip Türkiye’ye ulaşacak bir boru hattının, Türkiye’nin yüzyılda bir elde edebileceği bir fırsat olduğunu ifade etmiş olduğu bir bağlamda dile getiriyordu. Doğal gaz ve petrol boru hattının son güzergahı, Rusya’nın arka bahçesine karışmama konusunda varılmış olduğu söylenen ABD mutabakatını, Türkiye’nin ne ölçüde başarıyla değiştirebilmiş olduğunu gösterecek.
Rusya, Türkiye’nin kendi arka bahçesindeki nüfuzunu oldukça başarılı bir biçiminde engelleyebiliyor. Türkiye’nin Orta Asya ve Kafkaslarda pek de etkin bir nüfuza sahip olmayışının temel nedenlerinden biri; Orta Asya cumhuriyetleriyle Azerbaycan’ın bağımsızlıklarını ilan etmiş oldukları 1991 yılında; bu ülkelerin beklentilerinin aksine Türkiye’nin güçlü yatırım fonları sağlama, teknolojik ekipman ve uzmanlar gönderme konularında yetersiz kalmış olmasıydı. Ayrıca Orta Asya cumhuriyetleri, batılı ülkelerin yanı sıra, Türkiye’nin Orta Asya’daki rakibi İran gibi yakın komşu ülkelerle de (İran, Orta Asya cumhuriyetlerinin yakın bir komşusu olup, örneğin Türkmenistan ile 800 millik ortak bir sınıra sahiptir) politik ve ekonomik ilişkiler kurmak istemekteydiler. Söz konusu ülkelerin 1991 yılındaki beklentileri karşılanmamış olmakla birlikte, yine de Türkiye ile Orta Asya cumhuriyetleri arasındaki kültürel ilişkiler iyi bir biçimde gelişmeye devam etmektedir.(8)
Lowell A. Bezemis, 1991 yılındaki beklentilerin karşılanmamış oluşu ve bu bağlamdaki hayal kırıklığı için diğer bazı nedenlere de değinmektedir.(9) Bu sebeplerden ilki, Orta Asya cumhuriyetlerindeki Sovyet sistemine ilişkin hoşnutsuzluk ve düşmanlığın, çok fazla abartılmış olması; ikincisi, Orta Asyalıların 1920’lerde Sovyet tarafından belirlenmiş olan coğrafi sınırları zaten kabul etmiş gibi gözükmeleri; üçüncüsü Tacikistan dışındaki Orta Asya cumhuriyetlerinden hiçbirinin, değişim ve demokratikleşme konusunda güçlü taleplere dayalı deneyimler yaşamamış olmasıydı. Özbekistan, Türkmenistan ve Kazakistan, 1995 yılında, 1991 yılındakinden çok daha otoriter hükümetlere sahip idiler. Bu bağlamdaki temel nedenlerden dördüncüsü de Türkiye’nin Orta Asya cumhuriyetleri konusundaki bilgi yetersizliğiydi. Türkiye’nin bu ülkelere ilişkin bilgisi, söz konusu ülkelerden göç etmiş ve çoğunlukla da nasyonalist sağcı ideolojilere mensup gruplara dayanıyor; dolayısıyla bu tür kaynaklardan alınan bilgiler de Türkiye’nin, Orta Asya Türki cumhuriyetlerindeki pan-Türkizm ve Türkçü dayanışmanın gücünü ziyadesiyle abartmasına neden oluyordu. Bu bağlamda bölgedeki aşiretçilik ve etnik nefret de had safhadaydı. Kısacası, 1991’de Türkiye ne Orta Asya cumhuriyetleri ile olan ilişkilerini ve ne de söz konusu ülkelerin karşı karşıya oldukları problemleri analiz ederek anlamaya yönelik ciddi bir stratejiye sahip değildi. Dolayısıyla bu yaklaşım, Türkiye’nin, Türk cumhuriyetlerdeki milliyetçilik ve İslam olgularını yanlış anlayarak, bunları söz konusu ülkelerin kendisiyle yakın ilişkilere girmelerini sağlayan temel faktörler biçiminde algılamasına sebep olmuştu. Oysa Orta Asya entellektüeleri, hemen bir anda silinemeyecek bir biçimde on yıllar boyunca anti-islamik ve ateist propagandalarla eğitilmişlerdi.
Türkiye’nin 1991’den beri Orta Asya ve Kafkaslardaki dış politika inisiyatifini engelleyen en azından altı temel engel söz konusudur: 1) Yatırım fonları, teknolojik kaynaklar, uzman ve ekipman bağlamlarındaki yetersizlik; 2) Türkiye’nin Orta Asya devletleri hakkındaki yetersiz bilgisi ve yetişmiş bir Orta Asya uzmanları kadrosuna sahip olmayışı; 3) Orta Asya’daki mevcut sosyal, ekonomik ve dini yapının; ulusçuluk ve/veya dine dayalı Türki bir dayanışma ve demokratikleşmeyi engelliyor oluşu; 4) Rusya’nın Orta Asya cumhuriyetlerinin Moskova ile olabildiğince yakın ilişkiler içerisinde olmalarını sağlamaya yönelik kararlılığı; 5) Rusya’nın Orta Asya’daki enerji kaynakları, boru hattı ve dağıtım şebekelerini kontrol altına alma çabaları; ve 6) Türkiye tarafından algılandığı kadarıyla belki de doğru olan, Rusya’nın arka bahçesine karışmamaya yönelik ABD politikası. Bu türden bir mutabakat, ABD’nin, Rusya’nın Orta Asya cumhuriyetlerini, enerji kaynakları ve dağıtım hatlarını askeri kontrolü altına almasına karşı olmadığını ima eder. Oysa ABD ile Rusya arasındaki mutabakat büyük bir olasılıkla, en azından ABD’nin bakış açısıyla; Orta Asya Türki cumhuriyetlerinin kendi enerji kaynaklarını batılı petrol ve gaz şirketleriyle paylaşmasına ve bu bağlamda Türkiye ile işbirliğine girmelerine müsaade etme açısından ziyadesiyle esnektir. Ancak Türklerin de tahmin ettikleri gibi ABD politikası öncelikli olarak ABD-Rus ilişkilerine dayanmaktaydı.
Yukarıdaki gelişmeler, 1994-95 yıllarında Kürt sorununun Türk-Rus ilişkilerinde önemli bir rol oynamaya başladığı bir bağlama tekabül ediyor.(10) Türkiye’deki Kürt ulusal hareketi ve hükümetin bu hareketi ezmeye yönelik çabaları; 1991 sonrası yıllarda Türk politikasına damgasını vurmaya başlar. 1995 yılında Kürtlere karşı sürdürülmekte olan savaşın giderlerine ilişkin faturanın, yıllık 7 milyar dolar gibi yüksek bir meblağa tekabül ettiği ifade edilmişti. Bu makalemin konusu daha farklı olduğu için ben bu makalede, Türkiye’nin güneydoğusundaki savaş giderlerini, konuşlanan asker sayısını, boşaltılan köyleri veya Kürtlere yönelik etnik temizlik politikalarını irdeleyip tartışmak arzusunda değilim. Ancak bu konuları daha ayrıntılı bir biçimde çeşitli makalelerimde ele almıştım.(11)
1994 yılının başlarında Kürt sorunu, Türk-Rus ilişkilerinde önemli bir rol oynamaya başladı. Bu durum, Aralık 1994’te başlayan Rus -Çeçen savaşını da doğrudan doğruya etkiledi. Rusya, Türkiye’nin Çeçenlere yardım etmemesi için, Kürt kartını kullanmakta oldukça hızlıydı. Türkler, 1994 başlarında Rusya Federasyonu ve Türkiye’deki Kürtlerin sorunlarının tartışılacağı (Rus otoritelerine göre Rusya Federasyonundaki Kürt nüfusu 1 milyondur) uluslararası bir konferansın Moskova’da gerçekleştirileceğini duyunca, bunu protesto ettiler. İki başkent arasındaki gerginlik; Türk Parlamentosunun hapsedilmemek için Avrupa’ya kaçan iki eski Kürt milletvekili Ali Yiğit ile Necdet Buldan’ın(*), sürgündeki Kürt parlamentosunun Moskova’da kurulması olasılığı bağlamında Rus otoritelerinin görüşlerini almak üzere Moskova’yı ziyaret ettikleri Ocak 1995 yılında, en yüksek seviyeye ulaştı. Söz konusu parlamentonun Brüksel’de kurulmasına yönelik girişimler, Belçika hükümeti tarafından reddedildi.(12) Rusya dışişleri bakanının, Rusya’nın PKK’ya kucak açmayacağına dair beyanlarına rağmen; Rusya, Moskova yakınlarında PKK’nin kolaylıkla nüfuz edebileceği bir Kürt Evi kurulmasına müsaade edilmesine meyyal görünüyordu.
Türkiye, sanki Rus dışişleri bakanının masasının üstünde PKK lideri Öcalan’ın büyük bir portresi asılı duruyormuş gibi, söz konusu bakanın açıklamalarından pek de tatmin olmuşa benzemiyorlardı. Moskova konferansı, Türkiye’de tehlike çanlarını çalmaya başladı ve hemen bir hafta sonra, Türk içişleri bakanı Nahit Menteşe, yanında yüksek seviyeli ulusal güvenlik danışmanlarından oluşan bir delegasyonla birlikte Moskova’yı ziyaret etti. İki günlük müzakerelerden sonra, Türkiye ve Rusya, Terörizmi Önlemeye Yönelik Protokol imzaladı. Bu protokole göre, iki ülke terörizm konusunda karşılıklı olarak istihbarat bilgilerini değiştirmeyi taahhüt etmiş oluyorlardı. Bu sırada Rusya içişleri bakanı da, PKK’nin Rusya’da legal bir örgüt olmayacağını ifade ediyordu.(13)
Şubat ayının sonlarında, iki ülke arasındaki istihbarata yönelik işbirliğini güçlendirmek için yüksek seviyeli iki Rus delegasyonu daha Türkiye’ye geliyordu. Bu görüşmelerde, Türkiye, PKK’nin Rusya Federasyonu’ndaki çalışmalarını engellemeye yönelik çabaların üzerinde önemle durdu. O dönemde Rusya Dış İstihbarat Dairesi başkanı olan Yevgeny Primakov ile Rusya Federasyonu İstihbarat Teşkilatı başkanı Sergei Stepashin de yanlarında yüksek seviyeli beş Rus generalle birlikte Ankara’ya gelmişlerdi. Primakov, Gorbaçov’un yüksek seviyeli güvenlik danışmanıydı. Ocak ayında dışişleri genel sekreterliğine atanmıştı. Türkiye’nin önde gelen gazetelerinden biri, bu müzakerelerde özellikle Rusya’nın PKK ve Kürt Evi’ne izin vermemesi karşılığında Türkiye’nin de Çeçenya konusundaki Rus politikasını benimsemesinin görüşüldüğünü kaydediyordu.(14) Bu konuda Rus kaynaklarının söylediğine de bakılırsa, Ruslar, Ankara’nın savaşmak için Türkiye’den Çeçenya’ya giden gönüllülere izin vermemesi ve de Çeçenlere silah satmaması konularında Türk tarafından söz almışlardı. Ruslar, ayrıca Türkiye’nin Çeçen Başkanı Dudayev ve O’nun danışmanları üzerindeki nüfuzunu kullanarak Çeçenleri Ruslarla müzakereye ikna etmesini istemiş ve bunun karşılığında da Rusya’nın kendi topraklarında Türkiye karşıtı hiçbir eyleme müsaade etmeyeceğini taahhüt etmişti.
İki ülke arasındaki protokol, ayrıca uluslararası uyuşturucu trafiğine karşı işbirliği ve benzeri gibi diğer bazı maddeler içeriyor olsa da, söz konusu müzakerelerin temel eksenini; Rusya’nın Moskova’da Kürt ulusalcı hareketlerini desteklemesi ve özellikle de PKK’nin Moskova’da ve federasyonun diger bazı şehirlerinde temsilcilikler kurmasına sıcak bakmasına ilişkin problemlerin oluşturduğu açıktı. Buna mukabil Rusya, Ankara’nın Rus-Çeçen savaşını Rusya’nın içişlerine ilişkin bir olay biçiminde değerlendirmesini istiyordu.(15) Bu protokol, bir bakıma Türkiye’nin, Azerbaycan, Ermenistan ve bu iki ülkenin Nagorno-Karabağ konusundaki çatışması da dahil olmak üzere tüm Kafkaslarda Rus hakimiyetini kabul ettiğini ima etmekteydi. Mart ayında, yani güvenlik ve istihbarat işbirliğine ilişkin protokolün imzalanmasının üzerinden henüz bir ay bile geçmeden, Rusya Çeçenistan’a yönelik saldırılarını yoğunlaştırırken, Türkiye’de Kuzey Irak’ın içlerine doğru ciddi bir askeri hareket gerçekleştirdi.
Rusya’nın Çeçenistan’a yönelik haşin saldırıları 1995’in bahar ve yazı mevsimlerinin yanı sıra 1996 yılının başlarına dek sürerken, Türkiye hükümetinin bu saldırılara gösterdiği tepki, çoğunlukla iç politika malzemesi yapılmak üzere bela savma kabilindendi. Bu bağlamda Rusya’ya yönelik ciddi bir protesto yerine Türkiye, Moskova’nın da yaptığı gibi Ocak-Şubat protokolüne uymaya devam etti. Ancak yine de iki ülke arasında bir takım sürtüşmeler söz konusuydu. 16 Mart’ta Rusya’nın Azerbaycan büyükelçisi Walter Shoniya, yapmış olduğu bir basın toplantısında şu açıklamalarda bulunmuştu: “Türkiye on yıldır Kürtlerle savaşırken Ruslar buna hiçbir şey demiyorlar… Türkler, Çeçenlere yardım etmek istiyorlarsa, zaten her gün telefonla konuştukları Dudayev’e teslim olması gerektiğini söylesinler.”(16) 24 Nisan’da Sürgündeki Kürt Parlamentosu’nun iki üyesi Rüstem Brayev ve Asiri Şerif’in, Moskova’da bir büro kurmaya yönelik talepleri Rus hükümeti tarafından kaba bir biçimde reddedilirken, bu üyeler Duma’daki bazı milletvekillerinden destek gördüler. Vladimir Jirinovsky’nin Liberal Demokratik Partisi’nden Mikail Bulakov, Kürt davasını desteklediğini ve Türk ordusunun Kuzey Irak’taki Kürtleri yok etmeye yönelik girişimler içerisinde bulunduğunu ifade ederek şöyle demişti: “Biz Türkiye’yi bağımsız bir ülke olarak görmüyoruz, Türkiye NATO’nun bir üyesidir. Biz, Türkiye’nin Kürtlere yönelik bu saldırgan tutumundan dolayı birlikten atılmasını talep ediyoruz.”(17)
17 Temmuz’da Türk basını, Rusya’nın, 1980’li yılların sonu ile 90’lı yılların başında Türkiye’de büyükelçi olarak görev yapmış olan yüksek seviyeli Rus diplomatlarından Albert Çernişev’i Türkiye’ye göndereceği haberlerine geniş yer verdi. Türkçe’yi akıcı bir biçimde konuşabilen Çernişev’in görevi, Türkiye’den, burada faaliyet göstererek Çeçenlere yiyecek, silah ve gönüllü askerler gönderen Kafkas-Çeçen Dayanışma Derneği’nin faaliyetlerini engellemesini talep etmekti. Çernişev 20 Temmuz’da Ankara’ya gelerek Türkiye ile Rusya arasında bir Çeçen sorununun olmadığını ifade etmiş ancak doğrudan doğruya Kürt sorunu ve Türkiye’nin Kürtlere karşı sürdürdüğü savaşa bir gönderme yaparak; Türkçe ibarelerle ve vurgulu bir biçimde “birbirimizi anlamak zorundayız, sırça köşklerde oturanlar başkalarına taş atmamalılar”(18), demişti. Dışişleri bakanı Erdal İnönü ve başbakan Süleyman Demirel ile yaptığı görüşmelerden sonra Rus diplomat, söz konusu sorunun çözüldüğünü ve Türk hükümetinin, Kafkas-Çeçen Dayanışma Derneği’nin Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilere zarar vermesine müsaade etmeyeceğine dair güvence verdiğini açıklamıştı. Çernişev, Türkiye’nin de bu güvencelere mukabil Rusya’dan, PKK ve diğer Kürt örgütlerin faaliyetlerine izin verilmeyeceğine dair bir güvence almış olduğunu ve de Türkiye ile Rusya’nın Kürt ve Çeçen konularında derin bir fikir birliğine ulaşmış olduklarını açıklamıştı. Çernişev, mesajlarını yine Türkçe şu ifadelerle tamamlamıştı: “Türkiye ve Rusya aynı gemide bulunuyor. Bu gemi batarsa ikimiz birden batarız. Dolayısıyla ikimizin de yüzeyde kalmasını sağlayacak bir çözüm bulmak zorundayız.”(19)
Ancak Duma üyelerinin Jeopolitik İşler Komitesi direktörü Viktor Ustinov başkanlığında, Duma’nın Yurtdışındaki Kürt Parlamentosu’nun uluslararası konferansına 30 Ekim-1 Kasım tarihleri arasında ev sahipliği yapmasını kabul etmesinden sonra, Ekim ve Kasım 1995 tarihlerindeki Türk ve Rus ilişkileri yine kötü bir sürece girmiş oldu. Aslında bu konferans Yeltsin hükümeti tarafından resmi bir biçimde tanınarak kabul edilmiş değildi. Ancak yine de Türkiye, Rus dışişleri bakanlığının onayı olmadan böyle bir konferansın gerçekleşemeyeceği kanısındaydı. Türkiye’nin dışişleri bakanı, bu durumu, “sadece Rusya’nın sararak tedavi edebileceği derin bir yara”(20) şeklinde değerlendirdi. Türk basını bu konferansı “Rus dönekliği”nin(21) bir neticesi biçiminde değerlendirdi. Rusya’nın bu “ihaneti”ne 1994 yılında hapsedilme korkusundan dolayı Türkiye’den kaçan dört Kürt milletvekili de -Ali Yiğit, Nizamettin Toğuç, Remzi Kartal ve Mahmut Kılınç- katılmıştı. Yurtdışındaki Kürt Parlamentosuna ilişkin bu yarı resmi tanıma, Ocak ve Temmuz aylarında iki ülke arasında gerçekleştirilmiş olan mutabakatları bozmuş oldu.
Ustinov’un sert sözleri, Türkiye’nin Çeçenlere vermiş olduğu desteğe ilişkin derin Rus hoşnutsuzluğunu dile getiriyordu. Ustinov, 62 ve 64 numaralı maddeleri ile bir Kürt devletinin kurulması olasılığına ilişkin koşulları tanımlayan Sevr Antlaşması’nın (10 Ağustos 1920) aksine Kürtlerden söz etmeyen Lozan Antlaşması’nın (24 Temmuz 1920) iptal edilmesi gerektiğini önemle vurgulamış ve Lozan’ın adaletsiz bir takım sonuçlar doğurduğunu dile getirmişti. Ustinov sözlerini; “Türkiye, Çeçenya konusunda Rusya’nın içişlerine karışırsa, bunu nasıl önleyeceğimizi biliyoruz”(22) şeklinde sürdürmüştü. Bu açıklamayla Ustinov, Rusya’nın, Türkiye’nin Kürt ulusalcılığının güçlenmesi korkusuna dayalı iç ve dış politikasındaki yumuşak karnını çok iyi bildiğini vurgulamış oluyordu. Sürgündeki Kürt Parlamentosu’nun Rusya tarafından resmen kabul edilmesi, bu parlamentoda güçlü bir biçimde temsil edilen PKK için büyük bir zafer olacaktı. Ayrıca yine Sürgündeki Kürt Parlamentosu’nun Rusya tarafından tanınması, söz konusu parlamentonun BDT’ye üye ülkeler tarafından tanınmasının yolunu da açmış olacaktı. Yurtdışındaki Kürt Parlamentosu şu anda Hollanda tarafından resmen kabul edilmiş bulunuyor. Yurtdışındaki Kürt Parlamentosu’na üye organizasyonların önemli konferansları, İsviçre ve Avusturya’da toplanıyor. Yine Kasım 1995’te İsveç’te, Yurtdışındaki Kürt Parlamentosu’nu tanıdı. Yeltsin’in sözcüsü ve Rusya dışişleri bakanının bu bağlamda Rusya’nın resmi desteğini yadsımış olmasına rağmen; Yurtdışındaki Kürt Parlamentosu başkanı Yaşar Kaya’nın bir basın toplantısında, konferanstan sonra Rus dışişleri bakanının toplantının illegal olduğuna dair açıklamalarına rağmen herhangi bir engelleme veya toplantının işleyişine müdahalede bulunulmadığını açıklaması, Türkiye’nin bu bağlamdaki kaygılarını derinleştirdi. Yaşar Kaya, Sürgündeki Kürt Parlamentosu’nun, bu parlamentonun devlet olarak resmen kabul edilmemesine rağmen, birçok ülkeden yardım görmekte olduğunu da ifade etmişti.
Türk dışişleri bakanı, Rusya’nın bu bağlamdaki cevabının tatmin edici olmadığını belirtmiş ve kabuk tutmak üzere olan yaranın Sürgündeki Kürt Parlamentosu konferansı ile yeniden açılmasından Moskova’nın sorumlu olduğunu; Rusya “bu yarayı sarmazsa”, Türkiye’nin bu bağlamda “kaçınılmaz olarak” bir takım önlemler almak zorunda kalacağını eklemişti.(23)
Türkiye bu sözlerinin gereğini yerine getirdi ve 4 Kasım’da Ankara; NATO’nun kuzey ve güney cenahlarında güç azaltılması bağlamında Rusya’nın da kabul etmiş olduğu konvansiyonel güç indirimi antlaşmasına (CFRA) uyması için Rusya’ya baskı uygulamak için Ermenistan ve Gürcistan sınırlarındaki asker yoğunluğunu arttıracağını ilan etti. Türkiye, Başkan Clinton’un Ekim ayının sonunda New York’da Yeltsin ile yapacağı görüşmelerde Yeltsin’in bu konuya ilgisini çekmesini istemişti. Ancak Clinton, Türkiye veya Rusya’dan hiçbirini karşısına almak istemediği için bu gerginliği tırmandırmadı.
Türkiye için Clinton’un bu davranışı pek de sürpriz sayılmazdı. Ankara, Amerika’nın Clinton-Yeltsin görüşmesinde Rusya’nın Türk taleplerini kabul etmesi için Rusya’ya baskı yapmayacağını zaten biliyordu. Eylül ayında gerçekleştirilen ve Rusya’nın da katıldığı NATO savunma bakanlarının toplantısında, Türkiye, Rusya’nın CFRA kurallarına uyması konusunda NATO’daki müttefiklerinden hiçbirinin desteğini kazanamadı. Rusya savunma bakanı Pavel Graçev, Rusya’nın hareketlerinde Türkiye‘yi rahatsız edecek hiç bir şey göremediğini belirterek (Çeçenistan’ın adını anmaksızın) Güney Kafkas ülkelerinin bölgelerindeki Rus askerlerinden hoşnut olduklarına ve dolayısıyla da CFRA’ya göre asker azaltılması için herhangi bir gerekçenin söz konusu olmadığına değindi. Toplantı sonrasında Türkiyeli resmi görevliler, yayınlanan bildiriye, CFRA antlaşmasının NATO’nun kanatları tarafından çiğnendiğini bildiren bir not ekleyemediler. Bu not, özellikle baltık ülkelerinde olmak üzere kuzey kanadın kuvvetlerini azaltmasından sonra, gönülsüzce de olsa güney kanadında da bu işlemin sürdürülmesi gerektiğine işaret ediyordu.(24)
Türkiye’nin doğu sınırlarındaki asker sayısını arttırarak, Rusya’yı, kimi kaynaklara göre Kafkas ve Transkafkas bölgesinde bulundurmakta olduğu yarım milyon asker sayısında indirime gitmeye zorlaması pek de olanak dahilinde görülmüyordu. 1995 yılının son aylarında, Çeçenlerle yapılan müzakereler iyi gitmiyor ve de Çeçenya’daki durum, Yeltsin hükümetine ciddi bir biçimde meydan okuyorken Moskova’nın CFRA kurallarına uyması mümkün gözükmüyordu. Ancak Türkiye söz konusu asker yığmayla, Yurtdışındaki Kürt Parlamentosu konferansının Kremlin’in gölgesinde gerçekleştirilmesinden dolayı Rusya’ya misillemede bulunmak istemişti.
1990’lı yıllarda Kürt ve Çeçen sorunları, Türkiye ile Rusya ilişkilerini belirleme açısından oldukça önemli bir rol oynamıştır. Kafkaslar ve Orta Asya’nın kontrolü bağlamında Çeçenistan’ın kontrol altına alınması Rusya için hayati bir önem arzetmektedir. Rusya’nın Çeçenistan’ı kontrol konusunda göstereceği bir zayıflık; Kafkaslardaki ulusalcı güçleri ve özellikle de müslüman bölge ve cumhuriyetleri – kuzey Kafkas cumhuriyetleri olarak Dağıstan, Çeçenya İnguş, Kabardino balkar, Karaçi Çerkez, Adygeya ve Azerbaycan – büyük ölçüde cesaretlendirecektir. Organize ve birleşik bir Kuzey Kafkas cephesi, Kuzey Kafkaslar’da bir müslüman kemer yaratarak, Hıristiyan Gürcistan ve Ermenistan’ı Rusya’dan ayıracaktır. Bu türden bir gelişme, Ermenistan ve Gürcistan’ı ilişkileri açısından sadece kendi kuzey Kafkas komşularına bağımlı kılmakla kalmayacak aynı zamanda söz konusu ülkeler batı ve güneyden de Türkiye ve İran gibi büyük müslüman ülkelerle kuşatılmış olacaklardır.
Marie Bennigsen Broxup, Çeçenya’nın Rusya için arz ettiği büyük önemi çok net bir biçimde ifade etmiştir: “Çeçenya ve Dağıstan bağımsızlığını kazanırsa, bu ülkeler sahip oldukları stratejik dağlık konumlarından dolayı, Rusya’nın Transkafkasya işlerine karışmasını engelleyecek ve Rusya’nın bölgesel gücünü zayıflatacaklardır.”(25) Broxup, “Afganistan’ın, Rus halkının kanaatlerini, Rus kamuoyunu büyük ölçüde etkilemeyen uzak bir savaş olması hasebiyle Rusya’nın Vietnam’ı olmadığını; ancak kuzey Kafkasların daima yoğun bir biçimde Rusya’nın ilgisini çekmiş olduğunu ve dolayısıyla da Rusya’nın ihtişamının Kafkasların yıkılmasıyla mümkün olduğunu,”(26) ifade etmektedir. Bu bağlamda Çeçenya’nın BDT ülkeleri arasında gerçek bir devrim deneyimi yaşayarak ülkedeki eski komünist sistemi ve bunun uzantılarını söküp atan tek ülke olduğu ve böylelikle de Moskova’nın “eski parti ağından yararlanarak bir takım nüfuz kaynakları bulmasını” engellediği hatırlanmalıdır.(27) Orta Asya ve Rusya konularında bir uzman olan Broxup ayrıca, batıdaki birçok medya kuruluşlarının düşündüklerinin aksine Dudayev’in ateşli bir milliyetçi olduğunu ve O’nun yönetimi altında Grozni’nin “önemli bölgesel ekonomik ve politik bir nüfuz merkezine” dönüşmekte olduğunu ifade etmektedir.(28) Ayrıca yine Çeçenya, Rusya’nın burada uygulanabilir ulusal bir politika tayin etme ve de gücü elinde bulunduracak bir temsilci atama konularında başarısız olduğu yalın bir örnek olmaktadır.(29) Çeçenya daha önceden de değinilmiş olduğu gibi, Orta Asya ve Kafkas enerji kaynakları, boru hatları ve dağıtım şebekelerinin kontrolü açısından da Rusya politikası için vazgeçilmez bir önem arz ediyor.
Rusya’nın Çeçenya’ya karşı sürdürdüğü savaş, Yeltsin’in güçlü olduğu bir dönemde Rus hükümeti arasında derin çatlaklar yarattı. Bu durum, askerler arasında bölünmelerin yanı sıra sivil hükümet ile silahlı kuvvetler arasında da çeşitli fikir ayrılıkları oluşturdu.(30) Ayrıca bu savaş, Rus silahlı kuvvetlerinin zayıflığını da göstererek; NATO’nun doğuya doğru genişletilmesini arzulayan Amerika ve Avrupalı ülkelerle Rusya arasındaki ilişkilere de zarar verdi. Çeçenlere karşı savaşı savunan Rus resmi görevlileri – Federal istihbarat dairesi başkanı Sergei Stepashin, başbakanlık birinci müsteşarı Oleg Soskovets, başbakanlık müsteşarı Nikalay Yegorov, güvenlik konseyi sekreteri Oleg Lobov, Yeltsin’in özel güvenlik başkanı Aleksandr Korzhakov – aynı zamanda; Türkiye, Kürt sorunu, doğal gaz ve petrol boru hatlarının olası güzergahlarının değerlendirilmesi konusundaki Rus siyasetinin belirlenmesinde de önemli roller üstleniyorlardı. Michael McFaul, Çeçenistan’la savaşmaya can atan bu görevliler ile geleneksel reformcu çekirdek arasındaki farkın, kapatılamayan derin bir uçurum meydana getirdiğine değinmektedir. Ayrıca Türkiye’nin Kürtlere karşı gerçekleştirmekte olduğu savaş gibi Rusların Çeçenlere karşı gerçekleştirdikleri savaş da oldukça pahalıya patlamaktadır. 1995 yılının Mayıs ayında bazı kaynaklar Rusya’nın savaş harcamasının 6 milyar dolar olduğunu belirtmişlerdi ki bu rakam Türkiye’nin PKK’ya karşı sürdürdüğü savaştaki rakamlara oldukça yakındı.(31) Çeçen savaşının giderleri, Rusya’nın ekonomik ve politik reformlarını akamete uğrattı. Türkiye, PKK’ya karşı gerçekleştirdiği savaş ve ulusalcı Kürt hareketlerini sindirmeye yönelik giderlerinden dolayı Rusya’nın içinde bulunduğu Çeçen çıkmazından herhangi bir avantaj elde edemedi. Türkiye 1995 yılında 67.000 köy korucusu hariç olmak üzere 300.000 askerini ülkenin güneydoğusunda konuşlandırmıştı. Mart ayında Türkiye, 35 ila 50.000 asker ile Irak’ın içlerine doğru geniş çaplı bir harekat gerçekleştirdi.(32) Temmuz ayında Türkiye 3 ila 5 bin kişilik yetişmiş özel dağ komandolarıyla, mart ayındaki saldırıdan sonra yeniden inşa edilmeye başlanmış PKK kamplarını yok etmek için Irak’a yeni bir harekat yapmak zorunda kaldı. 1995 yılının sonunda yaklaşık olarak 20.000 insan ölmüştü. Bu insanların büyük çoğunluğu, PKK ve diger Kürt ulusalcı gruplarını sindirmeye yönelik hükümet çabalarının bir sonucu olarak hükümet kuvvetlerince öldürülmüşlerdi. Bu sırada 2.300’den fazla köy yakılarak boşaltıldı ve buralarda yaşayan iki-üç milyon insan, güneydoğunun daha büyük yerleşim bölgelerine ya da Akdeniz ve Ege kıyılarındaki şehirlere göç etti. Bu insanların büyük bir çoğunluğu İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana gibi büyük şehirlere göç ettiler.(33)
Kısacası, 1990’lı yıllarda Türkiye’nin iç ve dış siyasetinin politik gündemini Kürt ulusalcılığı ve PKK’nin meydan okuması belirledi. Yine daha büyük uluslararası bir Kürt sorunu ve Kuzey Irak’taki Kürtlere yönelik Türkiye politikası da bu girdaba eklendi.(34) PKK ve Kürt ulusalcılığının büyük meydan okuyuşu ve de bu hareketleri bastırmaya yönelik hareketlerin büyük mali faturası, Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkilerini önemli bir ölçüde etkiledi. Bu bağlamda Rusya’nın, eski Türkiye büyükelçisi Albert Çernişev’i, tam da Grozni’deki büyük Rus katliamı devam ederken Ankara’ya göndermiş olması bir tesadüf değildir. Çernişev, belki de diğer tüm Rus diplomat meslektaşlarından çok daha derin bir biçimde Türkiye’deki Kürt sorununu ve bu sorunun Tükiye’nin iç ve dış politikalarına etkisini biliyordu. O, yine Türkiye’deki görevlilerin, Rusya’nın Sürgündeki Kürt Parlamentosu’nu tanıyarak Kürt ulusalcılarının Moskova’da temsilcilik açmalarına izin vermesinin, öteki BDT ülkelerinin çeşitli şehirlerinde de temsilcilikler açılmasına neden olacağı ihtimalinden ziyadesiyle korktuğunu çok iyi biliyordu. Rusya’nın Sürgündeki Kürt Parlamentosu’nu tanıması, barajın kapısını aralayacak ve özellikle de Avrupalı bir çok ülkenin bu parlamentoyu tanımasına ön ayak olacaktı. 1995 yılının yazı itibariyle sadece Hollanda söz konusu parlamentoyu tanımıştı; oysa Rusya’nın, Sürgündeki Kürt Parlamentosu’nu tanımaya yönelik muhtemel bir adımı, öteki Avrupalı ülkelerin de bu adımı takip etmelerine ve bu durumun Avrupa ile ilişkileri zaten karmaşık olan Türkiye’nin söz konusu ilişkilerinin daha da kompleks bir biçime bürünmesine neden olacağı açıktı. Dolayısıyla Türkiye her ne pahasına olursa olsun bu türden bir adımı engellemek arzusundaydı. Bu yüzden Rusya’nın sürgündeki parlamentoyu tanımamasına mukabil Türkiye de Rus-Çeçen savaşına karışmayacaktı. PKK ve Kürt ulusalcı hareketin, Türkiye’nin diplomatik açıdan bile olsa balkanlar (özellikle Bosna’da), Avrupa, Kafkaslar ve Orta Asya’da güçlü bir role sahip olabilmesi imkanını ciddi bir biçimde sınırlamakta olduğundan hiç kuşku yok. Rusya’nın, Kafkaslar, Orta Asya ve Azerbaycan’daki askeri ve politik varlığının azalması Türkiye’nin yararınadır.(35) Çeçenya’nın 1991’de bağımsızlığını ilan etmesi, Türkiye’ye Rusya’nın Kafkaslardaki varlık ve otoritesini azaltmaya yönelik mükemmel bir fırsat sağlamış ancak Türkiye, bugün de devam etmekte olduğu üzere PKK ve Kürt ulusalcı hareketlerine karşı sürdürmekte olduğu savaştan dolayı bu fırsattan avantajlı bir biçimde yararlanamamıştı.(36) Son tahlilde, 1995 yılının sonlarında Rusya, Türkiye’ye karşı Kürt kartını; Türkiye’nin Rusya’ya karşı kullanmak istediği Çeçen kartından çok daha etkin bir biçimde kullanabilmiştir. ef
Dipnotlar
(1) Türkkaya Ataöv, Turkey s Expanding Relations with the CIS and Eastern Europe. In Turkish Foreign Policy: New Prospects, Yayıma hazırlayan: H.Dodd (Cambrigdeshire: The Eothern Press, 1992) ss. 88-117
(2) A.g.e, s. 92
(3) Hürriyet, 29 Temmuz 1995
(4) Petrol ve doğal gaz boruları ile ilgili savaşlar, bunların çeşitli dağıtım güzergahları ve söz konusu hatların önemi konularında derinlikli bir analizi için bkz: Robert Barylski, Russia, the West and the Caspian Energy Hub (Rusya, Batı ve Hazar Enerji Merkezi, The Middle East Journal, vol 49, no.2, Bahar 1995, s.217-232
(5) A.g.e. s.222. Ayrıca bkz. Stephen Blank, Russians Back in the Caucasus (Rusların Kafkaslardaki Nüfuzu, Middle East Quarterly, vol. 2, no.2, Haziran 1995, s.55
(6) Hürriyet, 28 Haziran 1995
(7) A.g.e.
(8) 1983 yılından günümüze dek Türkiye’nin Azerbaycan ve Orta Asya cumhuriyetleri ile olan ilişkilerinin derinlikli bir analizi için bkz. Philip Robins, Between Sentiment and Self-Interest: Turkey s Policy Toward Azerbaijan and the Central Asian States, The Middle East Journal, vol. 47, no. 4, Sonbahar 1993, s.593-609
(9) Lowell A.Bezemis, Menace or Self-Fulfilling Prophecy? Reflections on the Islamic Threat and Forces Opposed to Theocratic Rule in Former Central Asia, AACAR [Association for the advancement of Central Asian Research], vol.3, no. 1, Bahar 1995, s.2-15, Gelecek birkaç paragraftaki argumanlar Bezemis’in söz konusu makalesinden alıntılanmıştır.
(10) Bu bağlamdaki dış siyaset arkaplanı için, benim The Kurdish Question and Turkey s Foreign Policy, 1991-95: From the Gulf War to the Incursion into Iraq, adlı makaleme bakınız. Journal of South Asian and Middle Eastern Studies, vol. 19, no. 1, Sonbahar 1995, ss.1-30
(11) O dönemde muhalefette olan ANAP lideri Mesut Yılmaz, 16 Ağustos’ta Hürriyet gazetesindeki bir ropörtajda Türkiye’nin Kürtlere karşı savaş için 300.000 asker konuşlandırdığını ifade etmişti. Böylelikle ben ilk kez ünlü bir politikacının bu kadar yüksek bir rakamı dile getirdiğine şahit olmaktaydım. Bu bağlamda dış siyasete ilişkin daha derinlikli bir arkaplan için 10 numaralı dipnotun yanısıra benim şu makalelerime de bakabilirsiniz: The Kurdish Question Four years on : The Policies of Turkey, Syria, İran and Iraq, Middle East Policy, vol. 3, no.3, s. 36-44.; The Kurdish Question and The Kurdish Problem: Some Geopolitic and Geostrategic Comparisons, Peuples Mediterraneens no. 68-69, Temmuz-Aralık 1994, ss. 215-241 The Kurdish Question and Geopolitic and Geostrategic Changes in the Middle East After the Gulf War, Journal of South Asian an Middle Eastern Studies, vol.27, no.3, 1992, s. 475-499; The Creation of a Kurdish State in the 1990 s?, Journal of South Asian an Middle Eastern Studies, vol 27, no. 4, ss. Yaz 1994, ss. 49-67: Ayrıca bkz. Henri Barkey, Turkey s Kurdish Dilemma, Survival 35, no. 4, Kış 1993, ss.51-70; Philip Robins, the Overlord State: Turkish Policy and the Kurdish Issue, International Affairs 69, no. 4, Ekim 1993, ss. 657-671; Nevzat Soğuk, A Study of the Historica-Cultural Reasons for Turkey a Inconclusive Democracy, New Political Science no. 26, Fall 1993, ss.89-116; David McDowall, The Kurdish Question in the 1990 s, Peuples Mediterraneens no. 68-69, Temmuz Aralık 1994, ss. 243-266.
(12) Kürtler, Sürgündeki Parlamento’nun Mart 1994’te Alman hükümeti tarafından tanınmasında başarılı oldular. Bu makalenin yazılmakta olduğu Eylül 1995 tarihinde ise yurtdışındaki parlamentoyu tanıyan tek ülke Hollanda idi.
(13) Hürriyet, 25 Ocak 1995.
(14) Hürriyet, 24 Şubat 1995.
(15) A.g.g
(16) Hürriyet, 17 Mart 1995.
(17) Hürriyet, 25 Nisan 1995.
(18) Hürriyet, 21 Temmuz 1995.
(19) A.g.g.
(20) Hürriyet, 2 kasım 1995.
(21) Hürriyet, 2 kasım 1995.
(22) Hürriyet, 1 kasım 1995
(23) Hürriyet, 2 Kasım 1995.
(24) Hürriyet, 30 Kasım 1995.
(25) Diyalog, Ağustos 1995, s.5.
(26) A.g.e
(27) A.g.e
(28) A.g.e. Broxup Central Asian Survey dergisinin editörüdür.
(29) Ag.e
(30) Michael McFaul, Russian Politics after Chechnya, Foreign Affairs, no. 99, Yaz 1995, ss. 149-168.
(31) Holly Burkhalter, Christian Science monitor, 8 Mayıs 1995, s. 19, Bu bağlamda 1 Mart 1995 tarihi itibariyle savaş harcamalarına ilişkin rakamı, McFaul 5 milyar dolar olarak ifade ediyor.
(32) Bu bağlamdaki kaynak ve ilgili açıklamalar için 10 numaralı dipnota bakınız.
(33) A.g.d
(34) Türk hükümetinin bu bağlamdaki kaygılarına bir örnek de bir gazetede seri halinde yayımlanan Doğu Raporu: Teşhis ve Çözüm Önerileri adlı bir araştırma idi. Güneydoğu Türkçe’deki siyasi jargonda Kürt sorunu için kullanılan daha yumuşak bir ifade oluyor. Bu rapor bir seri halinde 14 Ağustos ila 6 Eylül tarihlerinde Hürriyet gazetesinde yayımlanmıştı. Söz konusu rapor, hükümet için, Tansu Çiller’in yakın danışmanlarından ve kendisi de bir Kürt olan TOBB başkanı Yalım Erez tarafından hazırlatılmıştı. Raporu hazırlayan araştırma grubunun başında, Ankara Üniversitesi’nin hocalarından, Doğu Sorunu ile uzun süreden beri ilgilenmiş Doğu Ergil vardı. Ağustos ve Eylül ayları boyunca bu rapora ilişkin tartışmalar basın yayın çevreleri ve kamuoyunda büyük bir gürültü kopardı. Bu bağlamda raporun güvenilirliği, bu raporun hazırlanmasındaki siyasi amaçlar, söz konusu bilgilerin geçerliliği ve araştırma metodunun güvenilirliği uzun uzadıya tartışıldı. Muhalefet partilerinin kimi liderleri, bu raporun ABD’nin Türkiye’nin güneydoğusu ve Kuzey Irak’ta kurdurmak istediği bağımsız bir Kürdistan’a giden yolda önemli bir adım olduğunu ve bu bağlamdaki ilk kazanımın da Türk hükümeti ve Türk halkının, güneydoğuda Kürtlere geniş politik bir otonomi ve kültürel hakların verilmesine ikna edilmesi olacağını öne sürdüler.
(35) Azerbaycan’ın Türkiye taraftarı eski başkanı Ebulfez Elçibey, 18 Eylül 1995 tarihinde bir Türk gazetecisiyle yapmış olduğu görüşmesinde; Türkiye’nin, Rusya taraftarı Haydar Aliyev’in başa geçmesini sağlayan Suret Hüseyinov ayaklanması sırasında kendisine yardım etmemiş olmasını eleştirmiş ve bu yüzden Türkiye’ye kırgın olduğunu ifade etmişti. Ayrıca Elçibey, Rusya’nın şişirilmiş bir balon olduğunu ve Rus-Çeçen savaşında tüm kaynaklarını harcadığını, ancak başarılı olamadığını belirterek, Türkiye’nin Türki cumhuriyetleri destekleme konusunda o denli gevşek davranmaması ve bu bağlamda daima ön planda olması gerektiğini; Türkiye’nin bugün bile Rusya karşısında asırlardan beri sürdürdüğü üzere çekingen bir politika izlediğini ifade etmişti. (Hürriyet, 18 Eylül 1995)
(36) Türk-Rus ilişkileri bağlamındaki paradoks ve ikilemlerin oluşturduğu üzücü tablolardan biri de, Türk inşaat şirketlerinin Grozni’nin yeniden inşa edilmesinde etkin bir biçimde görev alacağının basında yer almasıydı. Bu sırada Türkiye’nin dahili düzlemlerdeki problemleri de artarak devam ediyordu. 1995 Sonbaharı’nda Türkiye, güneydoğuda köylerin boşaltılmasına yönelik sürdürmekte olduğu politikalarının bir sonucu olarak et sıkıntısı çekmeye başlamıştı. 1995 yılında Türkiye, milyonlarca ton et ithal etmek zorunda kaldı. Bu ithalatın yüksek faturası, hükümetin PKK ve Kürt ulusalcı hareketlerine karşı sürdürmekte olduğu politikanın daha fazla eleştirilmesiyle sonuçlandı.
Kaynak: Middle East Policy
(Profesör, Centucky Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Tarihi)
Çeviren: D. Orhan Safa
Derbarê 









Şîrove bike
Hun dikarin şîroveya xwa binivsînin...
Heke hun dixwezin wêneyê we xuya bibe, herin agravatar!