Tove Skutnabb-Kangas, dr. phil./ Eğitimde Dilsel İnsan Hakları ve Türkiye – Uluslararası Bazı Karşılaştırmalar[1]

28 Eylül 2010 / Ji aliyê   ve
Di nav de, BÎR Hejmar 3

1.      Giriş:  Negatif ve Pozitif Haklar; Tolerans-temelli ve Destek-temelli Haklar

Benim, Avrupa ve uluslararası dilsel insan haklarına göre, özellikle Türkiye Parlementosu’nun 3 Ağustosta benimsediği çeşitli kanuni değişiklikleri içeren yeni reform paketi öncesi ve sonrası, Kürtlerin, Türkiye’deki eğitiminin bugünkü durumunu yorumlamam istendi. Elbette Türk kanunları konusunda uzman olan bir hukukçu olmadan, ve dahası, bunların henüz pratikteki uygulanmasını görmeden yapılan düzenlemelerin uygulanması konusunda tam detaylı bilgi sunmak imkansızdır.

Bu nedenle ben daha çok, Türkiye’nin Avrupa ve uluslararası insan hakları dokümentlerine, buna bağlı olarak sadece konvensiyonlar, antlaşmalar ve temel belgelere göre değil, aynı zamanda bu alandaki otoritelerin yorumlarına, deklerasyonlara, Birlesmiş Milletlerin insan Hakları Komitesi’nin genel yorumlarına ve başka yazılı olmayan temel haklara göre, Kürtlere vermiş olması gereken bazı haklar üzerinde yoğunlaşmak istiyorum.

Önce, bazı genel belirlemeler. Tabi ki, insanların özel yaçamlanda, kendi evlerinde, belli bir dilde konuşmaya (yada bu nedenle işaretle anıasmaya mecbur eden) zorlayan veya yasaklayan bir kanun olamaz; Herkes kendi evinde, istedigi herhangi bir dilde konusmakta serbesttir. Bu nedenledir ki, dilsel insan hakları, dillerin açık olarak, her yerde kullanılmasına ilişkindir.

Max van der Stoel, AGİT[2], Avrupa Güvenlik ve İsbirliği Örgutünün Ulusal Azmlıklar eski Yüksek Komiseri, negatif ve pozitifhaklardan, insan haklarının iki temel direği olarak bahsediyor.(bak: 1999:8-9)[3]: Negatif haklar “insan haklarının ayrımcılık yapılmadan, rahatlıkla kullanılabilmesi” ile ilgilidir. Pozitif haklar ise ”azmlıkarın kendi kimliklerini koruma ve geliştirme ve ozgürce-kendilerine özgü kültür, din ve dil haklarını- kendi yaşamlannda kullanabilmesi ile ilgilidir. O çeşitli hakları şöyle sıraliyor (bak: aynı kaynak):

Birinci koruma[4] [....] Azınlıkların, etnik köken, milliyet yada dini statülerine bakılmaksızın, bütün öteki haklarını kullanabilmesini güvence altına alır; Bunlar, ülkedeki diğer herkesin kullanabildiği bir dizi dilsel hakları kullanabilmesidir. Örneğin: Düşünce ve ifade özgurlüğü, mahkemelerde haklarındaki iddaların, kendilerinin anlayacağı bir dille anlatılması, zorunlu hallerde parasız tercüme sağlanması.

İkinci koruma, ayrımcılık yapılmamasının[5] da ötesinde zorunlu yükümlülükleri içeriyor. Bu, kendi dillerini kullanma hakkı gibi, sadece azınlık statülerinden dolayı sahip olmaları gereken bir dizi hakları içeriyor. Bu koruma zorunludur çünkü, sadece ayrımcılığın olmaması normu, azınlıklara mensup insanların çoğunluğun dilini konuşmaya zorlama etkisi yaratır ki, bu, indirek olarak, onların kendi kimliklerini kullanma hakkını kabul etmemektir. (AGIT, Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiseri, 1999:8-9).

Figur 1: Türkiye’de eğitimdeki dilsel haklan ağustos 2002′de cıkarılan
reform paketinden once (1) ve sonraki (2) durumu.

AÇIK

1- Yasak tolerans ayrımcılık yok 

2- izin/müsade destekleme

 

KAPALI

Robert Phillipson ile ben aynı negatif ve pozitif hakları birbirini tamamlayan iki boyutlu bir cizelgede sosyolojik bir açıdan ele aldık. Birinci boyut daha cok tolerans-temelli ayrımcı olmayan hükümleri ve daha çok desteklemeye-dayalı haklar var.(Bak: Skuttnabb-Kangas & Phillipson 1994). Devamlı boyut, dil kullanımının, örneğin Kürtçe dilinin, Türkiye’de olduğu gibi, resmi kullanımının tamamen yada genellikle yasak olması ile başlıyor. Bunu takiben dilin kullanımına tolerans gösterilmesi aşaması ve ayrımcılığın olmaması, dilin yasaklanmasının yasaklanması geliyor. Bundan sonra dilin kullanılmasına müsade edilmesi ve en sonunda bütün dünyada tabii olarak olması gereken, açık ve resmi olarak dil kullanımının tesvik edilmesi, desteklenmesi geliyor. Bütün bu evreler başka bir boyut ile göreceli olarak acık ve kapalı olarak kesişiyor. Yani kanunların dilsel hakları yasakladığınımı yoksa desteklediğinimi açıkça gösteriyor.

1994′teki bir kitabımızın analizinde Sertac Bucak ve ben, Türkiye’yi çizelgemizin sol üst köşesine koyduk. Türkiye bir dilin, tabi Kürtçe’nin, kullanılmasını, açık ve hukuki olarak, dünyada en fazla yasaklamaya çalışan ülke idi.[6]

Bana öyle geliyorki, reform paketi, Kürtçe’de, dil fonksiyonlarını aşağı sağ tarafa, yarı kapalı toleransa doğru çekmekten başka bir şeye yaramiyor. Türkiye, halen negatif haklardan olan ayrımcılığı yasaklamaktan çok uzaktadır. İlerde bununla ilgili bazı örnekler vereceğim.

 

  1. 2.      “İnsan Hakları Olimpiyati” – İnsan Hakları Belgelerinin Türkiye Tarafından
    Onaylanması

Baslangiç olarak, Türkiye’nin yerinin, benim insan Hakları Olimpiyati diye tanımladığım, olimpiyatın neresinde olduğuna bakalım. Devletlerin insan haklarına ne kadar “saygılı” olduklarını görmek için, önce onların hangi insan hakları belgelerini imzalayıp tastik ettiklerine, daha sonra da onları ne kadar ve nasıl uyguladıklarına bakarak başlayabiliriz. (çok ilginçtir, çok sayıda ülkenin, başka ülkelerin insan hakları performanslarının global bekçiliğini yaparken, özellikle de bu Amerika Birleşik Devletleri için geçerli, gerçekte kendi içlerinde ve uluslararası arenada, insan haklarına ne kadar az saygılı davrandıklarını görüyoruz.

BM üye 193 ülkenin hepsini, 31 Mayıs 2000 tarihine kadar, 52 temel Uluslararası İnsan Hakları Belgelerinden kaç tanesini onayladıklarına bakarak hiyerarşik bir sıralamaya yerleştirdim. (UNESCO 2000′ne bakınız, BM’lerin bu konuyla ilgili en son dokümanı; BM dokümanının kendisi onaylanan dokümanların sayısını vermiyor, sadece listesini veriyor). Her guruba bir sıra numarası verdikten sonra (Tablo 1′de) belgelerin yüzde kaçının hangi gurup tarafından onaylandığını belirtiyorum; Kabul edilen belge sayısını takiben yüzde rakamı veriliyor.

 

Tablo 1. 31 Mayıs 2000 tarihine kadar 52 Uluslararası İnsan Hakla Belgesinin kaç
tanesi hangi ülkeler tarafından onaylandı?

1. 84.6% (44): Norway

2. 82,7% (43): Bosnia and Herzegovina

3. 80.8% (42) Croatia

4. 78.8% (41): Denmark, Finland, Netherlands
7.  76.9% (40): Sweden, Hungary, Italy, Spain

11. 75.05% (39): Australia, Germany, Poland

14. 73.1%(38): Slovak Republic, Slovenia, United Kingdom

17. 71.2% (37): Argentina, Cyprus, Ecuador, Guinea, Macedonia (The former Yugoslav Republic of), Romania, Russian Federation, Senegal, Tunisia, Yugoslavia

27. 69.2% (36): Costa Rica

28. 67.3% (35): Austria, Belarus, Bulgaria, Czech Republic, France, Greece, Guatemala, Latvia Niger, Philippines

38. 65.4% (34): Algeria, Azerbaijan, Belgium, Bolivia, Brazil, Cuba, Egypt, Iceland, Luxembourg Malta, Portugal, Ukraine, Uruguay, Venezuela, Zambia

53. 63.5% (33): Chile, Ireland, Libyan Arab Jamahiriya, Mali, Nicaragua

58. 61.5% (32); Barbados, Jordan, Kyrgyztan, Peru, Seychelles

63. 59.6% (31): Albania, Cote d’lvoire. New Zealand, Uganda

67. 57.7% (30): Burkina Faso, Ethiopia, Israel, Jamaica, Mexico, Switzerland, Yemen

74. 55.8% (29): Cameroon, Canada, Colombia, Panama, Togo

79. 53.8% (28): Antigua and Barbuda, Belize, Congo, Madagascar, Malawi, Mongolia, Morocco, St. Vincent and the Grenadines, Tajikistan, United Rep. of Tanzania

89. 51.9% (27): Armenia, Chad, Georgia, Ghana, Guyana, Lesotho, Sri Lanka, Zimbabwe

97. 50.0% (26): Central African Republic, Dominican Republic, Estonia, Moldova (Republic of), Nigeria, Rwanda, South Africa

104. 48.1% (25): Burundi, Cambodia, Iraq, Kuwait, Lithuania, Paraguay, Sierra Leone, Turkmenistan

112. 46.2% (24): Bangladesh, Benin, Dominica, Gabon, Honduras, India, Mauritius, Suriname, Trinidad and Tobago, Turkey

122. 44.2% (23): El Salvador, Rep.of Korea, Syrian Arab Republic

125. 42.3% (22): Bahamas, Cape Verde, Dem.Republic of the Congo, Fiji, Haiti, Liberia, Mauritania, Mozambique, Nepal, San Marino, Swaziland, Uzbekistan

137. 40,4% (21): Botswana, Japan, Kenya, Papua New Guinea

141. 38.5% (20): Afghanistan, Iran (Islamic Rep.of), Lebanon, Namibia, Sudan

146. 36.5% (19): Angola, China, Djibouti, Liechtenstein, Pakistan, Saint Lucia

152. 34.6% (18): Gambia, Indonesia, Solomon Islands

155. 32.7% (17): Kazakhstan, Lao People’s Dem.Rep., Viet Nam

158. 30.8% (16), Equatorial Guinea, Grenada, Guinea-Bissau

161. 28,8% (15): Bahrain, Comoros, Monaco, Somalia, United States of America

166. 26.9% (14): Malaysia, Qatar, United Arab Emirates

169. 25.0% (13): Sao Tome and Principe, Singapore, Thailand

172. 23.1%(12):Myanmar

173. 21.2% (Ü): Dem.PeopIe’s Rep. of Korea, Maldives, Samoa

176. 19.2% (10): Holy See

177. 7.3% (9): Brunei Darussalam, Oman, Saint Kitts and Nevis

180. 15.4% (8): Eritres, Tuvalu, Vanuatu

183. 13.5% (7): Fed. States of Micronesia, Kiribati, Palau, Tonga

187. 11,6% (6): Andorra, Bhutan

189. 1,9% (1): Cook Islands, Marshall Islands, Nauru, Niue

Turkiye, 52 Belgeden 24′ünü onaylayarak Bengladeş, Benin, Dominika, Gabon, Honduras, Hindistan, Muritrus, Surinam, Trinidad ve Tabago ile birlikte 193 ülke arasında 112′inci sıra ile 121′inci sıralamayı paylaşıyor. Gerçi, iyi bir grupta. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri, diğer dört ülke ile birlikte “insan hakları olimpiyati”nda 161 ile 164′üncü sırayı paylaşıyor-ahlaki olarak kabul edilemeyecek bir rekor. ABD, uluslararası kanunların kendi kanunlarından daha üstün olduğunu kabul etmiyor. Noam Chomsky, Amerika’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyindeki temsilcilerinin “bütün devletleri uluslararası kanunlara riayet etmeye” davet eden bir önergeyi veto etmesini buna bir örnek olarak gösteriyor. (bak: Noam Chomsky’nin notları (1991: 16, Pilger de (1998;27 yapılan almtı). Kimi ABD kaynaklarınca “kanunsuz devletler” diye tanımlanan devletlerin, bu İnsan Hakları Olimpiyat’ında hangi sıralamada olduğunu görmekte ayrıca ilginçtir. (Iran 141-145 arası, Irak 104-111, Libya 53-57 ve Kuzey Kore 173-175). Kuzey Kore’nin dışında hepsinin karnesi ABD’den daha iyi ve Irak ile Libya, Türkiye’den daha iyiler.

Tablo 2′de sadece Avrupa Konseyi üyesi olan 41 “Avrupa” ülkesin’den, BM’lerin 52 Belgesini onaylayanların listesini verdim. Ülkeleri, hem harf sıralamasına hem de onayladıkları belge sayısına göre sıralayarak listeye koydum. Buna ek olarak, şu anda Avrupa Birliği üyesi olanları yıldız ile işaretledim.

Tablo 2. 31 Mayıs 2002 tarihine kadar 52 Uluslararası İnsan Hakları Belgesini
onaylayan “Avrupa” ülkesi sayısı

Alafabetik sıralama                                    Onayladıkları belge sayısına göre sıralama

 

Andorra 6
Albania, 31
Austria*, 39
Belgium*, 34
Bulgaria, 35
Croatia, 42
Cyprus, 37
Czech Republic,
35Denmark*, 41
Estonia, 26
Finland*, 41
France*,35
Germany*, 39
Georgia 27
Greece*, 35
Hungary, 40
Iceland, 34
Ireland*, 33
Italy*, 40
Latvia, 35
Lithuania, 25
Luxembourg*, 34Macedonia   (The   formerYugoslav Republic of), 37Malta. 34Moldova (Republic of), 25Netherlands*, 41Norway, 44

Poland, 39

Portugal*, 34

Romania, 37

Russian Federation, 37

Slovak Republic, 38

Slovenia, 38

Spain*, 40

Sweden*, 40

Switzerland, 30

Turkey, 24

Ukraine, 34

United Kingdom*, 38

Yugoslavia, 37

44 Norway42 Croatia,41 Denmark*, Finland*, Netherlands*40 Hungary, Italy*, Spain*, Sweden*39 Austria*, Germany*, Poland38 Slovak Republic, Slovenia, United Kingdom*37   Cyprus,   Macedonia,   Romania,   RussianFederation, Yugoslavia35 Bulgaria, Czech Republic, France*, Greece*,

Latvia,

34 Belgium*, Iceland, Luxembourg*, Malta,

Portugal*, Ukraine

33 Ireland*

31 Albania

30 Switzerland

27 Georgia

26 Estonia

25 Lithuania, Moldova (Republic of)

24 Turkey

6 Andorra 6

Burada, Turkiye’nin sıralamada, 24 onaylamayla sondan bir önceki ülke olduğunugörüyoruz. Sadece, uluslarası faaliyetlere fazla katılmayan ve küçücük bir ülke olanAndora, Türkiye’den sonra geliyor. 15 Avrupa Birliği üyesi ülkenin onayladığı belge ortalaması 37.6(564:15=37.6). Avrupa Birliğine Aday olan ve Aralık 2003′te büyük bir ihtimalle üyeliğe kabul edilecek olan 10 ülkenin ortalaması 34.7 dır. Bu Türkiye’nin 24′ünden çok fazladır. Uluslararasi belgelere ek olarak, UNESCO yayınları bölgesel belgeleri onaylayanların da listesini veriyor: Bunların 26′sı Avrupa Konseyinden, 4′ü Afrika Birliği Örgütünden ve 14′ü ise Amerika Devletler Örgutündendir. Bu örgütlere, sırasıyla 41, 53 ve 35 ülke üyedir. Öyle görünüyorki, Uluslararası belgeleri onaylayanlar ile Bölgesel Belgeleri onaylayanlar arasındaki ilişki yüksek ve birini imzalayanlar diğerinide imzalıyorlar. Tablo 3′te 26 Avrupa Konseyi Belgesini onaylayan üye devletlerin onayladıkları belge sayısını yukarıda adı geçen UNESCO yayınından aldım.

 

Tablo 3. 31 Mayıs 2000 tarihine Radar 41 üye devletten, 26 Avrupa Konseyi İnsan
Hakları belgesinden kaç tanesini onayladilarına ilişkin tablo

22: Sweden
21: Italy
20: Norway

19:Finland Netherlands
17: Denmark, France, Spain
16: Greece, Slovenia

15: Czech Republic, Hungary, Portugal, Slovak Republic
14: Austria, Cyprus, Germany, Ireland
13: Iceland, Luxembourg, Romania, Switzerland
12. San Marino, United Kingdom
11: Belgium, Liechtenstein, Malta, Poland

10: Croatia, Estonia, Lithuania, Macedonia (the former Yugoslav Republic of), Moldova (Republic of)
9: Albania, Latvia, Russian Federation
8: Bulgaria, Turkey, Ukraine
5: Andorra

4: Georgia

Burada da, Türkiye, Bulgaristan ve Ukrayna ile birlikte, 41 ülke içinde 37-39′uncu sıradadır. Sadece Andora ve Gürcistan’ın durumu daha kötüdür.

Onaylama Tablolarının en sonuncusu, daha çok dil ile bağlantılı olan, Avrupa Bölgesel yada Azınlık Dilleri Sözlesmesi ile ilgilidir. Tablo 4[7] 15 Ağustos 2002 tarihine kadar bunu imzalayanları ve onaylayanları gösteriyor. Ülkeleri sadece 119 kategoriye göre sıraladım. 17 ülke hem imzaladı hem de onayladı[8]. 12 ülke sadece imzalmış ama daha onaylamamıştır ve 15 ülke, Türkiye de dahil, ne imzalamış ne de onaylamıstır. Bu son kanun paketiyle bile Türkiye, bu belgenin şartlarını yerine getirmekten çok uzaktır.

 

Tablo 4. Avrupa Bölgesel veya Azınlık Sözleşmesini imzalayanların, onaylayanların ve onaylamayanların listesi

1. İmzalayalar ve
onaylayanlar
2. İmzalayan ama henüz
onaylamayanlar
3. Ne imzalayanlar ne de onaylayanlar
Armenia, Austria,
Croatia, Cyprus,
Denmark, Finland,
Germany, Hungary,
Liechtenstein,
Netherlands, Norway,
Slovakia, Slovenia,
Spain, Sweden,
Switzerland, United
Kingdom
Azerbaijan, Czech Republic,
France, Iceland, Italy,
Luxembourg, Malta,
Moldova, Romania, Russian
Federation, Macedonia,
Ukraine
Albania, Andorra, Belgium,Bosnia and Herzegovina,
Bulgaria, Estonia, Georgia,Greece, Ireland, Latvia,
Lithuania, Poland, Portugal,
San Marino, Turkey

Sonuç olarak, onaylamalara baktığımızda, Türkiye, dil hakları da dahil olmak üzere, insan haklarını kabul etmekten çok uzaktır. Devletler uluslararası arenada, diğer devletlerin adil olmalarını istemeden önce, bütün devletlerin kabul ettiği ortak kurallara uymalıdırlar. Bütün ülkeleri aynı ölçülere göre değerlendirmeliyiz. – Bunun dışında yapılanlar ikiyüzlü güç politikasından başka bir şey değildir ve temel demokratik değerlere karşıdır.

3. Dil Eğitimde İnsan Hakları – Sunuş

Avrupa ve Uluslararas İnsan Hakları belgeleri, özellikle eğitim konusunda ne gibi insan haklarını içermektedir? Azınlıkların, kamu idarelerinde, mahkemelerde, basın ve yayın gibi alanlarda dillerini kullanmalarına bazı destekler veriliyor,[9] ama bağlayıcılığı olan Avrupa ve Uluslararası sözleşmeler, antlaşmalar ve konvensiyonlar, dilsel haklara, diğer temel insan hakları olan “ırk”, cinsiyet ve din gibi haklardan çok daha az destek veriyor. Genellikle dil, eğitim ile ilgili paragrafların arasında yok olup gidiyor. Eğer vaktimiz yeterse size bununla ilgili ömekler vermek istiyorum(örnekleri Skutnabb-Kangas 2000, 7′de görmek mümkündür). Eğitime değinen maddelerde, özelliklede ana dilde eğitime değinen maddelerde, dile ya belirsiz bir şekilde değiniliyor veya daha fazla bu konudaki çekincelere yer veriliyor. Dil hakları konusunda yazılmış bir sürü kitap ve makalede bunu doğruluyor[10]. Aşağıda bunun bazı örnekleri verilmiştir.

1945 sonrası insan hakları belgelerinin çoğunda, dil konusuna, girişte ve genel paragraflarda, kişilerin hangi temel insan haklarını kullanma konularında ayrımcılığa tabi tutulamayacağına ve temel özgürlüklerden yararlanmak için gerekli olan temel prensipler olan (“ırk”, “cins” ve “din” ile beraber) yer verilmistir. (örnek: BM Evrensel Beyannamesinin 2. maddesi, ve ICCPR’nin 2.1; BM Evrensel beyannamesinin 13. maddesi). Bu da gösteriyorki, dil, insanların insan haklarından yararlanabilmesi için gerekli olan en önemli temel prensiplerden biri olarak görülmüştür.

Fakat, insan hakları belgelerinin önsözlerinden bağlayıcı hükümlere geçtiğimiz zaman, özelliklede eğitimle ilgili maddelere baktığımızda, dil dışındaki bütün diğer temel hak ve özgürlükler burda yer alırken, dil genellikle burda yer almıyor. Örneğin: BM Evrensel Beyannamesinin (1948) eğitim ile ilgili (26) maddesi dil konusuna hiç değinmiyor. Bunun gibi, ICESCR, genel maddede (2.2) dile, ırk, cinsiyet, renk ve din ile aynı yerde yer verirken, eğitimle ilgili maddede (13), “ırklar, etnik yada dini gruplardan” açıkça bahsederken, dil yada dil gruplarına hiç değinmiyor:

…eğitim bütün herkesin, özgür olarak toplumda etkin olarak yer almasını sağlamak, bütün milletler, ırklar, etnik yada dini gruplar arasında anlaşmayı, toleransı ve dostluğu teşvik edecektir…

Patrick Thomberry (1997, 348-349); 1950′den bu yana, ECHR’in sadece eğitimde dil hakları konusunda değil, ama aynı zamanda genel olarak azınlık hakları konusunda da sessiz kaldığını, söylüyor: “Antlaşma, azınlıklara bireysel haklar tanımadığı gibi, kolektif haklar da tanımıyor. Bu konvensiyonun karar ve prensipleri de zamanla giderek etkisizleştirildi.

1990′larda, azınlıkları ve azınlık dillerini koruyan çok sayıda yeni deklarasyon ve antlaşma kabul edildi. Ama bunların çoğunda dil konusuna yer verilmedi. Örneğin; BM tarafindan ilan edilen, ırk ayrımcılığına karşı BM yılı (1996) nedeniyle, Cenevre’deki BM İnsan Hakları Merkezi tarafından hazırlanan. Model National Legislation for the Guidance of Governments in the Enactment of Further Legislation against Discrimination (Irk ayrımcılığına karşı ulusal kanunları daha da etkili hale getirmek isteyen hükümetler için kanun taslağı)’ında, ırk, renk, köken, millet veya etnik köken ırkçılığın tarifinde birer tanım olarak yer alınırken, dilden hiç bahsedilmiyor.

Şayet bir maddeye dil hakları dahil edilirse ve detaylandırılırsa, maddedeki dil ile ilgili kısımlar tipik olarak etkili olmayan ve hatta anlamsızlaşan haklar haline dönüşüyor. Oysa aynı maddelerde diğer temel insan haklarından bahsedilirken, bunlar açık, uygulanmamasının yollarını kapatan ve bağlayıcılığı olan maddeler şeklinde formüle edilmişlerdir. Diğer temel insan haklarını uygulamaktan kaçınan devletler için, bu hakların uygulanmasının garanti edilmesi için “zorunluluk” getiriyor ve bunların geliştirilmesini devletlerin önüne bir görev olarak koyuyor. Ama dil, özelliklede eğitim söz konusu olunca bu böyle değil.

BM Genel Kurulunun aralık 1992′de kabul ettiği, BM’ler Azınlıklar Deklarasyonu’nda,- dil hakları hariç, diğer maddelerin çoğunda yükümlülük getiren “yapılacak, edilecek” şeklinde formülasyonlar kullanılıyor ve bunların uygulanmamasına veya alternatif yollar bulunmasına fazla imkan bırakmıyor. Örneğin; Kayıtsız, şartsız destekleyici bir şekilde formüle edilen 1. madde ile eğitim ile ilgili 4.3.’ü maddeyi karşılaştıralım. (dikkat çekmek için; zorunluluk ifadeleri italik ve baglayıcı olmayan terimler siyah harflerle yazılmıştır.)

1.1       Devletler, sınırları dahilindeki azınlıkların varlığını, onların ulusal ya da etnik, kültürel, dini ve dilsel kimliklerini koruyacak ve bu kimliklerin desteklenmesi için gerekli şartları oluşturacaktir.


1.2.   Devletler, bunların oluşması için uygun olan hukuki ve diğer tedbirleri almalıdır.

4.3.   Devletler, azınlık mensuplarının kendi ana dillerini öğrenmeleri yada ana dillerinde ders görmeleri için yeterli imkanları, mümkün olduğunca sağlayacak uygun tedbirler almalıdır.

‘Uygun tedbirlerin’ yada ‘yeterli imkanların’ neler olduğuna kim karar verecek, ve nedir ‘mümkün olan’?

Aynı belirsiz, anlamsız formulasyonları, değişiklikleri ve alternatifleri en son kabul edilen iki Avrupa belgesinde, Avrupa Konseyi’nin Ulusal Azınlıkların Korunması için Çerceve Antlaşması[11] ve Bölgesel yada Azınlık Dilleri için Avrupa Bildirgesi[12]nde de görmek mümkün. Şu örnekler adı geçen bu iki belgeden alınmadır: Azınlık dilleri ve hatta bazen onları konuşanlar, BELKİ, ‘mümkün olduğu kadar’, ve [devletin] eğitim sistemi çerçevesi içinde, belli belirsiz bazı haklar alabilir. ‘Uygun tedbirler’, yada ‘yeterli imkanlar’, “şayet yeterli talep varsa” ve “önemli sayıda” yada ‘yeterli kabul edilebilecek sayıda öğrencinin isteği üzerine’ yada ‘bölgesel yada azınlık dillerini kullananların sayısal olarak kullanım hakkını haklı kılacak gerekçeleri varsa’. Eğitim de kullanılacak dil ile ilgili maddeler öyle çok sınırlandırılmıştır ki, bu azınlıkları tamamen devletin insafına terk ediyor. Ulusal Azınlıkların Korunması için Çerceve Antlaşması’ın eğitimin dili ile ilgili maddesinden bir örnek:

Geleneksel olarak, ulusal azınlıklara mensup şahısların oturduğu bölgelerde, yada önemli sayıda, şayet yeterli sayıda talep olursa, taraflar mümkün olduğu kadar, ve eğitim sistemleri çerçevesi dahilinde, o azınlıklara mensup olan kişilerin azınlık dillerinde yeterli okutulma imkanlarına sahip olması yada bu dilde eğitim görmesi için gayret göstereceklerdir (siyah vurgular yazarın).

Bölgesel yada Azınlık Diller için Avrupa Sözleşmesi’inde, bir devlet, antlaşmanın hangi paragraflarını yada alt-paragraflarını uygulayacağını kendisi belirleyebilir (en az 35 tane uygulanmalıdır). Diğerleri gibi, Kürtler içinde önemli olan nedir? O, bir devletin, antlaşmanın hangi diller için uygulanacağına kendisinin karar verebilmesidir. Elbette antlaşma ve sözleşmeyi uygulamak istemeyen, buna değişik yorumlar getiren gönülsüz bir devlet, uygulamayı en aza indirgemek isteyecektir. Uygulamanın “mümkün” yada “uygun” olmadığını, veya kişi sayısının “yeterli” yada “hakedecek” düzeyde olmadığını yada azınlıklara kendi dillerinin eğitimini, kendilerinin parasını ödeyecekleri bir ders olarak düzenlenmesine “izin” verdiklerini gerekçe göstererek, uygulamayı en az düzeyde tutmaya imkan veriliyor.

Çerceve Antlaşması, politikacılar ve hatta normalde değerlendirmeleri konusunda çok dikkatli olan, Keele Üniversitesi hukuk profesorü Parrick Thomberry gibi uluslararası hukukçular tarafından da eleştirildi. O, son derece dikkatli ve detaylı bir incelemeden sonra şu genel değerlendirmeyi yapıyor:

“Devletlerin hassasiyetlerini eğer bunlardan [antlaşmadaki maddelerden] her hangi birisi tehdit edecekse, Açıklayıcı Rapor, devletlerin “antlaşmayı” imzalamak zorunda olmadıklarını açıkça belirtiyor….. Bütün iyi niyetine rağmen, maddeler azınlık haklarının minimal bir kısmını kapsıyor ve bu da ancak maddelerin formülasyonlarının içeriğinin tümüyle anlamsızlaşmasına yarıyor“.  (Thirnberry 1997, 356-357).

Buna dayanarak yapılacak bir değerlendirmeye göre, Türkiye, Kürtlere, herhangi bir pozitif dilsel hak tanımaması nedeniyle, iyi olmayan ülkeler arasında yer alıyor. Ama, eğer dilin -özellikle eğitim dilinin- korunması konusunda gerçek bir koruma yoksa, bu Türkiye’nin sadece diğer ülkeler ne yapıyorsa, onlar gibi yaptığı anlamınamı geliyor? Kesinlikle hayır. Çünkü, bir yandan, ülkelerin hepsi olmasada, gerçekte çoğu ülke azınlıklara, ör: ayrımcılık uygulamama gibi negatif haklar olarak kabul edilen haklar veriyor. Öte yandan, son zamanlarda, uluslararası hukukta ve özelliklede yazılı olmayan kural ve normlarda, yeni ve pozitif yorumlamalar, yeniden yorumlamalar ve gelişmeler var. Türkiye’deki azınlıkların durumu, dünyadaki bütün ülkelerle olmasa bile büyük bir kesımı ile karşılaştırdığımızda, son derece ağırdır.

4. İnsan hakları kanunlarında son dönemlerde yapılan yorumlar, yeniden yorumlamalar

ve gelişmeler ışığında, Kürtlerin eğitimde dilsel hakları varmıdır?

Geleneksel olarak, kimi “azınlıkların” (sayılarına göre) hem kağıt üzerinde hemde pratikte, az yada çok, ülkedeki çoğunlukla aynı dilsel insan haklarına sahip olduğu ülkelere (Kanada, Finlandiya, İsviçre, Hindistan, Güney Afrika) ek olarak, bazı durumlarda sadece kağıt üzerinde de olsa, pozitif gelişmeler olarak değerlendirilebilecek bazı yeni örnekler var. Elbette bunların pratiktede uygulamaları (ör: Hindistan ve Güney Afrika) veya hakların bütün azmlıkları ve yerli halkları kapsayacak şekilde genişletilmesi zorunludur (ör: Kanada). Pratikte uygulama, kontrol ve gerekli şikayet mekanizmaları oluşturulmadan, aşağıda bahsi geçen yeni yada gelecekte mümkün olacak imkanların etkisi olmayacaktır.

Aşagıda, Kürtler ve Türkiye açısından geçerli olacak olan, azınlıkların eğitiminde, asgari dil hakları standartlarını içeren, otoritelerin yorumlarını örnekleyeceğim. Ben, bunların ışıgında, Türkiye’deki durumuda, -yeni reform paketini göz önüne alarak- yorumlayacağım. Söz konusu yorumlama, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütünün (OSCE/AGIT) Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiseri’nin, Ulusal Azınlıkların Eğitim Haklarına İlişkin Haag Önerileri ve Açıklayıcı Not[13], 1996′dan sonra; http//www.osce.org/ sitesinden indirilebilinir. Haag Önerileri direkt olarak eğitimle ilgilidir. Bu eğitim kılavuzu, insan hakları ve eğitim (TSK dahil) konusunda uzman olan küçük bir grubun çalışmaları sonucu hazırlandı ve grup üyelerinin bazıları BM insan Hakları Komitesinin eski üyeleridir. Onlar, alanlarında otorite olarak kabul edilebilecek bir yorum ve günümüzdeki asgari insan hakları standartlarının somutlaştırılmasını temsil ediyorlar (bak: van der Stoel 1997, Rothenberger 1997).

‘Uluslararası mekanizmaların Ruhu’ adlı bölümde, iki-dillilik, ulusal bir azınlığa mensup bir şahiş için bir hak ve yükümlülük olarak gürülüyor (madde 1), ve devletlere sorumluluklarını sınırlı bir şekilde yorumlamamaları hatırlatılıyor (madde 3). ‘İlkokul ve lise seviyelerinde, azınlıkların eğitimi’ adlı bölümde, anadilde eğitim bütün düzeylerde önerilmekte ve bunun bir parçası olarak çoğunluğun dilini ikinci dil olarak konuşan iki-dilli öğretmenler önerilmektedir (madde 11-13). Ögretmen yetiştirilmesi devletin bir ödevi olarak belirlenmiştir (madde 14). En önemli maddeler aşağıda sunulmuştur:

11) Bir çocuğun gelişmesinde eğitimin ilk yılları belirleyici öneme sahiptir. Eğitim ile ilgili araştırmalar, ideal olarak, okul öncesi ve anaokullarında kullanılan dilin, çocuğun kendi dilinde olmasını tavsiye ediyorlar. Devletler, mümkün olan her yerde, ailere bu olanaktan yararlanabilme koşullarını yaratmalıdırlar.

12) Araştırmalar, ilkokulda temel derslerin, ideal olarak, azınlık dilinde verilmesini öneriyor. Azınlık dili, düzenli olarak verilen bir ders olmalı. Devlet dilinin de, mümkün olduğunca, çocukların dili ve kültürel kökenlerini iyi bilen iki-dilli öğretmenler tarafından, düzenli bir ders olarak verilmesi öneriliyor. Bu sürecin sonlarında, devlet dilinde teorik olmayan, pratik konular verilmelidir. Devletler, mümkün olan her yerde ailere bu olanaktan yararlanabilme koşullarını yaratmalıdırlar.

13) Liselerde, temel derslerin önemli bir kısmı azınlık dilinde öğretilmelidir. Azınlık dili ders olarak düzenli öğretilmelidir. Devlet dili de ders olarak, mümkün olduğu kadar çocukların dilini ve kültürel kökenlerini iyi bilen iki-dilli öğretmenler tarafından düzenli bir şekilde verilmelidir. Bu süreç boyunca, devlet dilinde öğretilen ders sayısı yavaş yavaş çoğaltılmalıdır. Araştırmalar, devlet dilinde verilen ders sayısı ne kadar az çoğaltılırsa çocuklar için o kadar iyi olacağını gösteriyor.

14) İlkokul ve lisede, azınlık eğitiminin korunması, büyük ölçüde, bütün derslerde anadilde eğitim görmüş öğretmenlerin olmasına bağlıdır. Dolayısıyla, azınlık dillerinde eğitim verme mecburiyetinden dolayı, devletler, bunun için gerekli olan eğitimi ve ögretmenlerin uygun bir şekilde yetiştirlmeleri için gerekli olan bütün imkanları sağlamalıdır.

Açıklayıcı Not, sonuç olarak:

“Temel dersler öğretilirken, azınlık kökenli çocukların, çoğunluk üyesi çocuklarla birlikte, sadece devlet dilinde eğitimin yapıldığı sınıflara entegre edilerek eğitilmesinin, “uluslararası standartlara” uygun olmadığını” belirtiyor. (sayfa 5). Türkiye’de Kürt çocuklarının eğitimi, bütün okul öncesi, anaokulu ve okullarda -hem devlet hemde özel okullarda-, hem şimdi hemde yeni reform paketinin uygulanmasından sonra, 11., 12. ve 13. maddelerin tavsiye ettiği gibi Kürtçe değil, tümüyle Türkçedir.

Ögretmenlerin çoğu (hepsi değil) tavsiye edildiği gibi iki dilli değil, tek dili ve Türkçedir. 14. Madde’de önerilmesine karşın, Kürt öğretmenler için, bütün dersleri Kürtçe verecek, buna Kürtçe dilinin kendisini öğretmekte dahil, bir eğitim yoktur. Türkiye’de, Kürt çocuklarının hepsinin eğitimi tamamen eritme politikasına dayalıdır ve bu Açıklayıcı Not’a (sayfa 5), ‘uluslararası standartlara’ uygun değildir.

Türkiye’nin, son kanun değişiklikleri paketi ile ‘Yabancı Dilde Eğitim ve Ögretim Kanunu’nda’ değişiklik yapmak istemektedir “Türk vatandaşları tarafından günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullanılan değişik dil ve lehçelerin öğrenilmesinin önündeki kanuni engelleri kaldırmak ve Milli Eğitim Bakanlıgı’nın çıkaracağı bir kararname ile özel kursların açılmasını mümkün kılmak” ( son reform paketi… 2002). Resmi olmayan tercümelere[14] göre şunlar söyleniyor:

Yabancı Dil Eğitim ve Ögretim Kanununda Değişiklik

Değişiklikler, Türk vatandaşları tarafından günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullanılan değişik dil ve lehçelerin öğrenilmesinin önündeki kanuni engelleri kaldırıyor ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın çıkaracağı bir kararname ile bu dil ve lehçelerde kurs verecek özel kurslar düzenleneceği belirtiliyor.

Yabancı Dilde Eğitim ve Ögretim Kanunu’nun 2. maddesinin (a) bendine aşağıdaki eklemeler yapıldı.

‘Özel eğitim kurumları tarafından, 8.6.1965 tarihli ve 625 nolu kanuna bağlı olarak, Türk vatandaşları tarafından günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullanılan değişik dil ve lehçelerin öğrenilmesini mümkün kılacak özel kurslar
açılabilir. Bu kurslar, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda dile getirilen temel prensiplere ve ülke ve milleti ile devletinin bölünmez bütünlüğüne aykırı olamaz. Bu kursların açılması ve yürütülmesi ile ilgili usul ve prensipler, Milli Eğitim Bakanlığı’nca çıkarılacak bir kararname ile düzenlenecektir.’

Bu kararname hakkında şu anda bildiklerimiz, (eski Milli Eğitim Bakanı Necdet Tekin’in bildirdiğine göre, “Eğitim, Türk devletinin çıkarları doğrultusunda yapılacaktır”) (Kürtçenin eğitim dili olarak kullanılacağına dair herhangi bir öneri yapılmıyor) Kürtçe öğretilebilmesi için 16 şart öngörülüyor. Bunlardan bazıları şunlardır (Numaralama sırası benim)[15]:

 

16 Şart

1. Sadece 12-18 yaşları arasındaki kişiler Kürtçe öğrenebilir.

2. Bu kişiler ilkokulu bitirmiş olmalıdır.

3. Bu kişiler kursa başlamadan önce, ruhsal ve fiziksel bir sakatlıkları
olmadığına ait doktor raporu alacaklardır.

4. Bu kişilerin velilerinden izin alınması şarttır.

5. Etnik giyim ve kuşama izin verilemez.

6. Kürtçe eğitim sadece normal eğitimin olmadığı zamanlarda yapılabilinir
(hafta sonları ve tatil günlerinde).

7. Eğitim sadece özel okullarda yapılabilir. Resmi devlet okullarında
yapılamaz.

8. Kurslar için Milli Eğitim Bakanlığı’ından izin almak zorunludur.

9. Eğitim Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kontrol edilecektir.

10. Öğretmenler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olacaktır.

11. Öğretmenler bakanlığın kabul ettiği, eğitim verecek kişiler olmalıdır.

12. Devlete karşı suç işlemekten tutuklanmış olanlar öğretmenlik yapamaz.

Açık olmayan yerler için kısa bir değerlendirme; Eğer öğretmenler eğitim yapacak vasıfları taşıyacaksa (11), ama devlete karşı suçlardan dolayı tutuklanmamış olacaklarsa (12), -açık toplantılarda bir kaç Kürtçe söz söylemiş olmak veya Kürtçe gazete satmak gibi-, ve Türkiye vatandaşı olacaklarsa (10), ki bunun anlamı, Turkiye’de bu vasıfları taşıyan çok az sayıda kişi bulunabilir, demektir. Türkiye’de, resmi olarak Kürtçe kurslara katılıp, dili okuyup yazabilen kişiler sadece askeri kurumlarda çalışanlardır[16], ve herhalde, Kürtlere karşı eyleme katılmış bu kişiler, Kürt çocuklan için „en iyi öğretmenler” olamazlar. Eğer, yurt dışında, Kürtçe eğitimi de dahil, öğretmenlik eğitimi alan Kürtler, Kürtçe öğretmenlik yapmak için geri dönmek isterlerse, ki bunlar ya genellikle Türkiye vatandaşı değildirler (belki tutuklanmadan Türkiye’ye dönebilirler ama öğretmenlik yapamayabilirler) veya bunlar Türkiye vatandaşı iseler ve Kürtçe eğitimi görmüşlerse, geri döndüklerinde, Kürtçe eğitim görmelerinden dolayı ,,devlete karşı suç işlemekten” tutuklanabilirler. Ögrenci velilerinden izin verdiklerine dair imza toplaması (4) ile ilgili bilgiler ise, büyük oranda, Türk polisi tarafından onlara karşı kullanılabilir. Bu kanuna (yukarda belirtildiği gibi), ,,Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda dile getirilen temel prensiplere ve ülke ve milleti ile devletinin bölünmez bütünlüğüne aykırı olamaz” şeklinde bir ibare koymak, eğitimde ağırlıklı olarak, Türk milliyetçiliğinin ve devlet idolojisinin öğretileceği, anlamına gelir. Bu benim aklıma eski misyonerlerin, İncili ,,inançsızlara” kendi dillerinde anlatırlarsa, onların ruhlarına ulaşacakları şeklindeki inançlarını aklıma getiriyor.

Türkiye, Reform Paketi ile eğitimde aşağıdaki değişiklikleri gerçekleştirdiğini iddia ediyor: “Katılım Ortaklığı Belgeleri’indeki beklentiler doğrultusunda, hukuki sınırlamalar kaldırıldı ve Avrupa Birliği normlarına uygun değişiklikler gerçekleştirildi.”

Gerçekte ise, Türkiye’de Kürtlerin eğitimi, hem bugün hem de kanun paketi uygulanmaya konulduktan sonra, bir jenosit (halk katliamı)dır. Bu eğitim yine de, Birleşmiş Milletlerin, Jenositlerin Durdurulması ve Jenosit Suçlularının Cezalandırılmasına İlişkin Konvansiyonu’nda belirtilen 2 belirlemeye uymaktadır (E793.1948). Jenosit Konvensiyonu Jenosit’in 6 şekilde tarifini yapıyor:

Madde 11 (e): ‘gurubun çocuklarını zorla bir başka guruba nakletmek”; ve

Madde 11 (b): ‘gurup üyelerinin ciddi bedensel veya zihinsel zarara uğramasına neden olmak’; (vurgu benimdir).

Türkiye, Kürt çocuklarını eğitim yoluyla zorla Türk yapmaya çalışıyor, başka bir deyişle, Türkiye, çocukları dilsel ve kültürel olarak bir başka guruba dahil etmeye çalışıyor. Bu, birleşmiş Milletler’in tarifine göre jenosit’tir. Türkiye, çocukların kendi dillerini öğrenmelerini ve okulda genel olarak eğitim almalarını engelliyor, ve bu şekilde çocukların okulda, kendi doğal potensiyellerine erişmelerine mani oluyor. Yani, başka bir alternatif olmaması nedeniyle, azınlıklar hakim çoğunluğun resmi dili ile eğitiliyor. Bu şartlara rağmen yinede başarılı olabilen azınlık mensubu çocuklar, onu, okuldaki düzenlemelerden dolayı değil, okula rağmen gerçekleştiriyorlar. Dünyanın dört bir yanında, Türkiye’de var olan koşullara benzer şartlarda (ama genellikle Türkiye’deki kadar değil) yaşayan azınlık çocuklarına zihinsel olarak, ne kadar ciddi zararlar verildiğini gösteren yüzlerce büyük ölçekli araştırma var. (bunun için Skutnabb-Kangas 2000′e bakınız) Buna ek olarak, Kristina Koivunen yakın bir zaman önce hazırladığı doktora çalışmasında gösterdiği verilerdeki göstergeler gibi, Türkiye saglık hizmetlerini, Kürdistan’da özelliklede Kürdistan’m bazı bölgelerinde Bangaldeş ve Tanzanya ile aynı seviyede, hatta bazı durumlarda daha da kötü şartlar altında tutarak, çok fazla sayıda Kürt çocuğuna (ve yetişkinine) ciddi fiziksel zararlar vermektedir (2002, bak. örneğin, Tablo 12, sayfa 209, 1997′deki bebek ve çocuk ölüm oranları).

İşte, verilen zararları göstermek için, büyük bir ihtimalle sonuçları Türkiye’den daha da iyi olan, diğer ülkelerden bir kaç örnek:

İlk örnek Afrikadan: Bu, Edward Williams’in, Zambiya ve Malavi’den 1-7 sınıflarındaki yaklaşık 1500 öğrenciyi kapsayan 1995 tarihli çalışmasıdır. Araştırma sonucu, Zambiyalı öğrencilerin büyük çoğunluğunun (eğitimin tümü İngilizce yapılmış)’ iki dilde de çok az yada hiç okuyamadıklarını’ gösteriyor. Malawili çocukların (eğitim ilk dört yıl yerel dilde yapılıyor ve İngilizce sadece bir ders olarak okutuluyor). İngilizce imtihan sonuçları, Zambiyalı çocuklardan daha iyi durumdaymiş. Williams, eğitim dili olarak İngilizcenin kullanılması politikasının, çocukların akademik ve entellektüel gelişmelerini desteklemek yerine, ciddi olarak engelleme riski taşıdığı’ sonucuna varıyor. Bu, BM’in jenosit “ciddi olarak zihinsel sakatlığa uğrama sebebi” tarifine uyuyor (ayrıca Lowel&Devl’in 1999′deki değerlendirmelerine bakınız).

Diğer örnekler Kanada’dan. Katherine Zozula ile Simon Ford’un İki Dilli Eğitim Üzerine Keewatin Perspektifi adlı 1985 tarihli Kanada Eskimoları ile ilgili olarak yazdıkları raporda, “öğrencilerin hiç bir dili akıcı olarak konuşup yazamadıklarını” ve okul istatistiklerinin öğrencilerin’ 9 yıllık bir okul sürecinden sonra, ancak 4. sınıf seviyesine gelebildiklerini gösteriyor. (alıntı, İ. Martin 2000a:3; ayrıca İ. Martin 2000b). Aynı sonuçlar, Kanada Kraliyet Komisyonu’nun Yerli Halklar ile ilgili, 1996 tarihli raporu’nda da bulunuyor. “Ne çocuğun ilk anadiline saygılı olan, ne de ona ikinci dili tam olarak öğrenmesine yardım etmeyen eritme stratejileri, çocuğun her iki dili de tam olarak öğrenememe sonucunu yaratabileceğini” yazıyorlar ” ( alıntı, İ. Martin 2000a:15).  Mart 1998′de Nunavut’ta toplanan, Dil Siyaseti Konferansi’nda benzer şeyler dile getiriliyor ve “bazı şahıslarda, her iki dil de tam olarak yerine oturmuyor” deniyor. (İ. Martin 2000a:23′den alıntı). Bu açıklama, kısmen Mick Mallon ve Alexina Kublu adlı tecrübeli iki Arctic Koleji eğitimcisinin, 1998′deki konferansa sundukları deneyimli araştırmalarına dayanıyor. Bunlara göre; “gençlerin önemli bir kesimi kendi dillerini iyi öğrenemiyorlar”, ve öğrencilerin çoğunun “derslere ilgisi azalıyor, çoğu zaman her iki dilde de çok az başarılılar”. (İ. Martin 2000a (9:27) den alıntı yapılmıştır). 1998′deki bir raporda (Kitikmeot struggles to prevent death oflnuktitut) ‘ergenlik çağındaki gençlerin büyük anne-babaları ile rahatça konuşamadıklarına’ dikkat çekiliyor (İ. Martin 2000a:31′den alıntı). Bütün bu örneklerin hepsi Türkiye için de rahatlıkla verileblilir, ve bu yeni yasalar durumu iyileştirmeyecektir.

Buna ilave olarak, Türkiye, Dilsel Jenosit’in özel tarifine göre aynı zamanda dilsel jenosit’te yapıyor. Daha hazırlık tartışmaları sırasında, ki sonradan kabul edilen, BM’in Jenosit’in Önlenmesi ve Suçun Cezalandırılması Uluslararası Konvansiyonu, (Halk Katliamı Konvensiyonu (E 793, 1948), dilsel ve kültürel jenosit, fiziksel jenosit’le birlikte tartışıldı. Her üçü de insanlığa karşı işlenmiş önemli suçlar olarak görülmuştü (bak: Caporti 1979:37). Konvaysiyonu hazırlıyan Hazırlık Komitesi, 3. paragrafta dile getirilen şu durumları, kültürel Jenosit’in yapılmasına delil olarak belirlemişti: Paragraf III “Bilinçli olarak yapılan her türlü dil, din yada milliyet gurubunun kültürünü, milliyet yada ırk kökenlerinden yada dini inançlarından dolayı bilerek yoketmeye yönelik aşağıda belirtilen her türlü işlem:

(1) Bir gurubun kendi dilini günlük yaşamlarında veya okullarda kullanmasını, yada o gurubun dilindeki yayınların basım ve dağıtımını yasaklamak.

(2) Guruba ait kütüphanelerin, müzelerin, okulların, tarihi anıtların, kutsal yerlerin yada gurubun diğer kültürel kurumlarının ve nesnelerinin yıkılması yada kullanılmasının engellenmesi (vurgu benim).

Nihayet konvansiyon Genel Kurul tarafından kabul edildiğinde, dilsel ve kültürel jenosit’i kapsayan 3. madde, dahil edilmedi (bak: Genel Kurulun Resmi Tutanakları, 3. oturum, bölüm 1, 6. Komite, 83. toplantı). Böylece, 1948′deki nihayi Konvansiyona dahil edilmedi. Bundan geriye kalan ise, o zaman BM’e (üye olan devletlerin kabul etmeye razı olduğu, dilsel Jenosit’in’ tanımı kaldı. Türkiye’de, Kürtlerin eğitimi, dilsel Jenosit’in bu tanımına da uyuyor. Buna ek olarak, Türkiye Kurdistanı’ndaki köy yıkımları, ve dünyanın en eski yerleşim yerlerinden birisi olan ve tarihi hazinelerle dolu- Hasankeyf ilçesinin yıkılmasına yol açacak Ilısu Barajı’nın[17] inşası, BM’lerin tarifine göre birer kültürel jenosit örneğidirler.

Eger Haag Dokümentleri (Hague Recommendations) uygulamaya konulsaydı, eğitimdeki dilsel jenosit durdurulacak ve çocuklar, Dilsel İnsan Hakları’nın en can alıcı olanlarından bazılarına sahip olabilirlerdi. Çok sayıda kitap bunun pratikte nasıl gerçekleşebileceğini gösteriyor (e.g. Cummins & Corson, eds 1997, Heugh et al., eds 1995, Hinton & Hale, eds 2002, Huss 1999, Huss et al., eds 2002, Klaus, in press, Lipka et al., 1998, May, ed. 1999, Skutnabb-Kangas, ed. 1995, Skutnabb-Kangas & Garcia 1995, Thomas & Collier 2002). Türkiye reform paketinde, Haag Dokumentlerini kesinlikle uygulamıyor, böylece eğitimde, asimilasyoncu bir halk katliamına devam ediyor.

Rodolfo Stavenhagen, dünyanın en saygın Antropologlarından biridir. O uzun seneler Birleşmiş Milletler için çalıştı ve aynı zamanda Tokyo’daki Birleşmiş Milletler Universitesi’nin Rektor yardımcısıdır(Vice-Chancellor). Stavenhagen’m karamsar (fakat gerçekçi değerlendirmesi (1995: 76-77) Türkiye’nin yaptıklarına tam da uyuyor:

Çok sık olarak, ulusal entegrasyon ve ulusal kültürel geliştirme politikaları, esasında etnikleştirme politikalarını ima ediyor ki, bu kültürel gurupların bilinçli olarak yok edilmesidir [....] Halkların kültürel ğelişimi, ister azınlık isterse de çoğunluk gurubun olsun, herkesce kabul edilen uluslararası standartlara göre, halkların kendi kaderlerini serbestce tayin etme hakkı çerçevesinde ele alınmalıdır, ki bu en temel insan hakkıdır ve yokluğunda diğer insan hakları gerçekten yaşanamaz. [....] Hükümetler, eğer azınlıkların kendi kaderlerini tayin etme hakkını, tam siyasi bağımsızlık hakkına sahip olma anlamında ele alırlarsa, belki o zaman, var olan devletlerin dağılabileceklerinden korkuyorlar. [...]
Dolayısıyla günümüzde halen, devlet menfaatleri, halkların insan haklarından daha önemlidir. (vurgu benim).

 

5. Kürtler, Azınlıklara Tanınmış Olması Gereken İnsan Haklarına Sahip bir Azınlık mıdır?

Türkiye, hala, Türkiye’de başka ulusal yada etnik azınlığın olmadığını, sadece dini azınlıkların olduğunu iddia ediyor. Bu şu demektir; Kürtler, bu yoruma göre, uluslararası kanunların azınlıklara verdiği güvencelere sahip değiller. Acaba Türklerin bunu iddia ettiklerinde, haklı mıdırlar? Acaba gerçekten uluslararası standartları mı uyguluyorlar? Ben bu bölümde Kürtlerin bir azınlık olup olmadıklarını inceleyeceğim. Bu soru ile bir şekilde Kürtlerin kendilerini, kendi kaderlerini kendilerinin tam olarak -eğer istiyorlarsa bağımsızlık dahil- tayin etmeye hakları olan bir ulus olarak görmelerini ve başkaları tarafından görülmelerini dıslamıyor. Biz burda, Türkiye (yada başka devletler) kabul etsin yada etmesin, sadece Kürtlerin her halukarda sahip olmaları gereken en asgari hakları ele alacağız.

Uluslararası alanda, halkların hakları[18] konusunda, evrensel olarak kabul gören bir azınlık tarifi bulunmuyor, fakat tanımlamaların büyük çoğunluğu gerçekten de birbirlerine benziyor. “Tanımlamaların büyük çoğunluğu aşağıdaki özellikleri tanımlamalarında kullanıyorlar:

 

A. Sayıları[19];

B. Hakimiyet, bazı tanımlamalarda kullanıldı ama bazılarında kullanılmadı (‘altta ve iktidar olmayan pozisyonlarda’, Andrysek 1989:60; temel olmayan pozisyonlarda, Capotorti 1979:96);

C. Etnik veya dini yada dilsel özellikler, belirtiler yada karakterler, veya kültürel bağlar ve nüfusun diğerlerinde var olanlardan (belirgin olarak) farklı olan bağlılıklar (tanımlamanın çoğunda mevcuttur);

D. Bir istek/arzu, gurubun kültür, veya gelenekler, din, veya dilini koruma, muhafaza etme yada yaşam biçimlerini ve davranışlarını güçlendirmeyi isteme, arzu etme özelliklerine bir çok tanımlamada değiniliyor (örneğin, Capotorti 1979:96). Dil tanımlamaların hepsine olmasada çoğuna dahil edilmiştir (örneğin, Andrysek’in tanımlamasında yoktur 1989: 60).

E. Vatandaşlık/ulusallık, sözü edilen devletin vatandaşı/milliyeti olma, antlaşma ve sözleşmelerin tanımlamalarında bir zorunluluk olarak görülmüştür, örneğin, tanımlamalara göre, ulusal ve bölgesel azınlıklar, göçmen ve ilticacılardan (bunlar tariflerinden de anlaşılacagi gibi bölgesel ve ulusal değildir) daha fazla haklara sahiptirler. Buna karşın, araştırma amacıyla yapılan akademik tanımlamalarda, çoğu zaman vatandaşlıktan bir kriter olarak bahsedilmiyor’.
(Skuttnabb-Kangas 2000:489-490).

Geniş bir tanımlamaya örnek olarak, ben kendi tarifimi sunuyorum (Skuttnabb-Kangas & Phillipson 1994: 107, 2. not). Bu benim, Avrupa Konseyi’nin Kanun Yoluyla Demokrasi tanımına dayanarak yaptığım yeni formulasyona dayanıyor(91)7, madde 2[20]).

‘Bir gurup, ki sayı olarak devletin diğer nufusundan daha azdır ve onun üyelerinin etnik, dini yada dilsel şekillenmeleri, nufusun diğer üyelerinden farklıdır ve ima yoluyla olsa bile, kendi kültürlerini, geleneklerini, dinlerini yada dillerini koruma istemi ile yönlediriliyorlar.

Bu tarifin şartlarına uyan her hangi bir gurup, etnik, dini yada dilsel azınlık olarak kabul edilmelidir. Bir azınlığa mensup olmak, sadece kişinin kendi tercihine bağlıdır’.

Ben bu tanımlamaya, vatandaşlık (bir devletin vatandasi) şartını dahil etmedim, çümkü bana göre, temel insan haklarından faydalanmak için, zoraki olarak dayatılan vatandaşlık, bir şart olarak ileri sürülemez[21]. Ayrıca, Türkiye’deki koşullarını tartıştığımız Kürt gurupları, zaten Türkiye vatandaşıdırlar -bunu, sadece Kürtçeyi öğretecek öğretmenlerin Türkiye vatandaşı olmaları gerekir, diyen 16 şartlı eğitim kararnamesini göz önüne aldığımızda bir anlam kazanıyor.

Görüldüğü gibi, Kürtler bütün kriterleri yerine getiriyorlar:

1- Onlar, gurup olarak “Türk devletinin diğer nufusundan sayı olarak daha azlar;

2- Hüküm ve iktidarı ellerinde bulundurmuyorlar.

3- Onlar ‘ … diğerlerinden farklı olan bir dilsel karaktere sahiptirler, ve

4- Onlar, örgütleri vasıtasıyla ve başka şekillerde, kendi kültürlerini, geleneklerini… yada dillerini muhafaza etme arzularını dile getiriyorlar’.

Bu sebepledir ki Kürtler, Bölgesel yada Azınlık Dilleri için Avrupa Sözleşmesi ve Ulusal Azınlıkların Korunması için Çerçeve Konvansiyonu’nun uygulanması gereken bir ulusal, dilsel azınlıktır. Eğer bir şahıs kendisinin ulusal bir azınlığın mensubu olduğunu iddia ederse, ve devlet de, ülkede öylesi bir ulusal dilsel azınlığın olmadığını iddia ederse, ve devlet ulusal azınlık mensubuna yada gurubuna antlaşmalarla sağlanan haklarını vermeyi red ederse, orada çatışma vardır. Azınlığın bir çok tanımlamalarında, azınlık hakları yada azınlığın varlığı, bu şekilde devletin ilk önce, böyle bir azınlığın varlığını kabul etmesine bağımlı hale geliyor.

Yukarıda aktarılan tanımlamaya göre (ki bu bölümü Avrupa Konseyi’nin kendisi önermiştir, ve çok sayıda halkların hakları ile ilgili uluslararası dokümanda tekrarlanmıstır), azınlık statüsü, devletin onayına bağlı DEĞİL, ama ya ‘objektif olarak’ (‘bu tanımlamanın şartlarını yerine getirerek’) yada subjektif olarak tespit edilebilen (‘şahsı tercih olarak’) belirlemedir.

Bu yorum BM’in İnsan Hakları Komitesi‘inde 1994 yılında onaylandı. Bu yeniden yorumlamalar, BM’lerin Uluslararası Sivil ve Siyasi Haklar Antlaşmasın‘in 27′inci maddesi (1966 kabul edildi, 1976′de yürürluğe girdi). 6 Nisan 1994 tarihli (BM Dok. CCPR/C/2 I/Rev. l/Addd.5,1994) bir Genel Yorumda da yer alıyor. 27. madde halen, dilsel hakları, bağlayıcı olarak, en geniş ve kapsamlı biçimde kabul eden temel insan hakları maddesidir:

“Etnik, dini yada dilsel azınlıkların varolduğu devletlerde, böylesi bir azınlığın mensuplarına, gurubun diğer üyeleri ile birlikte, toplum olarak, kendi kültürlerini serbestçe hayata geçirme, kendi dinlerinde ibadet etme, yada kendi dillerini kullanma haklarından mahrum edilemezler.”

Yeniden yorumlanıncaya kadar, madde şöyle algılanıyordu:

• Göçmenler hariç tutuluyordu (azınlık olarak görülmedikleri için);

• Devlet tarafından azınlık olarak tanınmayan guruplar (vatandaş olsalar bile) dışında tutuluyordu;

• Sadece ayrımcılığa karşı kısmi güvenceler verildi (= ‘negatif haklar’) ama koruma ve geliştirme gibi pozitif haklar, hatta kendi dilini kullanma hakkı bile verilmedi;

• Devletlere herhangi bir yükümlülük yüklemiyordu.

BM İnsan Hakları Komitesi şimdi maddeyi şöyle görüyor:

• Maddede özellikle belirtilsin yada belirtilmesin, bir devletin sınırları içinde yaşayan yada kanunlarına tabi olan tüm azınlık mensuplarını, (örneğin, göçmenler ve mülteciler de dahil) koruyor;

• Bir azınlığın varlığı, devletlerin onların varlığını kabul edip etmemesine göre değil, ama objektif kriterlere göre belirlenmedir;

• Varlığın kabul edilmesi “bir haktır”;

• Devletlere pozitif sorumluluklar yüklüyor.

Kürtler için, bu şu demektir; Türkiye (ve diğer ülkeler!), Kürtleri en azından, madde 27 tarafından korunan bir azınlık olarak kabul etmek zorundadır. Bununla birlikte, yeniden yorumlama ile, Kürtler dahil, azınlıkların sadece ayrımcılığa karşı korunma gibi negatif haklar değil, pozitif dil haklarının da olması gerekir. Kürtlerin yaşadığı devletlerin, elbette sayıca çok oldukları yerlerde, konumuz gereği özellikle Türkiye’nin, azınlık olarak Kürtlere karşı pozitif hakları verme yükümlülükleri vardır.

 

6. Kendi kaderini tayin hakkı, “etnik çatışma”, ve dilsel insan hakları

Çoğunun hakim dili konuşmaları ve bunun da doğal olarak kabul edilmesi sebebiyle, azınlıkların, temel insan haklarından yararlanmak için verdıklerı mücadele nerdeyse imkansız hale geliyor. Eğitimde dilsel insan hakları, özellikle de insanın kendi ana dilini tam ve düzgün olarak sözlü – fizyolojik olarak eğer bu mümkün ise, sağır olmayanlar- ve yazılı olarak ögrennme hakkı, yerli halkların ve azınlıkların en çok istediği hakların başında geliyor. Anadilde eğitim, kollektif bir hak olarak, varlıklarının ve tamamen farklı bir kollektif topluluk olarak yeniden üreme hakkının hem tanınması hem de resmileşmesi için, azınlıkların istedikleri en önemli haklardan biridir. Kendi kaderini tayin hakkı ile anadilde eğitim hakkı gibi bu iki önemli talebin önemini, AGIT Ulusal Azınlıklar Yüksek Komiserinin, Orta ve Doğu Avrupa’da çatışmaların önlenmesi için yaptığı uygulamada görebiliriz. (ör: van der Stoel 1997:153) Yine çok açıkca bu Afrika ve Asya’da da görülebilir. Örneğin: Etopya’daki ayaklanmacılar, yıllarca, kendi anadillerinde eğitim alabilmeyi, kendilerinin otonomi ve kendi kaderlerini tayin atme taleplerinin merkezine koymuşlardı’(Prag 1995a:7). Veya Latin Amerika’da, Subcommandante Marcos’un yazılarında görebiliriz.

Eğer bir devlet, eğitimde dilsel haklarda dahil, temel insan haklarını azınlıklara ve yerli halklara vermeyi garanti etmezse, bu durum genellikle “etnik çatışmalar” denen duyguların harekete geçmesine neden olabilir. Özelliklede bu durum, dilsel ve etnik sınırların ekonomik ve diğer sınırlarla çakışması halinde veya dilsel ve etnik olarak tanımlanan gurupların göreceli olarak politik güç farklarının olması halinde görülebilir. İster kültürel, isterse de bölgesel, ekonomik yada sosyal otonomi gibi doğal olan halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkının değişik biçimleri karşılanmazsa, bu talepler çoğu durumda tümüyle ayrılma taleplerine dönüşür. Bu nedenle, azınlıklara verilmesi gereken eğitim ve dil ile ilgili temel haklar, genellikle çatışmaların önlenebilmesinin bir parçası olarak görülür. Bütün bu sorunları Subkommandante Markos kendisi ile yapılan bir röportajda harika bir biçimde belirtmiştir. Orada, devletlerin parçalanma korkularına hitap eden Markos, aynı zamanda kollektif haklar, barış yada ‘etnik’ çatışma, ve globalleşme arasındaki bağlara da dikkat çekiyor ve şöyle diyor:

Bizim amacımız, Meksika Kongresi’nin, ‘kollektif hakların” bir hak olarak yerli halkın kimliğini tanımasını yasal olarak sağlamaktır. Meksika Anayasası yerli Kızılderilileri tanımıyor. Biz, hükümetin, Meksika’da değişik halkların yaşadığını kabul etmesini istiyoruz; Bizim yerli halkımızın kendilerine özgü değişik politik, sosyal ve ekonomik örgütlenmeleri ve onlar (ilkelerine, toplumlarına, köklerine ve tarihlerine sıkıca bağlıdırlar.

Biz, başkalarını dışlayan bir otonomi talep etmiyoruz. Biz, bağımsızlık cağırısı yapmıyoruz. Biz, Maya ulusunun doğuşunu ilan etmek istemiyoruz, yada ülkeyi bir sürü küçük yerli ülkeye bölelim demiyoruz. Biz, sadece Meksika toplumunun önemli kesimini oluşturan ve kendilerine özgü örgütlenmeleri olan bu halkın, yasal olarak tanınmasını ve haklarının verilmesini istiyoruz.

Amacımız barıştır. Karşılıklı diyaloga dayalı ve göstermelik olmayan bir barış. Chiapas’ın yeniden inşasını temel alacak ve EZNL’nin normal siyasi hayata girmesini mümkün kılacak bir dialog. Barış ancak yerli halkın otonomi hakkının kabul edilmesiyle mümkündür. Bu tanınma, EZNL’nin illegal çalışmalarının sona erdirmesi, silahlı mücadeleyi bırakması, düzenli politikaya açık olarak katılması ve globalleşmenin tehlikelerine karşı mücadele etmesi için önemli bir ön şarttır (Ramonef’ten 2001:1).

Marcos, anadilde eğitim talebinin, yerel kendi kaderini tayin etme hakkı’nın yanı sıra Şubat/Mart 2001 tarihinde, Chiapas’tan Meksiko City’e yapılan Zapatista yürüyüşünü motive eden en önemli etkenlerden birisi olduğunu da vurguladı. (Jens Lohmann’m raporu, Information Mart 2001).

Bu sözler, bir çok Kürt meslektaşım tarafından da söylenmiş olabilirdi. Diğerleri ile beraber yaşadıkları bölgede, nasıl daha iyi bir yaşam idame edebileceklerini görüştükleri bir diyalog sürecinde, eşit bir taraf olarak görülmek istiyorlar. Bu, onların, hem dilsel ve eğitimsel insan hakları da dahil, temel insan haklarına sahip olmalarını ve hem de kollektif olarak, kendi tercihlerine göre bir azınlık yada ulus olarak kendilerini yeniden geliştirme hakları olmasını öngörüyor.

Konuyu toparlarken, barış araştırmacısı John Galtung’in (1996) yaptığı negatif ve pozitif barış değerlendirmesi ile bir paralellik kurabiliriz. (ki negatif barış sadece savaşın olmaması iken, pozitif barış, herkesin refaha kavuşmasını beraberinde getirir). Ve sonuca negatif savunma demokrasisi. (Bu, başlangıç olarak, hakim gurupların yolu açması için zorlayabilir ve eğitimde dilsel insan haklarının eksikliğini - demokrasi eksikliğinin bir işareti olarak kabul edilebilir-) ve pozitif, aktif, desteklenen demokrasi (ki çoğumuz bunu dile getiriyoruz) diyebiliriz. Azınlıkların eğitimde anadillerini kullanabilmeleri de dahil, kendi dilsel insan haklarını savunabilmeleri ve geliştirebilmeleri için bazı şartların oluşması zorunludur. Bu azınlıkların, kendilerini bir azınlık olarak korumaları ve geliştirebilmeleri için en önde gelen şartlardan biridir. Bu, azınlıkların bu iki tür demokrasiden hangisine ihtiyaçları olduğunu, sopa, havuç analizi olarak nitelenen analize göre bulabiliriz:

Figur 1. Negatif ve Pozitif Demokrasi için şartlar: Bir azınlığın neye ihtiyacı vardır?

Sopalar Havuclar Fikirler
Negatif Demokrasi – Savunmada
Disandan gelecek fiziki
saldindan korkmamasim
saglayacak yeterü siyasi
gu?
Disardaki havuclara
bagimli olmayacak
kadar yeterü materyal
olanak
Disardan gelen fikirleri analiz
edebilecek ve degerlendirebilelecek
bilgi
GUVENLTK (MATERYAL)
OLANAK
BILGI
şartlarm eğitlenmesine yol açar

Kürtlerin bugün Türkiye’de hiç bir güvenceleri yoktur. Yaşadıkları bölgeler, Türkiye’nin diğer bölgelerine göre çok fakirdir ( bu, Kürdistan’ın doğal ve diğer zenginliklere sahip olmamasından değil, Türk devletinin uyguladığı politikaların bir sonucudur); Ve Kürtlerin çoğu bilinçli olarak yapılan baskıcı dil eğitimi nedeniyle bilgiden yoksun bırakılıyor.

Pozitif Demokrasi – DAHA AKTİF
Gerekirse (ve
istendiğinde) sopayı
kullanabilcek kadar
siyasi guç
Eşit olarak pazarlık
yapabilecek kadar
yeterli materyal olanak
Diğerlerini iknaya yetecek kadar
kendine ait yenilikler yaratacak
fikirler; tüm toplumu ilgilendiren
kararların alındığı görüşmelerin
hepsine katılma
SİYASİ GUÇ EKONOMIK GÜÇ DİLSEL VE KÜLTÜREL (kimlik
dahil) SERMAYE; SEMBOLİK
GÜÇ
şartlann eşit olmasına yol açar

Türkiye bu reform paketi ile Kürtlere negatif haklar bile vermiyor. Negatif bir demokrasinin oluşması için ayrımcılığa karşı olmak yada negatif haklara sahip olmasıda yeterli değildir. Negatif demokrasi olmadan, azınlıklar ve egemen çoğunluk gruplarının istekleri bile konuşmaya başlanamaz.

Pozitif demokrasi olmadan, onların istekleri dinlenmeyecektir.

Avrupa Birliği’nin sorunu çözme veya çatışmayı durdurmadaki rolü nedir? Avrupa Birliği, NATO’nun Türkiye’deki üslerinde gezinen, Irak ve Rus petrollerini kontrol eden ve Kürdistan’ın su ve diğer kaynaklarını kontrol eden Amerikan köpeğinin sallanan kuyruğumudur? AB, 100 milyon Euro ile Türkiye’de, özellikle de “Güney ve Güneydoğu da” 12 şehirdeki Türk temel eğitim reformunu destekliyor (Turkish Daily News, 10 ekim 2002). Onlar, Türkiye’deki AB ve demokrasi yanlısı güçleri mi yoksa Türkiye Kürdistanı’ında uluslararası standdartlara (Haag Dokumentleri ve Tavsiyeleri, bak yukarda) ters düşen, tek taraflı, tek dilli, milliyetçi bir eğitimi mi destekliyor? Ben pek umutlu olmamakla birlikte, Avrupa Birliği’de karar alanların, en azından durum hakkında biraz bilgilerinin olmasını diliyorum, ama -şimdiki Danimarka Başbakanı’nın 2001 yılından beri yaptığı basın açıklamalarına göre değerlendirilirse- durum hiç de öyle değil.

 

Kısaltmalar:

ECHR: European Convention on Human Rights and Fundamental Freedoms
Framework Convention: (Council of Europe’s) Framework Convention for the Protection of National Minorities
ICCPR: UN International Covenant on Civil and Political Rights
ICESCR: UN International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights
OSCE: Organisation for Security and Co-operation in Europe
UN Universal Declaration: United Nations Universal Declaration_of Human Rights
UN Charter: United Nations Charter of Human Rights
UN (Minorities) Declaration: UN Declaration on the Rights of Persons Belonging to
National or Ethnic, Religious and Linguistic Minorities.

 

 


[1]Ben, Türkiye Parlamentosunda Kabul edilen son reform paketi ile ilgili çok sayıda ingilizce dokümenti sağlayan Ş. Hüseyin Kızılocak ve Bent Cornillie’ye teşekkür etmek istiyorum. Ben aynı zamanda, metnin Danimarkaca çevirisindeki hukuksal terimleri kontrol etmelerinden dolayı Jens Vedsted Hansen ve Bent Christensen’a ve Danimarkaca çeviriden dolayı Jonna Dalsgaard’a tesekkür ederim.

[2] Metnin sonundaki kısaltmaların listesine bakınız.

[3] Rotherberger’in Derlemelerine de bakınız, 1997.

[4] Birinci koruma, ör: Kopenhag Dokümanlannin 31. paragraf, ICCPR’nin 2(1) ve 26. maddeleri, ECHR’nin 14. maddesi. Framework Konvansiyonun 4. maddesi, ve 1992 BM [Azınlıklar] Deklarasyonu’nun 3(1l)’inci maddesinde görülebilinir.

[5] İkinci Koruma, ör: Kopenhag Dokümanlarınin 32. paragrafinda, ICCPR’in 27. maddesinde, Framework

Konvansiyonun 5. maddesinde, ve 1992 BM Deklarasyonun 2(1) maddesinde mevcuttur.

[6] Bak: Skuttnabb-Kangas & Bucak 1994 ve Skuttnabb-Kangas 2000:512

[7] Tablo hem UNESCO 2000 hem de ilgili Web sitesine dayandırılmıştır ve (http//www.conventions. coe.int/treaty/EN/ cadreprincipleal.thm)’den, 15 Agustos 2002′de indirildi.

[8] Beyannameleri ve çekinceleri burda göz önüne almadım – daha detaylı bir incelemede bunların da ele
almması gerekir.

[9] Frowin, Hofrnann & Oeter’in hazırladığı 1993 ve 1994 yıllarında Avrupa Devletlerinde azınlıkların sahip oldukları hakların çok güzel bir toplu değerlendirmesini veriyor

[10] Bak: örneğin, Guillorel/Koubi (red.) 1999, Kontra et al. (eds.) 1999, Mayıs 2001, Phillipson & Skutnabb-Kangas 1994, 1995, 1996, Skuttnabb-Kangas 1996 a, b, 1999, 2002, xx, Skutnabb-Kangas & Phillipson 1994, 1997, 1998, de Vareness 1996).

[11] Kasım 1994, Şubat 1998′den beri yürürlüktedir.

[12] Haziran 1991, Mart 1998′den beri yürürlüktedir

[13]Her ne kadar kullanılan terim ‘ulusal azınlık’ ise de, kılavuz diğer guruplar için de geçerlidir; örneğin: Göçetmiş azınlıklarıda içeriyor, ve kılavuz tarafından korunması için kişinin vatandaş olması gerekmiyor (Bu iki gözlem BM İnsan Hakları Komitesi’nin Genel Yorum’unun 27. maddesinden kaynaklaniyor, bak.4.2 bölüm.

[14] Danimarkacaya çevrilen bütün Türk kanun ve genelgeleri, Türkçeden İngilizceye yapılan, resmi olmayan çevirilerden alınmıştır. Kasım 2002 tarihinde bu çeviriler yapıldığında henüz her hangi bir resmi çeviri yoktu.

[15] 13 ekim 2002 tarihine kadar, bütün uğraşılarıma rağmen, resmi bir İngilizce çeviri bulamadım. (Bu konuşmanın yapıldığı konferans 14 ekim 2002 tarihinde yapıldı). Bu liste ve diğer bütün alıntılar çeşitli internet sayfalarından alındı (sondaki kaynaklara bakınız). Bu nedenle sayfa numarası yazılmadı.

[16] Öyle görünüyorki, Türk Askeri Kurumlar 11 yıl kendi adamlarına Kürtçe öğretti. 

[17] “Baraj, Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) bir parçası olarak Dicle ve Fırat nehirleri üzerindeki 22 barajdan birisi olarak Türkiye tarafından, Kürt şehri olan Batman şehrinin yakınlarında inşa etmeyi planlıyor. Yapımı tamamlanan Atatürk Barajı, 50.000 kişinin yerlerinden olmasına yolaçtı. Ilısu Barajı, elli köyu su altında bırakacak ve büyük çoğunluğu Kürt olan 20.000 kişinin yerlerinden olmasına yolaçacak. Bu baraj sayesinde, Türkiye, Suriye ve Irak’a akan suyun akışını kontrol edecektir.” (Skuttnabb-Kangas 2000:318).

[18] Bak Capotorti 1979, azınlıkları tarif etmenin zorluğuna dair, ayrıca bak. Andrysek 1989, Packer 1993.

[19] Bu terimler, halkların hakları ile ilgili olarak, azınlıklardan hangi grupların korunacağını tespit etmek için kullanıldığını unutmamak gerekir. Eğer bir gurup sayı olarak azınlıkta değil de, çoğunlukta ise, hükmeden durumundaysa, ör: statu, sınıf, cins ve buna benzer karakterlerden dolayı bu haklara sahip olabilir. Sosyolojik olarak, ör: çoğunluk gurubu, azınlıkların sıkca karşılaştıkları ayrımcılığa uğruyorlarsa, azınlıklaştırılmış çoğunluk olarak görülebilir.

[20] Bu taslak Avrupa Konseyi tarafından kabul edilmedi ve diğeri kabul edildiğinde de, Ulusal Azınlıkların Korunması için Çerçeve Konvensiyonu, azınlıkların tanımını yapmıyor.

[21]Bu yorum, daha sonra Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun genel değerlendirmesine dayanak oldu.

 

 

Share

Şîrove bike

1 Sirov ji bo "Tove Skutnabb-Kangas, dr. phil./ Eğitimde Dilsel İnsan Hakları ve Türkiye – Uluslararası Bazı Karşılaştırmalar[1]"

  1. BÎR Hejmar 3 | Kovarabir on Per, 30th Eyl 2010 21:37 

    [...] Tove Skutnabb-Kangas, dr. phil. [...]

Hun dikarin şîroveya xwa binivsînin...
Heke hun dixwezin wêneyê we xuya bibe, herin agravatar!