Abdullah Öcalan’ın Medine Vesikası’na Yönelik Demokratik Okumasının Eleştirisi ve Bunun Türkiye Devleti’nin Entegrasyoncu Politikalarıyla Bağlantısı


Abdullah Öcalan, geçtiğimiz hafta Diyarbakır’da düzenlenen bir konferansa gönderdiği mesajda—özellikle “Medine Vesikası’nın demokratik ruhu”na ve “demokratik İslam” gibi kavramlara yaptığı göndermeler aracılığıyla—ön-seküler bir metnin yeniden okunması yoluyla modern ulus-devlete karşı ahlaki-siyasal bir alternatif sunulabileceği izlenimini vermektedir. Oysa bu çalışma, söz konusu mesajda ileri sürülen bu referansların yalnızca tarihsel ve kavramsal bakımdan son derece anakronik olduğunu, aynı zamanda siyasal düzlemde belirli ve işlevsel bir role sahip olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır: Kürt meselesinin, Türkiye devletinin entegrasyoncu politikalarıyla uyumlu bir çerçevede yeniden formüle edilmesi.

Bu metnin temel argümanı şudur: Demokrasi, “seküler ulusal özne” tasavvuru olmaksızın düşünülemez. Bu öznenin dinî ya da ön-seküler temellere dayalı herhangi bir yapı ile ikame edilmeye çalışılması—“demokratik ruh” ya da “demokratik İslam” gibi kavramsal örtüler altında dahi sunulsa—yapısal olarak daha karmaşık tahakküm ve totaliterlik biçimlerinin yeniden üretilmesine yol açar.

1. Öcalan’ın Geçtiğimiz Haftaki Mesajı Bağlamında Medine Vesikası: Bilinçli Bir Anakronizm

Söz konusu mesajda Öcalan, Medine Vesikası’nı, güya siyasal birlikte yaşam, çoğulculuk ve kolektif katılım potansiyelleri barındıran tarihsel bir örnek olarak sunmakta; ardından bu metnin “demokratik ruhu”ndan söz ederek, bu ruhun günümüz koşullarında yeniden üretebileceğini varsayılmaktadır. Temel sorun tam da burada ortaya çıkar: Bu aktarım, başlı başına anakronik bir hamledir.

Hukuki eşitlikten siyasal katılıma ve yurttaşlığa kadar uzanan, post-seküler ve modern dünyaya ait beklentiler; iç mantığı dinî otoriteye, iman temelli ayrımlara ve hiyerarşik bir iktidar yapısına dayanan ön-seküler bir metne geri projekte edilmektedir. Bu nedenle Medine Vesikası, kendi tarihsel iktidar bağlamı içinde ele alınan bir belge olmaktan çıkarılarak, çağdaş bir siyasal projenin ahlaki meşruiyet kaynağına dönüştürmektedir. Bu proje ise Kürt meselesini egemenlik, ulus-olma ve kendi kaderini tayin hakkı ekseninde değil; “birlikte yaşam”, “birlik” ve “entegrasyon” söylemleri içinde yeniden tanımlamayı hedeflemektedir. Anakronizm bu noktada salt kuramsal bir hata olmaktan çıkarak açık bir siyasal müdahaleye dönüşmektedir.

2. Dinî Otorite ve “Dışlayıcı Entegrasyon”: Öcalan’ın Mesajında Görmezden Gelinen Yapı

Medine Vesikası, yapısal olarak baştan verilmiş bir İslami otorite varsayımına dayanır: Siyasal düzen, eşit özneler arasında yapılmış bir sözleşmeden değil, iman temelli bir hakikatten türetilir. Böyle bir düzende, Müslüman olmayanlar—metnin kapsamına alınsalar dahi—sözleşmenin eşit kurucu öznesi olarak değil, önceden tanımlanmış bir çerçeveye dâhil edilen unsurlar olarak konumlandırılır.

Bu mekanizma en doğru biçimde “dışlayıcı entegrasyon” olarak adlandırılabilir: Eşitlik üzerinden değil, siyasal, hukuki ve egemenlik kapasitesinin askıya alınması ya da reddi üzerinden işleyen bir dahil etme biçimi. Öcalan’ın geçtiğimiz haftaki mesajı tam da bu noktada sessizdir. “Demokratik ruh”tan söz edilir; ancak bu ruhu mümkün kılan yapısal eşitsizlikler ve iktidar mantığı analiz dışı bırakılır. Böylece “ruh”, iktidar analizinin yerini alır—ve bu ikame, siyasal açıdan son derece belirleyicidir.

3. İman Temelli Ayrım ve Adalet Sorunu: Yurttaş Eşitliği Nereden Doğar?

Medine Vesikası’nın ön-seküler düzeni, “mümin / gayrimümin” ayrımına dayanır. Bu ayrım yalnızca teolojik değildir; doğrudan siyasal ve hukuki sonuçlar üretir. Siyasal sadakat, cezai adalet ve hatta insan hayatının değeri, iman temelli kategoriler üzerinden tanımlanır. Bu mantık, modern yurttaşlık eşitliğiyle bağdaşmaz; çünkü birey, eşit haklara sahip bir hukuki özne olarak değil, mensup olduğu iman kategorisine göre değerlendirilir.

Öcalan, geçtiğimiz haftaki mesajında “demokratik ruh” vurgusu yaparken bu kurucu ayrımı ya görünmez kılmakta ya da tali bir unsur gibi sunmaktadır. Oysa tam da bu ayrım, Medine Vesikasının neden—kurucu unsurları tasfiye edilmedikçe—modern anlamda demokratik bir model olamayacağını açıkça göstermektedir.

4. “Seküler Ulusal Özne” Olmadan Demokrasi Mümkün Değildir: Eleştirinin Odak Noktası

Modern demokrasinin önkoşulu, siyasal meşruiyetin eşit yurttaşların kolektif iradesinden türetilmesidir; ne aşkın bir hakikatten, ne dinî bir otoriteden ne de önceden tanımlanmış bir ahlaktan. “Seküler ulusal özne” tam da bu imkânın adıdır: Dini dışlamayan, ancak onu egemenliğin temeline yerleştirmeyen bir özne.

Bu askıya alma gerçekleşmediğinde siyaset “hakikat”e bağlanır; ihtilaf, değişim ve kolektif karar alma—yani demosun siyaseti—ortadan kalkar. Dolayısıyla her “ruh”un (ister dinî ister ön-seküler) siyasal düzenin temeli hâline getirilmesi, zorunlu olarak demos-üstü bir yapıya yol açar. Öcalan’ın mesajı, “demokratik ruh” kavramı aracılığıyla meşruiyeti demos’tan alıp “ruha” ya da aşkın bir referansa taşımaktadır.

5. Türkiye Devleti’nin Entegrasyoncu Politikalarıyla Bağlantı: Bu Mesaj Neden Salt “Teorik” Değildir?

Bu mesaj, Türkiye devletinin resmî söylemiyle birlikte okunduğunda gerçek siyasal anlamını kazanır. Söz konusu söylem, Kürt meselesini devlet içi sömürgecilik ve ulusal inkâr bağlamında değil; “bölünme”, “dış düşman” ve “küresel emperyalizm” anlatıları içinde çerçeveler. Bu çerçevede Türk devleti, siyasal düzenin doğal ve tartışılmaz merkezi olarak varsayılır; Kürtler ise bağımsız bir demos olarak değil, önceden tanımlanmış bir bütün içinde “entegre edilmesi” gereken bir topluluk olarak temsil edilir.

Öcalan’ın “demokratik İslam” ve “Medine Vesikası’nın ruhu”na yaptığı göndermeler, bu entegrasyoncu mantığa teorik ve ahlaki bir zemin sağlar. Entegrasyon dili ahlakileştirilir, devletin tarihsel şiddeti görünmez kılınır ve Kürt meselesi egemenlik alanından “birlik” ve “birlikte yaşam” söylemine taşınır. Burada “ruh”, sömürgeciliği adlandırmak yerine entegrasyonu erdem ve hatta dinî bir fazilet olarak sunan açık bir siyasal işleve sahiptir.

6. Siyasal Sonuç: Demokrasi ve Ahlak Adına Kürt Ulusunun Zayıflatılması ve İnkârı

Demokrasi modern anlamıyla demosun tanınmasına ve yurttaşlık eşitliğine dayanıyorsa, Öcalan’ın geçtiğimiz haftaki mesajının doğrudan sonucu açıktır: Kürtler, kolektif iradeye sahip siyasal bir özne ve bir demos olmaktan çıkarılarak, “normalleştirilmesi” ve “yönetilmesi” gereken ahlaki bir nesneye indirgenmektedir. Bu noktada, görünüşte ulus-devlet karşıtı olan söylem, fiilen ulus-devletin tamamlayıcı ideolojik aracına dönüşmektedir.

Devlet, entegrasyoncu politikalarını baskı diliyle değil; “ahlak”, “birlikte yaşam” ve hatta “dini demokrasi” diliyle sürdürebilmektedir. Sonuç olarak silinen şey yalnızca dinî metnin tarihsel bağlamı değil, doğrudan doğruya iktidar ve sömürgecilik meselesinin kendisidir. Bu nedenle “demokratik İslam”, bu mesaj bağlamında, ulus-devlete alternatif değil; Türkiye devletinin fiilen izlediği entegrasyoncu politikanın ahlaki örtüsüdür.


kaynak: https://www.facebook.com/1008431253/posts/10234682475175544/?rdid=xeujtwi9bREXwtIP#