Barış Konferansı sulhun (barışın) esaslarını hazırlamıştır. Fakat hiçbir mesele hakkında henüz kesin bir karar vermediği anlaşılıyor.

Şimdiye kadar cereyan eden müzakerelerden neticenin tayin etmiş olduğuna hükmetmek bir zan ve tahminden ibaret kalır.

Yalnız şüphe edilecek bir hakikat var ise, o da itilaf devletlerinin her halde akvamın (kavimlerin) hukuk ve hürriyetine riayetkar olacakları ümididir. Rusya’nın dağılması ve Türkiye’nin istiklaliyle alakadar olunan şark meseleleri, hali hazırda konferansı haylıca meşgul edecek bir cereyan almıştır.

Hakikaten mütarekeyi müteakip Türkiye’de yaşayan muhtelif unsurlar o kadar geniş isteklerde bulundular ki, bunların arzularını yerine getirmek için bugünkü Asya kıtası kafi olmadığı görünüyor.

Bilmeyiz ki bir kavme hürriyet ve adalet bahşetmek, diğer bir kavmin hürriyetini gasbetmeye mi temin olunacak?

Gasbedilen hukuk istirdad edilir (geri alınır), fakat meşru hak gasbolunamaz.

Bir suçun faili, ortağı ceza görmesi lazımdır. Lakin bir cemiyet içinde ortaya çıkan cinayet işleyenlerinden dolayı o cemiyet faaliyetlerinin tümünü cezalandırmayı gerektirir bir iddia, cezai nazariyata göre uyulması kabul olur mu?

Osmanlı memleketleri sair kısmı hakkında ortaya atılan talepleri açıklamaya lüzum görmeyerek vilayetimizin mukadderatına bağlı olan bir konuya geçmek istiyoruz.

Malumdur ki mütarekeden pek az sonra vilayetimiz işgal altına alındı ve çok geçmeden gelmiş olan Murakabe heyeti de hükümetin muamelelerini kontrol etmeye başladı.

Bu hadise bizim için endişe sebebi olmaktan ziyade teselli odağı oldu. Çünkü ancak bu vasıta ile birçok hakikat inkişaf edecek. Harb-ı Umumi esnasında Osmanlı memleketlerinde vukua gelen ve bütün Türklere teşmil edilen (yüklenen) mezalim ve cinayetlerin sebep ve amilleri (işleyicileri) anlaşılacaktı.

Bilhassa Adana vilayeti, savaştan önce de kanlı bir vakıa geçirmiş ve bu suretle de dünya nazarında zan altında bulunuyordu. Avrupa’nın, Amerika’nın muhtelif yerlerdeki cemiyetler, cemaatler tarafından Kilikya’nın umumi hallerine dair hayal üstü eserler yazılmış, risaleler neşredilip tevzi olunmuş. Bunları müdafaa etmeye, hakikatı anlatmaya kudretimiz yoktu. Her yerde velev yanlış velev mübalağalı olsun iddiacının bünyesi dikleniyor, zanaltında kalan müdafaadan mahrum kalıyordu.

Son zamanlarda İstanbul’daki bazı matbuatta işe karıştı. Adana’daki Türklerin dini, tarihi, içtimai müesseseleri ortadan kaldırılmak istendi. İslam nüfusu sıfıra indirildi. Üç yüz seksen bin Müslüman nüfusu defterlerden silindi. Bunun yerine kırk bine mukabil dört yüz bin Ermeni nüfusu gösterildi. Bu rakamların kaynak ve sahasını bilmiyoruz.

Acaba hata bir noktada mıdır veyahut bir yanlışlık eseri midir? Rakamların yanlışlığı daima aleyhimizde çıkmasına göre, hatanın bir noktadan ibaret olduğuna hükmetmek safdillik olur.

Hatta iş bir dereceye vardı ki, bu mübalağalar Tan gibi ağırbaşlı bir gazetenin bile alnını kırıştırdı. Sabah’tan iktibasen aşağıda yazdığımız Tan’ın makalesi dikkatle okunursa, hakikatlerin zuhur ettiği görülür. Bizim arzumuz Kilikya’nın mukadderatını gazete sütunlarında çözmeye çalışmak değildir. Eğer öyle bir yetkiyle hüküm vermeye muktedir olsaydık Kilikya ve civarındaki kadim kavimlere ait eserler de mevcut olduğunu itiraf ile beraber bugün baştanbaşa bir Türk ve bir Müslüman vatanı olduğunu ispat edecek binlerce delil gösterebilirdik.

Şu yönü de söylemek isteriz ki bu günkü iddialar ve talepler geçmiş hadiselerin bahsettiği bir hak ise, bu haktan bizi hangi sebep ve kuvvet mahrum ediyor.

Yok Harb-ı Umumi doğurduğu kavimler hürriyeti prensibi ise, nasıl olur da bütün kavimlere hürriyet ve adalet vadeden bir insanlık mahkemesi Türkleri yeni bir esarete duçar edecek talepler karşısında bulunuyor.

Bütün dünyaca anlaşıldı ki, bu oyunda yanan, bu badirede en çok mağdur olan yine Türk milletidir.

Bundan dolayı zaman zaman vilayetimize gelen ve bugün vilayetimizde aylardan beri tetkiklerini tamamlayan İtilaf Devletleri’nin mümessillerinin her halde hakikatı arayarak hakkımızda adaleti yerine getirecekleri kanaatindeyiz.

Biz ölülerin değil, dirilerin hakkını arıyoruz. Madem ki taraflar bir adil mahkemenin vereceği kararı beklemek mecburiyetindedir ve mademki verilecek karar bu vilayetteki muhtelif unsurların hayati hukukunu zarardan koruma esasına dayandırılmış olacaktır ve madem ki Kilikya’nın idaresi her ne şekil alırsa alsın buradaki unsurların yekdiğeriyle beraber yaşayacaktır.

Şu halde fazla bir hak kazanmak hülyasıyla hakikati tahrif etmeye bir sebep bulamıyoruz.

Bununla birlikte Adana vilayeti hakkında şimdiye kadar icra ettikleri tetkikler ile her unsurun genel nüfusu, emlakı, arazisi, medeni durumu ve ictimaiyesi üzerinde ne netice hasıl etmişler ise, bunun Avrupa basını vasıtasıyla neşrine delalet buyurmalarını, vilayetimizdeki İtilaf devletleri muhterem mensuplarından tekrar rıza ederiz.


Kaynak: Ferda, no: 24, Adana, Ferda Matbaası, 30 Cemazeyilahir 1337-R (31 Mart 1919), s. 1