Şerafettin ELÇİ/ Kürtlerin Önce Bir Ulusal Politika Üzerinde Birleşmesi Gerekiyor

09 Şubat 2012 / Ji aliyê   ve
Di nav de, Serbestî 18

Serbestî: Sayın Elçi, siz Ekim ayının başında Paris’te, Paris Kürt Enstitüsü tarafından düzenlenen bir konferansa katıldınız. Önce bu konferanstan biraz söz edebilir misiniz?

Şerafettin Elçi: Gerçekten çok düzeyli ve verimli bir konferans oldu. Konferans Fransa Parlamentosunda yapıldı ve birkaç bölüm şeklinde düzenlenmişti. “Kürt sorununa nasıl bir çözüm?” konulu bölüm, benim de konuşmacı olduğum bölümdü. Bu bölümü, sizin derginizin son sayısında bir röportajı yer alan çok değerli bilim adamı, Sayın Profesör Abbas Veli yönetti. Konuşmacı olarak; Aureli Argemi adında aslen Barselonalı İspanyol bir parlamenter, Emekli Fransız Büyükelçi Bernard Dorin,  Ümit Fırat,  Feridun Yazar, Türkiye’de gazeteci Hasan Cemal ve ben vardım. Belirttiğim gibi konferans çok düzeyliydi ve o düzeye uygun yürütüldü. Dört dilde simültane tercüme yapıldı; Fransızca, İngilizce, Kürtçe ve Türkçe. Özellikle Bernard Dorin, her Kürdü mutlu edecek, her Kürdün yüreğine su serpecek, bir Fransız Entelektüelin düzeyine yakışır bir bildiri sundu. Dorin, sunduğu bildiride, çok açık bir şekilde Kürtlerin de bir millet olduğunu ve dünyadaki diğer bütün milletler gibi, kendi bağımsız devletlerini kurmanın Kürtler için tabii bir hak olduğunu, bu hakkın da mutlaka yaşama geçirilmesi gerektiğini ve bunu yaşama geçirmenin de zor olmadığını, çünkü Kürtlerin kendilerine ait sınırları belli olan bir coğrafyalarının bulunduğunu, bundan bir buçuk asır önce bir Rus coğrafyacının bu sınırları çok detaylı ve net bir şekilde tespit ettiğini, dolayısıyla Kürdistan sınırlarının belirlemesinden bir sorunun çıkmayacağını ve bugüne kadar ihmal edilen Kürtlerin ekonomik kalkınması için, özel bir Marshall planın hazırlanması gerektiğini söyledi.

Yine bu panele katılan Aureli  Argemi, Kürtlerin bütün kültürel ve yönetimsel haklarının tanıması gerektiğini detaylı bir şekilde dile getirdi. Ben de, konuşmam da, özellikle Bernard Dorin’e teşekkürlerimi sundum. Dedim ki,”burada rafine, süzülmüş bir Fransız aydınına yakışır bir ses duydum.”  Kendisine, “Siz, adeta bu salonda Jan Paul Sartr’ın ruhunu diriltiniz” dedim.

 

Paris Konferansının AB Politikasına Etkisi Olacak

Ben de, sunduğum bildiri de, Kürtlerin Ortadoğu’nun köklü bir halkı olduğunu, kendi kaderini tayin etme hakkının bulunduğunu ancak bu kaderini belirleme hakkının mutlaka bağımsız bir devlet şeklinde tecelisi gerekmeyebilir dedim. Ve sunduğum bildiride özet olarak şunları söyledim:

 “Bugün büyük siyasi birlikteliklere girildiği bir dönemde, bugünkü mevcut sınırlar korunarak Kürtler ve Türkler temel olmak üzere, aynı haklara sahip olabilirler. Ancak bu beraber yaşamda, mutlaka Kürtlerin de iradelerinin hâkim olması lazım. Bunun çözüm formülleri de çok zor değil. Bana göre, en makul çözüm formülü, TürkKürt eşitliğine dayalı federatif bir yapıdır. Kürt meselesini çözmeye yönelik iyi niyet varsa, çok fazla kafa yormaya da lüzum yok. Kıbrıs örneği ortada. Kıbrıs formülü: iki bölgeli, iki toplumlu, eşit siyasi iradeye dayalı bir devlet öngörmektedir ki, Türkiye bu formülün savunuculuğunu yapıyor. Bu formül Kürtlere de uygulanabilir. Ayrıca BM Genel Sekreteri Anna’nın hazırladığı Annan Planı var ve bu da bir formüldür. Bu plan AB tarafından da desteklenmiştir. İstenirse, bu, Kürtler için de bir çözüm formülü olabilir. AB’nin Kürt sorunu konusunda dikkatli olması gerekir. AB, Kürtlerle ilgili tutum ve davranışlarında gerekli ilgiyi ve hassasiyeti gösteremedi; ama bundan sonra göstermek zorunda. Zira 17 Aralık’ta eğer Türkiye’ye bir müzakere tarihi verilecekse, artık Kürt sorunu, Türkiye’nin sorunu olmasının ötesinde AB’nin sorunu olur. Böylesine büyük bir sorun, çözüme kavuşmadan herhalde, AB bu devasa sorunu kendi içine taşımak istemez. Dolayısıyla AB bu konuda büyük bir hassasiyet göstermelidir.”

Bu konferans, Türkiye’de basına fazla yansımadı. Ancak konferansta AB politikasını etkileyebilecek önemli şahsiyetler vardı. Bundan sonra Kürtlere ilişkin yaklaşım konusunda, bu konferansın, AB politikasında etkileri, yansımaları mutlaka olacaktır. Yani başarılı, düzeyli ve Kürtlere yakışan bir konferans oldu.

 

Dünya Kürtlerin İçinde Bulunduğu Durumdan Hoşnut Değil

Serbestî: Efendim, siz yaptığınız birçok konuşmada, verdiğiniz mülakatlarda hep federal bir çözümden söz ediyorsunuz. Kuşkusuz karşılıklı iyi niyet olduktan sonra halledilemeyecek sorun çok azdır. Ancak Türkiye ve Kürt gerçekliğine baktığımızda; Tekçi zihniyete sahip olan Türk devleti, Kürtlere ilişkin her olumlu girişimi, her talebi kendi yaşam alanına bir müdahale olarak algılıyor. Ayrıca Türk entelektüeli değerli Murat Belge’nin belirttiği gibi “faşist bir kültür” var. Diğer taraftan cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Kürtlerin çektiği acılar ve bu acıların yol açtığı derinde bir fay hattı söz konusu. Bu fay hattının atlatılması ve faşizanlaşan bir kültürün aşılması, sizce pratik olarak nasıl mümkün olabilir. Bu konuda fikirlerinizi biraz açabilir misiniz?

Şerafettin Elçi: Tabii, biz bu konuda Türkleri insafa davet ederek, Türkleri hak ve adalet çizgisine çekerek adilane bir çözümü bekleyemeyiz; bunu, Kürtlerin çok iyi ve net bilmesi lazım.  İşte Paris’teki konferansta da belirttiğim gibi, Türklerin geleneksel devlet anlayışında, başkalarına egemen olabilme, başkalarının haklarını gasp etmeği kendisi için hak gören bir anlayış hâkimdir ve bu anlayıştan öyle kolay kolay insani ölçülerle, hukuki değerlerle başkalarının hakkını teslim etme gibi bir anlayış çıkmaz. Ama tarihe biraz göz attığımız zaman, görüyoruz ki, esas olarak Türk devletinin yönetiminden ızdırap çeken, zarar gören halkların çok çetin mücadelesi sonucu, bu halklar kurtulabilmişlerdir.

Burada bize bir görev düşmektedir. İlkin biz Kürtler, bir ulusal politika üzerinde birleşmeliyiz. Mademki biz bir ulusuz, bir halkız bizim bir ulusal politikamızın olması lazım. Bu ulusal politikayı tespit ederken, Türkiye’deki anlayışlara göre değil, dünyadaki evrensel değerlere göre kendimize bir çerçeve çizmeliyiz ki, dünyanın da desteğini alabilelim. Çünkü dünyadaki ezilmiş hiçbir halk, salt kendi özgücüyle kurtulma ve haklarını elde edebilme imkânına sahip değil. Ezilmiş ve ezilmekte olan her halkın dünyadaki önemli bir gücün desteğine ihtiyacı var. Bizim de böyle bir desteğe ihtiyacımız var. Bugünkü dünya konjonktürü de böyle bir desteği almamıza müsaittir. Çünkü bireysel haklar, azınlık hakları çağımızda yükselen değerlerdir.

 

PKK Hareketi Modern Dünyaya ve Kürt Gerçekliğine Ters

Benim görüştüğüm diplomatik çevreler olsun, yabancı misyon şefleri olsun, bunların hepsi de Kürtlerin içinde bulunduğu pozisyondan son derece rahatsızlık duyuyorlar. Kürtlerin içinde bulunduğu durumun büyük bir haksızlık olduğunu biliyorlar ve bunun düzeltilmesi gerektiği konusunda da herhangi bir tereddütleri de yok. Ancak biz Kürtler net olarak görüşlerimizi belirtip,  söz konusu çevrelere anlatamadık. Tam tersine onlara ters gelen bazı yörüngelerde yürüdük. Özellikle PKK hareketi, insan haklarına, demokrasiye, azınlık haklarına büyük önem veren dünya devletlerine ters gelen bir anlayışla Kürt sorununu güdeme getirdi. Böyle bir anlayışı sürdüren bir PKK’nin yönetimindeki bir Kürt hareketine tabii ki dünya destek vermez. O nedenle Kürtlerin modern dünyanın anlayışına uygun bir ulusal program çizmesi lazım ve bu programın Türkiye’ye rağmen son derece yüreklice savunulması gerekir. Ayrıca, günümüzde AB mevcut sınırların korunmasından yana; bu, temel ilkelerden biridir. O nedenle biz Kürtler de, bugünkü Ortadoğu’da, bizi rahatsız da etse, hiç memnun da olmazsak, mevcut sınırlara saygılı olduğumuzu çok açık ve net belirtmeliyiz; hem dünya kamuoyuna, hem de Türkiye kamuoyuna. Çünkü Türkiye kamuoyunda bölünme kompleksi var; yani diyorlar ki, Kürtlerin asıl hedefi bu devleti bölmektir. Oysa çağımızda devletleri bölmenin bir anlamı da kalmadı. Keza asırlar boyu bağımsız olan devletler, daha geniş siyasi ittifaklar içinde, var olan egemenlik haklarından karşılıklı ödünler vererek daha büyük siyasi birliktelikleri kuruyorlar. Bu nedenle artık devletleri bölmenin, toplumları dar bir alanın içine hapsetmenin bir anlamı yok.

 

Türkiye Sürekli Güç Merkezlerine Dayanarak Ayakta Kalmaya Çalışıyor

Türkler ve Kürtler bugünkü devletin mevcut sınırlarını koruyarak, yeniden bir yapılanma yoluna gidebilmeli ve bunun Türklerin de yararına olduğunu gösterebilmeliyiz. Çünkü uygar ve demokratik bir yolda işleyen bir devlet sistemi, Türklerin de yararına olacaktır. Mevcut devlet sisteminde Türkler de mutlu değil, Türklerin dışında bir sürü azınlık var onlar da mutlu değil. Yani bu devlet sistemi, toplumun büyük bir çoğunluğunu mutlu etmiyor. Eğer gerçekten biz bir arada yaşamak istiyorsak, bir de dünya kamuoyunun desteğini de alarak, Türkleri zorlaya zorlaya uzlaşarak bir yere götürmeliyiz. Bu konuda dünya da, Türkiye’yi değişime zorlayacak. Çünkü Türkiye, kendi dışında daima büyük bir gücün desteğine ihtiyaç duyar. Bu, şimdiki mesele değil. 17. asırdan sonra Osmanlı devletinin de izlediği bir politikaydı; hep güçlü bir devlete dayanarak, kendi varlığını sürdürebilme siyasetini yürütmüştür. Türkiye Cumhuriyeti de aynı politikayı sürdürdü.

Türkiye Cumhuriyetinin, ilk kuruluş aşamasında her ne kadar “biz emperyalizme karşı mücadele veriyoruz” denildiyse de, el altında emperyalist güçlerle çok iyi dengeler ve ilişkiler kurulmuştu. Ondan sonra da, Türkiye hep büyük ittifakların içinde kendine bir yer ayırmıştır. NATO ittifakı, Avrupa Konseyi, şimdi de AB. Yani Türkiye hep büyük bir güce dayanma ihtiyacını duymuştur. Çünkü bu coğrafyada tek başına kendini güvende hissetmiyor; keza bütün etrafıyla problemli bir devlet. Ancak Türkiye’nin bugün ittifakta olduğu, ABD, AB gibi büyük güçler kendi değerlerinin bir gereği olarak, Türkiye’de Kürt sorunu gibi herkesi ilgilendiren bir sorunun çözümü için mutlaka müdahaleci olurlar ve bu müdahale de bizim haklı ve meşru taleplerimizin kabul ettirilmesi için büyük bir şanstır. Bunun en makul çözüm yolu da federatif yapıdır.

Türkiye’de zannedildiği gibi federasyon, devlet bütünlüğünün bozulması değil. Zira federatif devletler, Anayasa hukuku ve uluslararası hukuk açısından tek devlettir. Ama iç yönetimle ilgili bağımsızlıkları var. Yani iktidarın bir merkezden değil, değişik merkezlerden paylaşılması ve kullanılmasına imkân veriyor.

 

En Makul Çözüm Formülü Federasyondur

Serbestî: Peki bu federatif yapı çerçevesinde, şöyle bir faraziye, ya da bir fantezi ileriye sürülebilir mi. Çünkü devletin biçimi, mahiyeti ne olursa olsun, devletin bulunduğu her yerde güç öğretileri ve güç sembolleri var. Mesela bu güç öğretilerinden birisi ulusal marşlardır. Bu bakımdan, “Ey Raqip” marşı ile “İstiklâl” marşı aynı okulun duvarlarını süsleyebilir mi? Siz bunu, çok mümkün bir şey olarak görüyor musunuz?

Şerafettin Elçi: Bu konuda hiçbir tereddüt yok. Bunun dünyada örnekleri var. Biz yeni bir model yeni bir anlayış getirmiyoruz ki. Türkiye’nin katılmak istediği AB’ye bakın: AB’de Belçika federatif bir sistem; üç federasyondan meydana geliyor. Orada Flamanlar var, Walonlar var bir de özel bir yapısı olan merkezi Brüksel. Yani üç devletten meydana geliyor. Her devletin kendine göre bayrağı var, marşı var.

Serbestî: Ancak Belçika sistemini özümsenen bir kültür var…

Şerafettin Elçi: Ama Türkiye AB’ye girecekse, AB kültürünü de özümsemek zorunda. AB sadece bir ekonomik çıkarlar birliği değil. AB, bir değerler manzumesidir. Türkiye’nin kavramadığı budur. Türkiye hâlâ AB’ye sadece ekonomik çıkar gözüyle bakıyor; Türkiye cidden AB’ye girmek istiyorsa, AB’nin moral değerlerini, hukuk sistemini, siyasi anlayışını benimsemek zorunda. Bunları benimsediği zaman da, bunların hepsinin işlerlik kazanabileceğini ve bundan kimsenin zarar görmeyeceği anlaşılır.

Diyelim ki, Belçika meselesi Türkiye’ye çok ters gelebilir. Beri yandan, Türkiye’ye az çok emsal olabilecek bir İspanya meselesi var. Şimdi İspanya’da da farklı bölgelerde farklı halklar var. Katalanlar, Basklar var ve bunların bölgeleri özerk bölgeler; kendi kendilerini yönetiyorlar; kendi bölgelerinde, kendi dilleri, resmi dildir. Kendi bayrakları var. Hele bayrak için özerk bölgeye de gerek yok. Bu gidişimde, Fransa’da Normandiya bölgesine gittim. Normandiya özerk bir bölge de değil. Ama baktım ki, her tarafta Normandiyalıların özel bayrakları var. Türkiye’nin artık bu konudaki komplekslerini terk etmesi gerekiyor. Çünkü her halkın kendine göre sembolleri, değerleri var. Bu değerleri, sembolleri korumak, o halklar için doğal bir hak, kutsal bir vazifedir; kimsenin bu doğal haklara itiraz etmemesi lazım. Federal sistemde elbette ki, federasyona üye olan her bölgenin devleti de, bayrağı da, marşı da olur. Kendisinin simgeleri, sembolleri neyse hepsini kullanacaktır; bundan kimsenin rahatsız olmaması lazım.

 

Kürtlerin Milli Hassasiyetleri

Serbestî: Siz zaman zaman “Kürt milli hassasiyetleri”nden söz ediyorsunuz. Nedir Kürtlerin milli hassasiyetleri?

Şerafettin Elçi: Milli hassasiyet şu: Kürtler horlanmaktan son derce rahatsız olurlar. Yani Kürtler de, herkes gibi kendilerinin adam yerine konulmasını ister. Bütün dünyada insanların hakkı, hukuku ne ise, Kürtler de kendilerini o düzeyde görüyor. Birisine tabi, birisinin iradesine bağlı veya bir köle statüsünü istemezler. Kürtler kendi kültürüne çok büyük önem verirler. Kültürünün özü de dilidir; bu dilin serbest olması ve mutlaka eğitim dili olması lazım. Artık Kürtler, kurstur murstur, seçmeli derstir bunları kesinlikle kendi gündemlerinden çıkarmalıdırlar. Kürtlerin kültürde talep edeceği hak, Kürt dilinin eğitimde resmi dil olmasıdır. Bu, Kürtlerin önemli bir hassasiyetidir. Çünkü Kürtlerin kültürü ancak bu şekilde korunabilir. Eğer bir toplum kendi kültürünü koruyamıyorsa zaten o toplum yok olmaya mahkûmdur; tarihiyle, kültürüyle bağı kesilen bir toplum yok olacaktır. Kürtlerin hassasiyeti, kendi tarihlerine sahip çıkmaktır.  Türkiye’nin eğitim sistemine bakıyorsunuz, sanki dünyada Kürt halkı diye bir halk hiç olmamış. Oysa Kürtlerin en az on bin yıl öncesine dayanan çok zengin tarihleri var. Kürtlerin hassasiyeti, kendi coğrafyalarının korunmasıdır. Çünkü bir millet ancak coğrafyasıyla beraber millet olabiliyor; milleti koruyan onun coğrafyasıdır. Eğer coğrafyanı kaybetmiş veya o coğrafya senin özelliklerini kaybetmişse yine yok olmaya mahkûmsun.

Ben kendi bölgemde hemen hemen her köyün adını bilirim. Ama Türkçede oralarda bir sürü ad geçiyor; bilemiyorum hangi ad hangi köyündür; böylesine, bir gaddarlık. Bu, bir hakarettir. En basiti, her köylü için, onun köyünün isminin bir anlamı bir değeri vardır. Şimdi binlerce yılın birikimi/ürünü olan bir köyün ismini değiştirip uyduruk bir isim takıyorlar. Bu, başlı başına büyük bir rahatsızlık kaynağıdır. Bu temel hassasiyetlerin yanı sıra, Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesi lazım; bu, en önemli hassasiyettir. Çünkü hiçbir halk başkaları tarafından iyi yönetilemez. Ancak o halkın bağrından seçilen, insanlar o halkı iyi yönetebilirler. Bir de, güneydeki Kürtlerle (Irak Kürtleriyle) ilgili Türk basınında çıkan küçümseyici, aşağılayıcı ve küstahça ifade ve tavırlar Kürtleri son derece rahatsız ediyor; bundan kaçınılması lazım. Hiç kimse, oradaki Kürtlere hakaret ederek, buradaki Kürtlerin desteğini gönlünü alamaz. Eğer gerçekten Türkiye kendi ulusal birliğine önem veriyorsa, Kürtleri rencide edici, küçük düşürücü her türden söylemlerden kaçınması gerekiyor.

 

“Türkiyelilik” Kavaramı Kürtler İçin Bir Üst Kimlik Olamaz

Serbestî: Peki efendim,  Başbakanlık  İnsan Hakları Danışma Kurulunun çıkardığı raporda da, “Türkiyelilik” kavramı Kürt meselesinin çözümü için de bir formül olarak öne çıkarılmak isteniyor. Siz bu Türkiyelilik kavramına nasıl bakıyorsunuz?

Şerafettin Elçi: Bir kere Türk kimliği Kürtler için kimlik olamaz. Çünkü Kürtler Türk değil. Türkler, daha bu coğrafyaya gelmeden binlerce yıl öncesinden Kürtler, burada yaşıyorlardı. Yani Kürtler Türk milletinin bir parçası bir unsuru değil. Bunu kesinlikle bir yana böyle koyalım ve Türk kimliği, Türkiye vatandaşlarının üst kimliği olamaz. Ama dünyada etnik çoğulculuğu olan devletler, genellikle herhangi bir ırk kimliğini değil, bütün etnik farklılıkları içine alan coğrafyayla anılırlar. Örneğin Suriye; bir Arap da, bir Ermeni de, bir Kürt de ben Suriyeliğim diyebilir; coğrafi adlar insanları fazla rahatsız etmez. Aynı şekilde Irak; Irak, Arabı ifade eden bir şey değil. Orada Kürt, Arap, Asuri, Ermeni, Türkmen her etnik gruptan insanlar var. Yine Mısır, Amerika böyle; yani etnik çoğulculuğu olan toplumlarda, oranın vatandaşlarının üst kimliği daima coğrafyayla nitelendirilir. Ama Türkiye’de ne yazık ki, sadece Türk toplumunu meydana getiren Türk kimliğini, ulusal kimlik diye zorla bütün vatandaşlara dayatılmıştır. Bu son derece yanlıştır. “Türkiyelilik” üzerinde tartışılacak bir konudur. Ancak şimdi bu konulara girmeğe gerek yok. Fakat şunu kesinlikle söylemeliyiz ki, Türk kimliği bütün vatandaşların kimliği olamaz.

 

Kürtler Kendi Kürt Kimlikli Erkini Talep Ediyor: Kurucu Unsurluk Budur

Serbestî: Peki, siz “Kurucu unsur” kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz? Kürtlerden de bazı çevreler sık sık “Biz bu devletin kurucu unsuruyuz” şeklinde bir ifade ileri sürüyorlar. Siz de takdir edersiniz ki, Türk devletinin kurucu zihniyetinde, kuruluş felsefesinde, sadece Türklük var ve bütün Anayasal ve yasal kurum ve kuruluşları da bu kurucu zihniyete göre düzenlenmiş ve hâlâ da öyle. Yani Kürtlerin “biz de kurucu unsuruz” demelerinin bir anlamı var mı?

Şerafettin Elçi:  “Kurucu unsurluk” şu şekilde var: Kürtler,  kısmen Osmanlı devletini kendi devleti olarak görmüştür. Çünkü Osmanlı devleti, ırki bir nitelik taşımıyordu. O zamanki Kürtler, Mustafa Kemal’in hareketine, Osmanlı devletinin devamı olacağı varsayımıyla ona, destek verdiler. Zaten Mustafa Kemal’de ortaya çıkarken, savunduğu tez şuydu: “Hilafet ve Saltanat işgal altındadır; biz onu kurtaracağız”. Yani, “biz Türkiye Cumhuriyetini kuracağız veya Türk devletini kuracağız iddiasıyla, Mustafa Kemal ortaya çıkmadı”. Kürtlere o zaman söylenen şuydu: “Ülkenizi Ermenilere, bizim de ülkemizi Rumlara peşkeş çekiyorlar. Gelin birlikte savaşalım ve ortak devletimizi birlikte kuralım.” Bu vaatle, Kürtlerin desteği alındı. Bu bakımdan Kürtler gerçekten devletin kuruluşunda temel bir unsurdu. Belki kurucu asli unsur bir anlaşmaya dayalı olarak yapılmadı. Ama zımnî, açıkça ifade edilmeyen bir kurucu anlayışı vardı.

Ancak kurucu unsurlar bir anlaşmaya dayalı olarak; şimdi Irak’ta yapılmak istendiği gibi, iki grup birbiriyle anlaşarak bir devlet kuruyorlar. Bu şekildeki kurucu unsurların arasında gönüllü bir bağlılık oluşturuyor. Gönüllü ayrılma hakkını da beraberinde getiriyor; kurucu unsurun ifade etmek istediği bu. Kurucu unsurlukta, Kürtlerin kast ettiği ile devletin kast ettiği kurucu unsurluk birbirinden çok farklı. Çünkü zaman zaman bazı devlet yöneticileri de, “Evet, Kürtler asli unsurdur” diyorlar. Ancak devlet yetkilileri Kürtler asli unsurdur derken, Kürtleri Türklerin bir parçası gibi göstermeye çalışıyorlar ve Türk olarak hak sahibi olabileceklerini ifade ediyorlar. Oysa Kürtler, “ biz kurucu unsuruz”  dedikleri zaman, kendi kimlikleriyle Türklerle eşit statüde olma talepleri var. Kendi iradelerinin devlete egemen olması lazım, hükümetin ve devletin yönetimine ortak olmaları gerektiğini savunuyorlar. Ama nasıl ortak; kendi Kürt kimliğiyle ortak olacaktır.

 

Kürtlerin Durumu Diğer Azınlıkların Durumundan Farklıdır

Ben de, bu devlette Bakanlık yaptım. Ama nasıl yaptım; Türk kimliğiyle yaptım. Bu, hiç önemli değil. Türk kimliğiyle bu devlette her türlü hakka sahip olabilirsiziniz zaten buna engel yok. Önemli olan insanların kendi kimliğini koruyarak hak sahibi olmalarıdır. Çünkü kimlik insanların onurudur. Kimliğini kaybeden insan onurunu da kaybeder. Onurunu kaybeden insanın, özgürlük veya herhangi bir hak talep etmeye hakkı kalmaz. Onun için kimlik sorunu önemlidir.

Ayrıca bu konuda, bir noktanın altını çok net bir şekilde çizmek lazım; o şu: (Çünkü bazen bilinmeden, bazen de kasıtlı olarak; “Efendim ne olacak; Türkiye’de bir sürü etnik grup var” diyorlar.) Bir defa, bu etnik gruplar ile Kürtlerin durumu birbirinden çok farklıdır. Çünkü Kürtler, kendi ülkeleriyle bu coğrafyaya katılmışlar.  Bu nedenle de Kürtlerin kurucu unsur olma hakları var. Bakın, Birinci Mecliste, 23 Nisan 1920’de kurulan Meclise, Kürdistan’dan gelen milletvekilleri, Kürdistan milletvekilleri olarak meclise katıldılar ve çıkıp çok rahat bir şekilde “Biz Kürdistan Milletvekilleriyiz” diyorlardı. Yani belli bir coğrafyayı temsil eden insanlar olarak katıldılar. Bu bakımdan da kurucu unsurun yönetimsel hakları var. Diğer azınlıkların ise, kültürel hakları söz konusu olabilir.

 

Türkiye Kürt Kimliğini Tanıma Konusunda

En Ufak Bir İyi niyet İşaretini Göstermiyor

 

Serbestî: Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde, hele müzakere tarihi verilmesine çok az kaldığı bir dönemde, Kürtlerin güçlü bir siyasi performans sergilemesi gerekirken, mevcut siyasi durumlarına baktığımızda; bir taraftan çok önemli bir kitle desteğini alan ve adeta rejimin payandası, Kemalizm’in yedek gücü olarak hareket eden, İmralıgüdümlü bir siyaset var.  Bu güdümlü siyasetin Kürtler açısından onurlu bir siyasi tavır geliştirilmesi de pek mümkün gözükmüyor.  Bu güdümlü siyasettin dışında, kitle desteği açısından Kürtlerin siyasi durumu son derece zayıf. Ne olacak siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şerafettin Elçi: Önce şunu belirtmek istiyorum. AB demek; daha fazla refah, daha fazla özgürlük ve daha fazla mutluluk ve insan onurun korunması demektir. Bu bakımından her halükarda AB’ye girmek Kürtlerin yararınadır. Ancak, Kürtler kendi Kürt kimliklerini kazanabildikten sonra o yapının içerisinde yer alacaksa bir anlamı var. Ne var ki, şimdiye kadar Türk devleti, Kürt kimliğini tanımak konusunda en ufak bir iyi niyet işareti göstermemiştir. AB’yi ikna etmeye yönelik atılan adımlarda bile; işte radyo, televizyondaki Kürtçe yayında olsun, Kürtçe kurslarda olsun, Kürt ve Kürtçe kelimelerin kullanılmamasına ve Kürtleri ifade eden kelimelerin resmi belgelerde geçmemesine özenle dikkat ediliyor. “Yerel diller, şu, bu” denilip geçiştiriliyor. Bu, neyi gösteriyor; Türkiye’nin Kürt kimliğini tanımaya niyetli olmadığını gösteriyor. Burada, Kürt kimliğini tanımayan, Kürtleri de Türk kimliğiyle AB’ye taşımak isteyen bir anlayışa, bütün Kürtlerin karşı çıkması gerekiyor. Ancak bir müzakere tarihinin verilmesi, Türkiye’nin mutlaka AB’ye gireceği anlamına gelmez.

 

 Güdümlü Siyaset, Kürtlerin En Dramatik Tarafıdır

Eğer müzakere sürecinde Kürtler de derlenip, toparlanıp kendi meselelerini hem Türkiye’nin gündemine, hem de AB’nin gündemine iyi taşıyabilirlerse, AB Kürt sorununu çözmeden Türkiye’yi birlik içine almaz. O nedenle daha şimdiden Kürtlerin kendi sorunlarını çok aktif bir şekilde gündeme getirmeleri gerekiyor.

Kürt cephesindeki güdümlü siyasetle ilgili sorunuza gelince, bence Kürtlerin en dramatik yanı budur. Güdümlü bir Kürt siyaseti var ve son derece organizedir, dinamiktir. Ama bu hareketin ne amacı, ne yönü net değildir. Bu hareket nereye gidiyor, bunun amacı nedir, varmak istediği nokta nedir, belli değil. Çünkü bu hareketin başındaki şahıs, lider benmerkezli bir siyaset izliyor.

Bir bakıyorsunuz ki, Bağımsız Birleşik Kürdistan’dan Kemalist çizgiye geliyor.  Bu anlayışlar, Kuzey kutbu ile Güney kutbu kadar birbirine ters, uzak anlayışlar.  Ancak Abdullah Öcalan için hiçbir ideolojinin, sistemin de önemi yok. Onun için asıl önemli onun denetiminde bir hareketin olmasıdır. Eğer kendisi, Kürtlerin yararına olan, Kürtlerin her türlü siyasi, hukuki haklarını güvence altına alan bir statünün, başında değilse, onun için, hiçbir önemi yoktur. Yani eğer birileri bir Kürdistan kursa da, Abdullah Öcalan bunun başında değilse, buna razı değildir. Mesela, güneydeki Kürt oluşumuna karşı alabildiğine düşmanca bir tavır alıyor. Hiç çekinmeden, saklamadan diyor ki, “Biz orada bir Kürt devletinin kurulmasına mani olduk”. Hem Kürtlük adına yola çıkacaksınız, hem de olması muhtemel olan bir Kürt devletinin kurulmasına mani olacaksınız; böyle garip bir anlayış! Dolayısıyla Abdullah Öcalan’ın kontrolünde olan bir hareket, Kürtlerin yararına değil, Kürtlerin bunu bilmesi lazım ama kendisi bir güçtür.

Ancak şansızlık şu ki, bu hareketin dışında olan, sayısal ve kalite olarak da, bu hareketten çok daha büyük olan geniş bir Kürt kitlesi var. Ama bu kitle dağınık ve bir türlü bir araya gelemiyor, organize olamıyor; bu önemli kesim organize olmayınca da, siyasi bir güç olarak ortaya çıkması da mümkün değildir.

Serbestî: Açıkça siyasi bir iradesizlik söz konusu…

Şerafettin Elçi:  Evet, siyasi bir iradesizlik var, bu da, Kürtler açısından büyük bir şansızlıktır.  Bu durum,  Kürtlerden yeni ve modern bir yapı bekleyen çevrelerde de bir umutsuzluk yaratıyor. Yani Kürt meselesiyle ilgilenen, Kürtlere destek vermek isteyen dış çevrelerde de, bu durum, bir umutsuzluğa neden oluyor.

Serbestî: Peki, bu umutsuz durumu aşmak için sizin bir çabanız var mı?

Şerafettin Elçi: Tabii,  bunu aşmak için, ben yıllarca bunun mücadelesini verdim. PKK’nin zirvede olduğu dönemde de, biz bu hareketin dışında yep yeni bir anlayışla hareket ettik; liberal sosyal demokrat bir parti kurduk. Bu partinin programının merkezine Kürt meselesinin siyasi çözümünü koyduk. O partinin programında da çok açık ve net bir şekilde, Kürtlerin kendi bölgesinde ademimerkeziyetçi bir sistemle kendi kendini yönetmenin modelini çizdik. Fakat biliyorsunuz, bizim partiye,  hemen kuruluşundan beş buçuk ay sonra kapatılma davası açıldı ve neticede de kapatıldı. Şimdi biz, DKP’nin düşünsel çizgisi doğrultusunda yeniden bir yapılanmayı düşünüyoruz. Çünkü Kütlerin mutlaka çağa uygun, yeni bir siyasi anlayışa ihtiyacı var; bu yeni siyasi anlayışın hem fikir ekseninin sağlam olması lazım, hem net olması lazım. Bizce, o da sosyal demokrat ve liberal bir yapıdır. Ama bizim çıkış nedenimiz Kürt sorununa çare bulmaktır ve Kürt davasını yüreklice, kararlı bir şekilde savunmamız gerekiyor. Böyle bir yapı, hem dünya tarafından çok iyi kabul görür, hem de aklı başında insaf sahibi Türkler de sıcak bakar. Ancak henüz şartlar oluşmamış.

Serbestî: Peki sizce, güdümlü siyasetin dışında kalan Kürtlerin, neden ortak bir siyasi irade göstermediği konusunda sizin tespitleriniz var mı?

Şerafettin Elçi:  Ortak irade zorluğu Kürtlerin en ciddi hastalığıdır. Tabii bir de bencilik sorunu; otoriteye, disipline bağlı olmama rahatlığı var. Ayrıca elini taşın altına koymama yönünde bir tereddüt var. Savunduğumuz anlayış, çok zor bir siyasettir. Çünkü bu siyasi anlayışa hem PKK karşı, hem devlet karşı… PKK kendi iradesi dışındaki bütün Kürtlere karşı. Devlet de, Kürtlerin uygar bir siyasi yapılanmada temsil edilmesinden rahatsız. Kürtlerin ilkel bir anlayışı temsil eden bir siyasi yörüngede siyaset yapması, devletin daha çok işine geliyor.

Serbestî: Siz zaman, zaman yurtdışına da gidip geliyorsunuz, diplomatik çevrelerle de ilişkileriniz var. Yabancılar Kürt cephesindeki güdümlü siyaseti ne kadar anlıyor? Apocu ve apoculuk uzantısı hareketler hakkında ne düşünüyorlar? Bu güdümlü siyasetin dışında kalan Kürtlerden bir beklentileri var mı?

Şerafettin Elçi: Avrupalılar bu konudaki düşüncelerini çok net söylüyorlar. 1993’te yine bir vesileyle Belçika’daydım. O sıra Belçika AB dönem başkanıydı. Belçika Dışişleri Bakan Yardımcısı ile görüştük. Bakan Yardımcısı bize çok net olarak şunu söyledi: “Biz Kürtlerin içinde bulunduğu durumdan büyük bir rahatsızlık duyuyoruz; bu durumun düzeltilmesini istiyoruz. Ama Kürt meselesini PKK sahiplendiği sürece, biz sahip çıkmayız. Çünkü PKK anlayışı bizim Avrupa değerlerimize terstir. PKK’nin dışında herhangi bir Kürt yapılanması ortaya çıktığı zaman ona sahip çıkarız. Fakat PKK’nin dışında başka bir yapı bulunmuyor; bakıyoruz ki, Kürt kitlesi PKK’nin peşinden gidiyor.” Avrupalılar PKK’nin dışında, bir Kürt siyasetinin gelişmesini istiyorlar. Ancak bir türlü böyle bir siyasi çizgi gelişmiyor. Bunun da hatası günahı Kürtlerde.

Serbestî: Sizin yeni siyasi oluşumla ilgili çalışmalarınız ne düzeyde? Biraz bundan söz edebilir misiniz?

Şerafettin Elçi: Biz, şu anda tamamen bağımsız bir siyasi partinin oluşum faaliyetlerini yürütüyoruz. Herkesin içinde yerini alabileceği bir hareket olacaktır. Yalnız her zaman diyorum ki, grup anlayışıyla kimse bu hareketin içine gelmesin.

Serbestî: Bu çalışmanız biraz şekle bürünmüş mü? Yine DKP çevresiyle mi sürdürüyorsunuz faaliyetlerinizi?

Şeraffettin Elçi: Belki fikir iskeleti DKP’nin olabilir. Ancak kadro olarak DKP kadrosu bu işe yetmez. DKP yetseydi, DKP kapatıldıktan sonra hemen yeni bir parti kurardık. Yeni siyasi çalışma kadromuzun çok zenginleşmesi lazım. Halkın içinde yeni yeni kadro ve elamanların yetişmesi gerekiyor. Benim kafamdaki model, özellikle politikada çok aşınmış, toplumda ismi bilinmesine rağmen, ama bir etkinliği kalmamış kimselerle değil,  halkın içinden, halkla temasta olan insanlarla bu işi yapacağız. Ancak bilindiği gibi bu işler öyle kolay değil.

Serbestî: Çok teşekkürler Sayın Elçi, sorularımız bitti sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Şerafettin Elçi: Ben, size çok teşekkür ediyorum. Bunu her zaman samimiyetle söylüyorum; Serbestî dergisi, Kürtlük alanında bu güne kadar yayınlanan en kaliteli yayın organıdır. O nedenle sizi yürekten kutluyorum. Gerçekten meselelerin ana damarlarını yakalıyorsunuz ve o ana damarlar etrafında çok değerli toplu bir yayın yapabiliyorsunuz. Bunun toplumda çok etkisi var. Fakat sizin şansızlığınız, Kürt toplumunda okuma geleneği çok yaygın değil ve ne yazık ki bu dergi yeterince kitleye ulaşılamıyor. Size büyük başarılar diliyorum.

Kaynak: Serbestî: 18

Share

Şîrove bike

1 Sirov ji bo "Şerafettin ELÇİ/ Kürtlerin Önce Bir Ulusal Politika Üzerinde Birleşmesi Gerekiyor"

  1. Serbestî 18 : Kovarabir on Per, 9th Şub 2012 20:58 

    [...] Kürtlerin Önce Bir Ulusal Politika Üzerinde Birleşmesi Gerekiyor /Şerafettin Elçi/6 [...]

Hun dikarin şîroveya xwa binivsînin...
Heke hun dixwezin wêneyê we xuya bibe, herin agravatar!