Yaşar Karadoğan/ Kürt Sorununda Militarist Konsept ve Kürt Hareketi

21 Ocak 2012 / Ji aliyê   ve
Di nav de, Lêkolîn & Analiz, Serbestî 2

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın şimdilik İtalya’da biten zoraki yolculuğu, belli bir süre Türkiye’deki siyasi gündemin başında yer aldı; dünya basınında da belli ölçülerde Türk devletinin Kürt politikası ve PKK’nin niteliği üzerine tartışmalara yol açtı. Şimdi genel anlamda belli tartışmalar yürütülüyor. Abdullah Öcalan’ın “müebbet mahkum” olduğu mekandan çıkmasıyla ilgili çeşitli sorular gündeme geldi. Bu soruları şöyle özetlemek mümkün:

* Abdullah Öcalan’ın Suriye’yi terketmesi Türkiye’nin gazete sayfalarında yürüttüğü ve “kazandığı” propagandatif politika sonunda mı gerçekleşti, yoksa ABD’nin bölge politikaları nedeniyle ve Golan Tepeleri’yle ilgili Suriye’ye verildiği ileri sürülen vaatlerle mi ilgilidir?

* Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkması Kürt hareketini nasıl etkileyecek?

* Abdullah Öcalan’ın bir “Kurtarılmış Kürdistan”a değil de, “emperyalist” dediği mekanlara yolculuk etmesi, daha önce Avrupa’da olmayı “işbirlikçilik, reformistlik ve ajanlık” olarak suçlarken, şimdi Avrupa’yı “ikametgah” olarak seçmesi PKK’yi ve ideolojik retoriğini nasıl etkiler?

* Abdullah Öcalan ve PKK gelinen bu noktadan sonra “siyasallaşabilir” mi?

* Türkiye’nin geleneksel militarist konseptinin değişmesi mümkün mü?

* Suriye’nin PKK üzerindeki kontrolü ortadan kalkar mı, ya da bundan sonra nasıl şekillenir?

* Türkiye ile İtalya arasındaki ilişkiler nasıl bir seyir izleyecek?

* Abdullah Öcalan Türkiye’ye iade edilir mi? Edilmezse Avrupa’da kalması mümkün mü? Ya da yeni Kürt mezarlıklarının oluşacağı 3. bir ülkeye mi gider?

* Abdullah Öcalan hangi şekillende Kürtleri temsil ediyor ya da edebilir?

Bu sorulara eldeki veriler, edindiğimiz bilgi ve deneyimler ışığında bu yazının boyutları içinde yanıt arayacak, yorumlamaya ve düşüncelerimizi analitik bir değerlendirmeyle okuyucuya sunmaya çalışacağız.

Türkiye’nin Kürt politikası ve militarist konsept

“Vur kurtul” diye özetlenebilecek Türkiye’nin bugün yürürlükteki Kürt politikası, 1920’lerin başlarında İttihat Terakkici subaylar ve Mustafa Kemal tarafından oluşturuldu. Bu politika Osmanlı’nın Hamidiye Alayları gibi kimi politikalarına benzer unsurlar içerse de soruna yaklaşım karakter olarak farklıdır. Osmanlı döneminde Kürtler potansiyel olarak bir tehlike olarak görülmezdi. Zaman zaman Kürt aşiret beylerine karşı cezalandırıcı olmuşsa da, Osmanlı en güçlü döneminde Kürtlerin beylikler şeklinde özerk yaşamlarını kabul etmiştir. Kürt sorununda militarist politikalar Abdülhamid döneminde şekillenmeye başladı; İttihat Terakki darbesinden sonra da bugünün öncülü olan soykırım politikası benimsendi. Amacımız tarih tartışması yapmak değil. Ancak tarihsel gelişmelerin güncelleştirilerek yeniden tartışılması gerektiğinin önemine inanıyoruz. Çünkü Türkiye Kürtleri’ndeki tarih anlayışı, “Kürtler olarak filan tarihte ayaklandık, şanlı Kürt ayaklanmaları her defasında acımasızca bastırıldı..” gibi Türk resmi tezlerini doğrulayan, dolayısıyla Kürtlere karşı yürütülen soykırım politikalarını meşrulaştıran acemi ve güdük bir tarih anlayışıdır. Kürt tarihinin tartışılması sadece devlet yasaları çerçevesinde değil; Türkiye Kürtleri arasında da bir tabudur. Tarihe ilişkin tartışmalar kazanç ve kayıplar açısından değil de, ölenlere ağıt yakmak gibi duygusal bir temelde değerlendirilir. Bu nedenle de, ne devletin politikaları, ne de Kürtlerin bu politika karşısında sergilediği tavır objektif bir biçimde değerlendirilemiyor. Bu duygusallık, entellektüel birikimi sınırlı, eklektizmin egemen olduğu Kürt politik dünyasının da ana damarını oluşturmaktadır. Bu konuda bir tartışma açmak için bazı konulara genel hatlarıyla değinmekte yarar var. “Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkmasıyla bunların ne ilgisi var?” diye sorulabilir. Kanımızca var: Çünkü Türkiye’nin Kürt sorununa ilişkin izlediği militarist konsept son onbeş yılda ortaya çıkmış bir olgu değildir. Bu nedenle 20. yüzyıldaki Kürt silahlı hareketlerinin bu militarist konseptle ilişkilerini, son olarak da “liderinin”başlangıçtaki subjektif konumlanışıyla PKK’nin bugünkü objektif durumunu ele alıp yüksek sesle tartışmak zorundayız. Bu anlaşılırsa, Türkiye’deki derin devletin, PKKdışındaki siyasi Kürt yapılanmasının taleplerini görmezden geldiğini ya da yılın 365 günü PKK’nin saldırısı altında olan legal-illegal Kürt yapılarının da “PKK’nin uzantısı” olarak görülmesinin altındaki politika da anlaşılımış olur!

Kürt tarihinin tartışma noktalarından birisi Berzenci hareketi ve bunun Kürtlerin kayıp ve kazanç hanesine neler kaydettiğidir. 15 yıl önce, Berzenci ayaklanması belki de Lenin’e yazıp cevap almadığı mektupları ve o günün koşullarında Lenin’e karşı adını koyamadığımız öfkeler nedeniyle içimizde heyecan kasırgaları yaratıyordu. Uzun bir süre tarih üzerinde yaptığım çalışmalardan sonra bugün Berzenci’nin çapsızlığının Kürtlere çok pahalıya mal olduğuna kanaat getirmiş bulunuyorum. Bu nedenle söze kestirmeden Berzenci ile başlamak istiyorum.

Aslında Mahmut Berzenci’nin İngiliz mandasında oluşacak bir Kürt bağımsızlığını elinin tersiyle itip Türklerle ittifakı yeğleyerek, Türk sınırları içinde “otonom” olma aldatmacasına kapıldığı günleri irdelediğimizde, Kürt hareketine karşı planlı bir devlet suikastinin o günlere uzanan ipuçları ortaya çıkıyor. Mustafa Kemal, Vahdettin tarafından Samsun’a gönderildiği sırada onun arkasındaki Türk subaylarının kafasında Kürt sorununun “nasıl çözümleneceği”, Kürt taleplerinin manipülasyonlar ve kışkırtmalarla nasıl meşru zeminlerden kopartılacağı belki çok ayrıntılı olarak planlanmamıştı ama denilebilir ki  bu konudaki ana stratejisi belliydi.

Koçgiri ayaklanması sırasında Nurettin Paşa’nın izlediği militarist uygulamalarla bu politikanın ilk adımları atıldı. Osmanlı anlayışının egemen olduğu ilk Meclis’te Nurettin Paşa’nın bu uygulamaları teşhir ve mahkum edildi.

Mustafa Kemal’in Kürt politikası daha o günlerde açıktı. Daha 1919’da Kürt kulüplerinin faaliyetlerine katılan Kürt ileri gelenlerinin kovuşturmaya uğraması, Malatya Mutassarıfı ve İngiliz Binbaşısı Noel’e karşı geliştirilen politikaya ilişkin ayrıntılar, Mustafa Kemal’in o dönemdeki telgraf ve tamimleri arasında bulunuyor. Nurettin Paşa’nın da Koçgiri’deki katilliğinden bir süre sonra Mustafa Kemal tarafından taltif edilmesi, Kürtlere karşı uygulanan militarist politikanın tarihsel arkaplanı olduğunu göstermektedir. Nurettin Paşa, bugünkü adıyla İmranlı olan Koçgiri’nin üstüne yürümeden Kürtler’le uzlaşma olanakları olduğu halde, “ordu buraya kadar gelmiş geri dönmez” diyerek, İttihat Terakkicilerin kafasındaki plana göre hareketini sürdürmüştü.

Bundan sonra ise Mustafa Kemal, Kürtlerin dağınıklığını değerlendirerek sahip oldukları statüden daha da kötü bir statüye mahkum edilmelerinin politikalarını adım adım ördü. Sahte vaatlerle Kürtleri oyalayan Mustafa Kemal, Ali İhsan Paşa vasıtasıyla Berzenci’ye “Hilafet sınırları içerisinde otonomi” önerirken; Türkiye Kürtleri arasında “Hilafet ve müslümanlık elden gidiyor”sloganlarıyla destek aradı. Tek tek Hacı Musa Beg, Cemilê Çeto gibi Kürt aşiret reisleriyle ilişki kurdu, onları onore eden telgraflar gönderdi. Berzenci İngilizlere karşı kışkırtıldı ve alttan alta desteklendi. Berzenci ile Türkler arasında o günlerde bir toplantı yapıldığı ve antlaşmaya varıldığı söyleniyor. Berzenci’yle yapılan antlaşmayla neler vaad edildiği bilinmiyor. Kürt aydınları bilmek için üzerinde kafa da yormadılar. Berzenci kendisine verilen İngiliz danışmanlara, İngiliz Şemsiyesi’ne başlangıçta büyük iltifat gösterdi. İngilizlerin Kürt aşiretlerini kendisinin liderliğine angaje etmesini sevinçle karşıladı. Sonra Türk subayların vaatleri ve kışkırtmaları sonucu, hem de İngiliz subay ve sivil yetkililerin Dıhok ve Zaxo’yu da Berzenci’nin otonomi sınırlarına dahil etmek için bölgeye ikna turuna çıktıkları sırada, silaha sarıldı. Bazı İngiliz subaylar öldürüldü. Şırnak’lı Ahdurrahman Paşa “gavur kellesi getirene”ödüller dağıtıyordu. Urfa’da Kürt aşiretleri arasındaki çelişkiler de bu sırada Türkler tarafından derinleştirilmeye başlandı. Daha önce Osmanlı’ya karşı ayaklandıkları için hapsedilen Kürt aşiret beyleri hapisten salıverilip Fransız ve İngilizlere karşı milis olarak örgütlendirildiler. Oysa o sırada Mustafa Kemal ve arkadaşları İstanbul’u işgal altında tutan İngiliz ve Fransızların burnunun kanamaması için azami gayret gösteriyordu. Yine dolduruluşa getirilen Kürtler bindikleri dalı kesiyorlardı. Amasya Tamimi’nde alınan bazı kararlar da M. Kemal’in Kürt politikasına ilişkin yeterince ışık tutuyor. Kürt hareketi kendi tarihini stratejik ve siyasi olarak değerlendirme yetisinde olmadığı için, doğruluğuna yanlışlığına bakmadan Kürtler’le ilgili her türlü bilginin ve teorinin üstüne balıklama atladı, tarihi yanlış öğrendi, bunun içinde politikasının koordinatlarını yanlış belirledi. Berzenci’nin kendi adına “pul basması”, onun hakkında olumlu şeyler söylemek için yeterli olmuyor.

Sonuçta, Ortadoğu’nun ve Mezopotamya’nın sınırlarını çizen Gertrude Bell’in tepesi attı. Lawrence’in itirazlarına rağmen, Churcill’i de ikna ederek Kürtlere çok acı bir ders verdi. Arapları ikna ettikten sonra İngilizler Musul-Kerkük’ü de Irak sınırlarına dahil ettiler ve M. Kemal’i marke etmekten vazgeçtiler. Böylece Kürt mandası fikri İngiliz arşivlerinde raflara kaldırıldı. Önce Suudi Arabistan, sonra Irak kuruldu. Suudiler “kutsal toprak”ları “gavur” himayesine bırakmakta bir sakınca görmezken, Kürtler Berzenci’nin yanlış politikası sayesinde avuçlarını yaladılar. Saat beş olduğunda “İngilizlerin beş çayı” olduğunu bilecek kadar “zeki” olan ve bu nedenle her gün saat beşte ateşkes ilan eden Berzenci’ye ise hapis ve sürgün yolları göründü. Kürt hareketi, Berzenci’nin İngiliz emperyalizmiyle uzlaşmamasını büyük bir “anti-emperyalistlik” olarak değerlendirerek onunla övündü. Berzenci, İngiliz emperyalizmine karşı “kahramanlar”gibi savaştı ama Lenin’e gönderdiği mektuplara cevap bile alamadı. Araplar ve Türkler, İngilizler’den Amerikalılara ve Bolşeviklere dek herkesle uzlaştılar. Sonuçta onlar ulusal devlet sahibi oldular. Kürtler ise Arapların, Türklerin, Acemlerin ikinci sınıf vatandaşları bile olamadı. Ortadaki bilanço budur. “Anti-emperyalizm”le orgazm olmakla, hiçbir şey ifade etmeyen Berzenci pullarıyla kafa bulmakla Kürtlerin statü sahibi olması farklı şeylerdir.

Öte yandan, bugün Türk gazetelerinin küfür etme yarışına girdikleri İtalya, İngiliz-Fransız ittifakını bu iki güç arasındaki Musul-Kerkük paylaşım kavgasını da bahane ederek parçaladı. İşgal güçlerinin Mezopotamya’nın paylaşımı konusunda girdikleri kavgada, Fransızlar paylarına düşeni alamayınca, el altından M. Kemal’i güçlendirmeye başladılar. İtalyanlar, “hurdaya” çıkarılmış Osmanlı silahlarını satın alarak M. Kemal’e iletti ve Yunanlılar yalnızlaştırılarak, ateş güçleri etkisizleştirildi. Yakın tarih irdelenince İtalya’nın “Kürt hamiliğine” mi, yoksa Türkiye’nin “güvenilir bir müttefiki” olmaya mı daha yakın olduğu iyi anlaşılır.

İngiliz ve Fransızların İstanbul’da bulunuşlarının en önemli nedenleri Rusya’daki Bolşevik devrimine karşı yürütülen mücadeleyi destekleme ve Mezopotamya petrolleriydi. Önasya’daki Bolşevik karşıtı direniş bastırılmışken, Kırım’da ise sürüyordu. Kırım’dakine destek sunmak için en ideal yer İstanbul’du. Kırım’daki anti-bolşevik direniş de kırıldıktan sonra Lenin’in Rusyası da İngiltere’yle ikili bir antlaşma imzaladı. Avrupa’daki politik hareketler ve İran’daki Gılala köylü hareketlerinden uzak duracağına garanti verdi. M. Kemal’e vagonlarla altın, gemilerle silah gönderdi. İngilizler amaçlarına ulaştıktan sonra İstanbul’da bulunmalarının bir anlamı kalmamıştı. O noktadan sonra Türkiye, Çarlık Rusyası’ndan kalma sıcak denizlere inme politikasına karşı bir tampon bölge olarak değerlendirildi. M. Kemal desteklendi; Mustafa Kemal, İngilizlerin “Kürt mandası” fikrinden vazgeçmesine karşılık, Musul ve Kerkük üzerindeki haklarından vazgeçti. Öte yandan Enver Paşa’nın ilişkileri kullanılarak Sovyetler Birliği’nin de desteği sağlandı. ABD’nin sempatisini kazanmak için Mustafa Kemal, Halide Edip Adıvar vasıtasıyla “Amerikan mandası” fikrini de tartıştırdı. Sonuçta Türkiye devleti herkesin kuruluşuna destek olduğu bir devlet oluverdi.

1924’e gelindiğinde Türkiye devleti kurulmuştu! Kala kala M. Kemal’e muhalif asker-bürokrat yönetici ve temsilcilerle, Kürt sorunu kalmıştı. Azadi Cemiyeti ve yöneticileriyle ilgili bilgiler sovyetlerin kızıl yönetiminin desteğiyle M. Kemal’in 1924’te Pasinleri ziyareti sonrasında kızıl komünistlerin Erzurum Konsolosluğu’ndan elde edilmişti. Cibranlı Miralay Halit Bey, M. Kemal’in Pasinler “ziyareti” sonrası tutuklandı ve idam edildi. Bunu Yusuf Ziya Bey izledi. 1925’te Kürtler Piran’da devlet tarafından ayaklanmaya teşvik edildiler. Ayaklanma Şeyh Sait’in omuzlarına yıkıldı. Varolan bilgiler de gösteriyor ki Şeyh Sait’in bacanağı Binbaşı Kasım, başından beri M. Kemal’le ilişki içindeydi. Şeyh Sait’in yakalanmasında da ikna edici olmuştu. Şeyh Sait direnişiyle M. Kemal iki kuş birden vurdu. O’nun sayesinde Kürtlerin potansiyel siyasi ve dini liderleri imha edildi. Mustafa Kemal karşıtı muhalif siyasiler ve basın susturuldu. Şeyh Sait olayının M. Kemal’e kazandırdıkları ve Kürtlere kaybettirdikleri açısından ele alınması kaçınılmaz ve gereklidir. Muhasebesinin yapılması gereken canalıcı nokta burası ve “Piran’daki provakasyon” denip üstü örtülen olaydır. Kürtlere karşı izlenen militarist, soykırımcı politikaların dış dünya da meşru görüldüğü yıllar açısından önemli olması itibariyle 1921-1925 yılları kilit yıllardır. Batı’ya ve Sovyetler’e karşı “Kürt talepleri”nin “islamist” talepler olduğu fikri ileri sürüldü. Şeyh Sait direnişinin başladığı günlerde, Mustafa Kemal’in Konya ziyareti ve burada yaptığı bir konuşma vardır. Söz konusu “tekkelere” karşı mücadele bu konuşmayla başladı. Bir yanda “şeriat” isteğiyle ortaya çıktığı söylenen bir “ayaklanma”, diğer yandan Mustafa Kemal’in Konya konuşması. Yeri gelmişken söyleyelim; Kemalizmin İngiliz destekli ve kışkırtması olarak değerlendirdiği Şeyh Sait olayı ile ilgili zamanın İngiliz basınında Şeyh Sait direnişine ilişkin sempati belirten bir cümle bile yeralmamaktadır.

Şeyh Sait direnişi soykırım ve diktatoryal politikaların yaşama geçirilmesinde bir gerekçe olarak kullanıldı. Bundan sonra Dersim’in ele geçirilme politikaları devreye sokuldu. Dersim’de ayaklanma diye bir olgu söz konusu değildi. Alpdoğan komutasındaki askeri güçler çok önceden köprü ve benzeri istihkam faaliyetlerine, Seyid Rıza’nın eşi Besê ile ilgili çirkin iddiaları da içeren yoğun bir propagandaya başladı ve Kürtleri silaha sarılmaya teşvik ettiler. Dersim’in ele geçirilmesi temel amaçtı ve bu amaca da ulaşıldı. Türk devletinin Kürt halkına ve istemlerine karşı belirlediği stratejik konsept, 1930’larda teorize edildi. Şeyh Sait gibi ulusal özellikleri de olan önemli bir dini liderin devreden çıkarılmasından sonra yürürlüğe giren tenkil politikası, Dersim katliamından sonra asimilasyon gibi politikalarla daha da derinleştirildi. Kürdistan 1. Umumi Müfettişi Abidin Özmen’in o yıllarda yazdığı rapor, bu militarist konseptin detaylarını daha o zamandan ele veriyor.

Kısacası Dersim katliamından sonra Türk devletinin Kürt politikasında militarizmin yanında, klasik sömürge politikaları yeniden biçimlendirilerek kullanılmaya başlandı.

Kürt hareketinin ve taleplerinin içinden geçtiği evrelerin, Türkiye’nin Kürdistan politikalarının yeniden ele alınması gerekiyor.

Dolayısıyla devletin Kürt sorunundaki stratejik askeri ve politik konsepti analize tabi tutulması gereken en önemli noktadır. Bu noktada yoğunlaşmak ve devletin 80 yıllık konseptini iyice anlamak, devlet politikalarının günümüze değin izlediği tarihsel seyri kavramak açısından zorunludur.

Dünyada ve günümüzde Kürt sorunu gibi sorunlar karşısında egemenlerin izlediği politikalar farklılaşmıştır. Bu tür soykırım hareketlerinde psiko-sosyolojiden kontr-gerillaya kadar bir çok konsept kullanılmaya başlanmıştır. İsrail, 1969’da siyasi mücadele kararı alan FKÖ’ye karşı Hataylı bir alevi ailenin çok korkak bir çocuğu olan Abu Nidal’i önce FKÖ içinde konumlandırmış, sonra da onu FKÖ ve Filistin hareketine karşı kullanmıştır. Abu Nidal de büyük bir tesadüf eseri silahtan-külahtan çok korkan, aşağılık duygularının ruhunu kemirdiği bir ruh hastasıydı. FKÖ’nün Ürdün’den Avusturya’ya kadar tüm dostlarına karşı İsrail tarafından tepe tepe kullanıldı. İlginç olan o da “Bağımsız Büyük Filistini” istiyor ve Arafat’ı “işbirlikçi ve reformist” olarak niteliyordu. FKÖ’nün 5 kurucusundan ikisi Abu Nidal tarafından öldürtüldü, sonuncusu, 1990’da Tunus’ta İsrail ajanları tarafından öldürülen Abu İyad’dı. İsrail, Abu Nidal’ı gerekçe göstererek Lübnan’dan Ürdün’e dek bir çok yerde istediği gibi at oynattı. “Anti-emperyalist” Abu Nidal’a karşı ne CIA ne de MOSSAD’dan herhangi bir misilleme yapılmadı. Şimdi Mısır’da son günlerini yaşadığı öne sürülen Abu Nidal’in Kürtlere de bir yararı dokundu. Suriye’de PKK’yi eğitti. Abu Nidal deşifre olduktan sonra İsrail, önce Emel’i sonra da Hamas’ın kurulmasına önayak oldu. Şimdi sormak gerikiyor: Hamas’ın çizgisiyle Filistinli mi kazanıyor, yoksa LİKUD cephesi mi?

Sri Lanka’daki meşhur Tamil gerilla hareketi de İndra Gandi tarafından oluşturuldu. Ve daha bir sürü örnek… Bir kısım Kürdün de siyonizmin işbirlikçisi olarak suçladığı Arafat iki hafta önce Gazze’de kırmızı halıların üstünden yürüyerek Filistin havaalanını açtı. Bu arada unutmadan hatırlatalım: İsrail ile Türkiye arasında 1959’dan beri çok iyi ilişkiler var!.

PKK’nin oluşumu ve kurdurulması

Şeyh Sait olayı sonrasında Kürtlerin hem siyasi hem de dini liderleri ortadan kaldırıldı. Dersim katliamında Kürtlerin fiziksel imhasıyla kalınmadı, düşünsel olarak da imha edildiler. Öyle bir imha edildiler ki, Dersim katliamından ancak onbeş yıl sonra kıpırdanmaya başlayabildiler. 60’lı yılların başındaki küçük yayın organları ve öğrenci-aydın etkinlikleri bile ortaya çıktığında; derin devlet, gazeteler aracılığıyla savunduğu iddiaların genel bir kanı haline gelmesi için, şunu ileri sürüyordu: “Kürtler silahlanıyor. Ülkemizin bölünmez bütünlüğüne kastetmek istiyorlar. Bağımsız Kürdistan kurmak istiyorlar…”Bu politika, PKK’nin silaha başvurmasından yaklaşık 25 yıl önceydi. Ama devlet politikasının retoriği  o zaman da bugünkünün aynısıydı. Kürt yoktu… Kürtler Türk boylarından geliyordu ve dilleri dağda kala kala değişmişti! Kürt sorunu dış güçlerin bir kışkırtmasıydı v.s. 1959’da 50 Kürt aydını bu propagandalar sonunda tutuklandı ve askeri cezaevine kondular. Barzani’ye ait bir resim, bir telgraf metni delil gösterilerek Kürtler hapis ve sürgünle cezalandırıldılar. 1960 darbesinden sonra aralarında Av. Faik Bucak ve Kinyas Kartal gibi tanınmış Kürtlerin de bulunduğu 55 kişi Sivas’ta, kamplara dolduruldular. Kürt aileleri sürgün edildi. Bunu 1963’te 23’ler tutuklaması izledi. 1968’de Sait Elçi ve arkadaşlarının yargılandığı Antalya duruşması… Sonra DDKO tutuklamaları başladı ve Kürt aydını, öğrencisi ve köylüsü Şeyh Sait yargılamalarında olduğu gibi, Diyarbekir’de askeri cezaevinde toplu “yargılamalara” maruz kaldılar. Bir tek darağaçları eksikti. Bu yargılamalar esnasında ortada silah-külah ve bağımsız Kürdistan talebi yoktu. Demokratik talepler ve Kürt kimliğine sahip çıkma gibi bir siyasi duruş söz konusuydu. 1974 Affı’ndan sonra “Bağımsız Kürdistan” talebi, Türk soluyla hesaplaşma içine giren bir kısım Kürt yapılanmaları içinde savunulmaya başlandı. Ancak bu da Kürdün yurdunun boşaltılması, olağanüstü hal valiliği gibi sömürgeci uygulamalar, faşizmin kitle tabanı kazanması, halkı sindirmeye yönelik faili “meçhul” katliamlar için yetmiyordu. Sıkıyönetim, sorunu çözmüyordu. Türk solunun silahlandırılması, içine yerleştirilen ajan-provakatörler tarafından yönlendirilerek sivil faşizan güçlerin mobilize edilip örgütlenmelerinde devletin bekası(!) açısından olumlu sonuçlar vermişti ama yine de yeterli değildi.

1970’li yılların ortasında iki önemli gelişme yaşandı. Barzani hareketi, bütün öngörüsüne ve kuşkularına karşın, İsrail ve ABD’nin baskısı sonucu yaslandığı İran Şahı tarafından 1975’te yüzüstü bırakıldı ve Cezayir Antlaşması’ndan sonra hareketini geri çekmek zorunda kaldı. Bu esnada Suriye’de YNK kuruldu! Aynı yıllarda ise Ankara Tapu Kadastro merkezli PKK’nin farklı isimler adı altında ortaya çıktığı görüldü. Sonradan PKKadını alan bu grubun lideri, entellektüel derinliği olmayan, hatta tarihsel bilgisi bile tartışılan Kürt çevrelerinde ciddiye alınmayan biriydi. PKKortaya çıkışından itibaren marksist-leninist, bağımsız Kürdistan, silahlı mücadele ve ajan-işbirlikçilik gibi radikal söylemler etrafında şekillendi. Başlangıçtan itibaren devletin ve Türk sol hareketlerinin “İngiliz uşağı Kürtler”… “Milliyetçi işbirlikçiler” gibi söylemlerle büyük uyum gösterdi. Kürt hareketini ve Türk sol hareketlerini kendisine hedef olarak seçti. Bu hedef kapsamına daha sonra feodalizmle mücadele adı altında devletle ilişkileri son derece zayıf ya da bölgelerinde merkezi otoritenin egemenlik kuramadığı, mayasında Kürt yurtseverliği olan Bucak ve Raman gibi Kürt aşiretleri alındı. “Apocular” ve daha sonra da “PKK’ adı gazete manşetlerine taşındığı sıralarda, Abdullah Öcalan Ankara’daydı. 80 öncesi herhangi bir örgütün yaptığı iyi-kötü herşey PKK’ye maledildi ve belleklerde bir öcü yaratıldı. 80 darbesinde ilişkisi olan olmayan herkes PKK’dan yargılanarak gelmekte olan öcünün nasıl tehlikeli bir şekilde kitleselleştiği, kanıtlanmak istendi. Darbeden daha bir yıl önce Temmuz 1979’da Abdullah Öcalan Suriye’ye gitti! 84’ten sonra ise militarizmin yıllardır düşünü kurduğu, eşi görülmemiş vandal politikaların kurumları Kürdün yurdunda adım adım oluşturulmaya başlandı. Olağanüstühal Bölge Valiliği… Köy Koruculuğu… DGM’ler… Yargısız infazlar… Cezaevi katliamları… Düşünce özgürlüğünü budayan her türlü yasa… Kürtlerin zorla göçettirilmesi… Faşizmin kitle tabanı kazanması… Kürtlerin birbirine düşman bir toplum haline getirilmeleri ve birbirine karşı güvensizleştirilmeleri…

Abdullah Öcalan, MİT ile olan ilişkilerini defalarca açıkladı. MİT’i kullandığını iddia etti. MİT’le olan ilişkilerini meşrulaştırmaya çalıştı. Kürtler bunu tartışmadılar. Uğur Mumcu Apo-MİT ilişkilerini ele aldığı için öldürüldü. Ardından geçen yıl aynı konuda CHP milletvekili Fikri Sağlar’a “bildiklerini anlatmaktan korktuğunu” belirten, MİT’in daire başkanı Eskişehir yolunda 1997’de bir kazayla ortadan kaldırıldı. Fikri Sağlar’ın dokunulmazlığının kaldırılması için DGM savcıları soruşturma dosyaları oluşturdu.

Abdullah Öcalan’ın MİT’le ilişkileri kendisinin de ifade ettiği gibi ele alınıp başlangıçta “masum” bir özellik taşıdığı kabul edilse bile, süreç içerisinde nasıl bir işlem gördüğü ayan beyan ortadadır. Abdullah Öcalan’ın subjektif olarak ilişkisi devam ediyor mu, etmiyor mu? Bu da artık önemli değil. Önemli olan Abdullah Öcalan’ın objektif olarak yürüttüğü politikadır. Ve kanımca bu politika sadece Türk stratejik konseptine değil, İran, Irak ve Suriye’nin Kürtlere ilişkin yürüttüğü politikalara da hizmet etmektedir. PKK sayesinde bugün Suriye Parlamentosu’nda Kürtlerin temsili söz konusu değildir. İran, Suriye ve Türkiye’nin başından beri stratejik bir tehdit olarak gördüğü Kürt Federe Devleti, PKKnedeniyle Türk savaş uçaklarının günlük bir manevra alanı olmuş durumda.

Abdullah Öcalan’ın ve PKK’nin Kürtlere kaybettirdiklerine yukarıda somut örnekler verildi. PKK ve şefinin militarist konsept içindeki yeri birkaç yıl önce Türk basınına yansımıştı. Yalçın Pekşen Türk generallerinin neredeyse Apo’yu koruduğunu, Apo giderse PKK’yi kontrol edemeyiz, dediklerini ve PKK sayesinde tüm Kürtlerin dünyaya terörist olarak kabul ettirildiğini Hürriyet gazetesinde yazmıştı. Bunlar ayrıntı gibi görünse de kanımca çok önemlidir. İtalya’da tartaklanan derin devletin parlak çocuğu Fatih Altaylı’nın 7 Ekim 1997’de Hürriyet’te yazdıkları da önemliydi: “PKK’nin bölünmesini iyice tartmak lazım. Sözde barışçı bir Kürt oluşumunun benzer bir sürece (FKÖ) yönelmemesi için, siyasi ve diplomatik önlemler şimdiden hesaplanmalı… PKK’nin bölünüyor olması sevinilecek değil, üzerinde uzun uzun düşünülecek bir haberdir..”

Derin devlet denen ceberrut aygıtın PKK’nin karşısında alternatif demokratik bir Kürt hareketini çok tehlikeli bulduğuna ilişkin daha onlarca örnek verilebilir. Fatih Altaylı’nın yazısı, Mahir Kaynak’ın açıklamaları akılda kalan küçük örneklerdir. Politikadan anlayan herkes bu resmi çok net olarak görebilir. Bunu bir Ertuğrul Özkök gibi Genelkurmay’ın ekzantrik sözcüleri, bir de ketum Kürt siyasetçileri görmüyor. Abdullah Öcalan 6 ay içinde ikinci kezdir derin devlet tarafından kollanıyor. İlkinde Şemdin Sakık’a karşı kollanmıştı. Özkök’ün yazdıklarından anlaşılıyor ki şimdi ise onu Pakistan gibi üçüncü bir ülkeye göndermek için gizli pazarlıklar yürütüyor.

Komploculukla suçlanacağımı biliyorum. Buna rağmen örnekler vermeye devam edeceğim. Bilindiği gibi 93 sonbaharında Ankara-Şam arasında benzeri bir “kriz” daha yaşanmıştı… Hürriyet gazetesinde o zamanlar da savaş naraları atılıyordu. Hatta yine “Abdulluh Öcalan’ın vurulması” gündemdeydi. Tartışmaya Cumhurbaşkanı Demirel noktayı koydu: “Biz hukuk devletiyiz. Başka bir ülkenin toprağında operasyon yapamayız…” 94’te DEP davasının karar oturumundan bir gün önce Hürriyet’te Apo ile Yaşar Kaya’nın fotoğrafı, “Hani ya ilginiz yoktu Yaşar bey” sürmanşetiyle yayınlandı. Yaşar Kaya Demirel’le görüşmesinden sonra, “devlet bilmiyor mu benim 30 yıldır illegal hareketle ilişkim yoktu”demişti. Hürriyet şimdi rüvanşı alıyordu. DEP’le PKK arasındaki ilişkiyi belgeleyen bu fotoğraf nasıl Hürriyet’e ulaşmıştı?

Geçtiğimiz Temmuz ayında ise İngiliz Lord Eric Evebury’nin Şam’a yapacağı ziyarete ilişkin Kani Yılmaz ve Abdullah Öcalan’ın konuşma metni Hürriyet’te yayınlandı. PKK’den bir yalanlama gelmedi. Geçenlerde ise Apo’nun Moskova günlerinde Duma yetkilileri ile çekilmiş resimleri Hürriyet’te yayınlandı.

Kitlesiz Kürt tabela partileri bugüne dek ne yazık ki bu konularda görüş belirtmediler. Aksine Apo’nun sağlığı için dua etmeye başladılar.

Abdullah Öcalan’ın misyonunu Kürtler olarak şimdi tartışma gündemine getirmek, Türkiye ve dünya kamuoyunun dikkatine sunmak için gerekli bütün koşullar var. Derin devletin politik argümanları, ancak böyle radikal bir aydınlatma kampanyasıyla teşhir edilip etkisizleştirilebilir.. Yukarıda da değinmiştik. Dünya Abu Nidal’ın İsrail konsepti gereği FKÖ içine sokulmuş bir ajan olduğunu on yıl önce öğrendi. Orada da sorun Filistin hareketinin demokratik bir politik hat izleme sorunuydu ve İsrail konsepti açısından FKÖ’nün siyasileşmesi stratejik bir tehditti. Türkiye’nin konseptine ne kadar benziyor. Bir kaç yıl sonra “anti-emperyalist” Çakal Carlos’un petrol ithal eden ülkeler için yerine getirdiği rol da anlaşılacak…

Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması olumludur..

Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasıyla derin devletin politikası önemli bir yara aldı. Kimi devlet yetkililerinin ve onlara yakın arzuhalcilerin “Apo Suriye’de kalsaydı daha iyiydi” demelerinin nedeni budur. Çünkü Kürt hareketinin önü açılmıştır ve iyiniyetli olunursa halkın ufku da açılacaktır. Abdullah Öcalan Türkiye’nin insiyatifiyle Suriye’den çıkarılmadı. Yine hatırlatalım: Türkiye ile Suriye arasında Mart 1983’te suçluların iade antlaşması imzalanmıştı. Ama bugüne dek Türkiye Öcalan’ın iadesini istemedi. Öcalan’ı ABD çıkardı ve Kürtleri çok sevdiği için değil, çıkarları gereği Türkiye’nin elindeki en büyük kozunu elinden aldı. Kürtler kıpırdarsa ve rasyonel sesler güncelleşip somut bir şekilde mobilize olursa ABD’nin bu adımlarının arkası da gelebilir. Türkiye’nin Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican olayı 14 saat sonra Almanya’da öğrendi. Başlangıçta İtalya’ya konan Türk postasının şimdi bir balon gibi sönmeye başlaması, Türkiye’nin insiyatifsizliğiyle çok yakından ilgilidir. Gelişmeler de gösteriyor ki Türkiye Apo’nun değil, Kürt sorununun siyasallaşmasından korkmaktadır. Bu siyasallaşma PKK içindeki belli kesimleri de mutlaka etkileyecektir. Eğer Abdullah Öcalan da gerçekten siyasallaşma istiyorsa -ki İtalya’da sürdürdüğü geyik muhabbetlerinden bu sonucu çıkarmak zor- buna kimse itiraz etmez. Ancak Abdullah Öcalan yaşadığı sürece Kürtlere vereceği yığınla hesap var.

Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasındaki önemli sorulardan birisi şudur: Suriye Öcalan’dan bu kadar kolay nasıl vazgeçti? Bunun karşılığında ne kazandı? Bu satırların yazarı da dahil PKK’ye çok mesafeli duran bir çok insan buna ihtimal vermiyordu… Suriye bu alış-verişten sonra Türkiye ile su pazarlığında önemli bir koza kavuştu. Golan pazarlığında ABDnezdinde kredisini arttırdı. Bunlara ek olarak PKK’nin silahlı güçlerini kontrol ettiği için PKK’yi kontrole de devam ediyor. Kaybettiği hiçbir şey yok. Türkiye Suriye ile su konusunda önemli bir kozundan mahrum kaldı. Bunun yanısıra Kürt Federe Devleti’nin istikrarsızlığına oynayan bölge devletleri ve Talabani gibi Kürt güçleri de önemli bir desteklerini yitirdiler. PKK’nin Güney Kürdistan’da eski lojistik ve fiziki gücüne ulaşması artık mümkün değil…

Öcalan’ın siyasallaşması sahip olduğu hegemonyacı karakteri nedeniyle mümkün değil. Tarikat özellikleriyle donanmış kendi tabanlarını buna hazırlamaları da çok zor. Ayrıca PKK ideolojik olarak olması gereken yere çekildi. Ölümü kutsayan ve yaşamı reddeden bu anlayış korku üzerinde yükselen eski otoritesini koruyamaz. Daha düne dek politik mücadeleyi, Avrupa’da bulunmayı aşağılayan PKK şefinin şimdi bu söylemlere sarılması tabanı nezdinde orta vadede tüm inandırıcılığını yitirecektir. Kürt sorunu bir şahısa indirgenemez. Dolayısıyla Apo olmadığı zamanlarda olduğu gibi Kürt mücadelesi yine devam eder ve akması gereken mecralardan akar.

Mesele Abdullah Öcalan’ın “terörist” olup olmadığı değil, Abdullah Öcalan ve partisinden dolayı Kürtlerle PKK’nin özdeşleştirilmek istenmesidir. Bu devlet politikasıdır. PKK bunu tersinden söylüyor. Avrupa’ya bunun böyle olmadığı Kürtler tarafından anlatılmak zorundadır. Devletin Kürt sorunundaki stratejisi buraya kilitlenmeştir.

Öcalan’ın kişisel niteliklerini tartışmak çok önemli değildir. Ancak savunduğu düşüncenin pratiği Kürt talepleri ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için büyük bir tehlikedir.

Avrupa PKK’yi kabul etmez. Avrupa Türkiye’nin militarist politikalarını da kabul etmiyor. Avrupa Türkiye’ye Kürt sorununun demokratik bir şekilde çöz… demokrasiyi kur diyor… Avrupa, Türkiye PKK ile görüşsün demiyor.. Bağımsız bir Kürdistan talebinde bulunmuyor. Türkiye başkaları dediği için değil, Türkiye’de yaşayanların ortak çıkarları gerektirdiği için Kürt sorununu çözmek ve demokrasiyi inşa etmek zorundadır. Dolayısıyla bu konularda saplanıp kalmanın bir anlamı yok. Öcalan’ın Avrupa’da yargılanmasının da hukuki ve teknik olanakları bulunmuyor. Bunlar gündemi saptırmak için iki kanaldan geliştirilen propagandadan ibarettir. Yılda 25 milyar dolar ihracatı olan Türkiye 250 milyar dolar ihracat girdisi olan İtalya’ya kafa tutamaz. Buna hem güç dengeleri itibariyle hem de altında imzası olduğu 1963 Avrupa Ortaklık Antlaşması ve 1995 Gümrük Birliği Antlaşmaları nedeniyle mümkün değil.

Aslında Kürt sorunu söylemi yanlış bir söylemdir. Kürt olmak Türk olmak kadar doğal bir haktır. Kürt olmak sorun değil, sorun devletin anlayışından kaynaklanmaktadır. Bu sorunu devlet yaratmıştır ve isterse çok rahat bir şekilde çözüm sürecine girmesini sağlayabilir. Anahtar demokrasidir.

 *Yazar

Share

Şîrove bike

Hun dikarin şîroveya xwa binivsînin...
Heke hun dixwezin wêneyê we xuya bibe, herin agravatar!