ABD–İran gerilimini ve Ortadoğu’daki güncel gelişmeleri yalnızca anlık olaylar üzerinden değerlendirmek yetersizdir. Bu gelişmeler, içinde bulunduğumuz tarihsel dönemde dünya sistemi ve Ortadoğu düzleminde eşzamanlı olarak ortaya çıkan çok katmanlı krizlerin bir sonucudur.

Günümüzde dünya dört temel krizi birlikte yaşamaktadır:
Birincisi, derinleşen ekonomik ve siyasal krizdir. İkincisi, küresel sistemin neoliberalizmden neomerkantilizme doğru evrilmesidir. Üçüncüsü, dünyanın ABD ve Çin ekseninde yeniden iki kutuplu bir yapıya dönüşmesi ve bu güçlerin küresel paylaşım mücadelesine girmesidir. Dördüncüsü ise, 1960’lardan itibaren Batı dünyasında hâkim hâle gelen pozitivist siyasal gelişme paradigmasının ve uluslararası düzenin temel dayanaklarından biri olan Birleşmiş Milletler’in “ülke toprak bütünlüğü” ilkesinin fiilen geçersizleşmesidir.

İlk üç kriz, kapitalist dünya sisteminin farklı dönemlerinde çeşitli biçimlerde yaşanmış ve deneyimlenmiştir. Ancak dördüncü kriz, yani devletlerin coğrafi bütünlüğü ve siyasal istikrar önceliği üzerine kurulu uluslararası düzenin çözülmesi, Kırım, Karabağ ve Afganistan gibi örneklerde görüldüğü üzere yeni bir tarihsel evreyi ifade etmektedir. Bu krizler birbirinden bağımsız değildir; aksine iç içe geçmiş, birbirini besleyen ve sonuçlarını karşılıklı olarak belirleyen bir yapı arz etmektedir.

Neoliberalizmden Neomerkantilizme Geçiş ve Hegemonik Rekabet

Günümüz küresel düzeninde siyasal ve ekonomik gerilimlerin temelinde, Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasında giderek sertleşen hegemonya mücadelesi bulunmaktadır. Bu mücadele yalnızca askerî ya da diplomatik değil, aynı zamanda üretim, ticaret ve teknoloji alanlarında yoğunlaşan çok boyutlu bir rekabettir.

Bu rekabetin sonucu olarak neoliberal düzen tıkanmış; devletler giderek neomerkantilist politikalara yönelmiştir. Neomerkantilizm, ekonomik alanda korumacılığı, dış politikada yayılmacılığı ve iç politikada ulus-devletin güçlendirilmesini esas alır. Böylece piyasa merkezli küreselleşme modelinin yerini, devlet merkezli rekabetçi bir sistem almaya başlamıştır.

Bu dönüşüm, yalnızca küresel güçler arasındaki rekabeti keskinleştirmekle kalmamış; aynı zamanda hem egemen uluslarda hem de baskı altındaki uluslarda ulusçu siyasetin yeniden yükselmesine yol açmıştır. Neomerkantilist politikalar ile ulusçu siyasal yönelimlerin çakışması, günümüz çatışmalarının ideolojik ve maddi zeminini oluşturmaktadır.

Nitekim Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi, İsrail–Filistin savaşı, İsrail’in Lübnan ve Suriye’de yürüttüğü operasyonlar ve ABD–İran gerilimi bu tarihsel çakışmanın somut tezahürleri olarak ortaya çıkmaktadır.

Ortadoğu’nun Stratejik Merkez Olarak Yeniden Konumlanması

Ortadoğu, yalnızca enerji kaynakları nedeniyle değil, küresel güç dengeleri açısından taşıdığı jeostratejik konum nedeniyle dünya siyasetinin merkezinde yer almaktadır. Küresel güçler, “Güneybatı Asya” olarak kavramsallaştırılan geniş bir coğrafyada hegemonya mücadelesi yürütmektedir. Bu alan, Kuzey Afrika’dan başlayarak Ortadoğu, Kafkasya, Orta Asya ve Asya-Pasifik hattına kadar uzanmaktadır.

Bu geniş coğrafyanın kilit noktası ise Ortadoğu’dur. Ortadoğu; Asya ile Afrika’yı, Asya ile Avrupa’yı ve Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu birbirine bağlayan bir geçiş alanıdır. Bu nedenle Ortadoğu üzerinde hegemonya kuramayan bir küresel gücün, Güneybatı Asya’da kalıcı bir egemenlik tesis etmesi mümkün değildir.

Ancak bölge, I. Dünya Savaşı sonrasında Cemiyet-i Akvam sürecinde oluşturulan yapay devletler ve sınırlar üzerine kuruludur. Bu yapaylık, bölgeyi kalıcı bir istikrarsızlık alanı hâline getirmiştir. Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Lübnan gibi devletlerin sınırları, toplumsal ve siyasal gerilimlerle yüklüdür ve sürekli değişim potansiyeli taşımaktadır.

ABD’nin Ortadoğu Stratejisi ve Sınırları

ABD açısından Ortadoğu’nun önemi, yalnızca petrol ve doğalgaz kaynaklarından ibaret değildir. Asıl sorun, bölgenin Güneybatı Asya’daki hegemonya mücadelesinin kilit alanı olmasıdır. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen stratejik kuşatma politikası, günümüzde Çin’e karşı uygulanmaktadır.

ABD’nin Asya-Pasifik’e yönelmesi ve Çin’i ekonomik, siyasi ve askerî olarak çevreleme stratejisi, Ortadoğu üzerindeki kontrolünü sürdürmesine bağlıdır. Bu nedenle Irak müdahaleleri ve İran’a yönelik baskı politikaları bu stratejinin parçaları olarak ortaya çıkmıştır.

Bununla birlikte ABD’nin Ortadoğu modeli ciddi bir sınırla karşı karşıyadır. Bu model, bölgedeki sorunları egemenlik sorunu olarak değil; demokratikleşme ve kültürel haklar çerçevesinde ele almaktadır. Bu yaklaşım, baskı altındaki ulusların taleplerini ulusal egemenlik düzeyinden çıkararak azınlık hakları düzeyine indirgemekte ve böylece yapısal sorunu çözmek yerine derinleştirmektedir.

İsrail, İran ve Bölgesel Güvenlik Dinamikleri

İsrail için Ortadoğu’daki gelişmeler doğrudan bir güvenlik ve varlık sorunudur. İsrail, İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin hattında kurduğu etkiyi stratejik bir tehdit olarak değerlendirmektedir.

7 Ekim 2023’te başlayan Aksa Tufanı Operasyonu sonrasında İsrail’in askeri stratejisi önemli ölçüde değişmiş; çatışma yalnızca Hamas ile sınırlı kalmayarak İran’ın bölgedeki tüm etkisini hedef alan geniş bir çerçeveye oturmuştur.

Bu genişleme, yalnızca bölgesel dengelerin değil, aynı zamanda küresel güç rekabetinin de bir yansımasıdır. Çin’in Ortadoğu’da artan etkisi ihtimali, İsrail’in daha sert ve kapsamlı bir askeri strateji benimsemesinde belirleyici olmuştur.

Çok Katmanlı Çatışma Dinamikleri

Ortadoğu’daki gelişmeler tek boyutlu değildir. Aksine, dört temel dinamik iç içe geçmiş durumdadır: halkların özgürlük ve demokrasi talepleri, baskı altındaki ulusların egemenlik mücadeleleri, otoriter devletlerin iktidarlarını sürdürme çabaları ve küresel güçlerin hegemonya rekabeti.

Bu dinamiklerin kesişimi, bölgeyi kalıcı bir istikrarsızlık alanına dönüştürmektedir. Bu bağlamda Ortadoğu, yalnızca bölgesel değil, küresel sistemin yeniden yapılanmasının merkezinde yer almaktadır.

Kürdistan Açısından Tarihsel Eşik

Bu koşullar altında Kürdistan’daki siyasal aktörler için yeni bir tarihsel eşik ortaya çıkmıştır. Bölgesel ve küresel dönüşüm, Kürd ulusal sorunun yeniden tanımlanmasını zorunlu kılmaktadır.

Mevcut siyasal yapıların önemli bir bölümü, ulusal egemenlik perspektifi yerine ulusal-azınlık siyaseti sınırları içinde kalmıştır. Bu durum, Kürd ulusunun kurucu bir siyasal özne olarak ortaya çıkmasını engellemiştir.

Dolayısıyla tarihsel görev, ulusal egemenliği esas alan, demokratik ve geniş insan haklarını içeren bir ulusal-demokratik programın oluşturulmasıdır. Bu programın kurumsal karşılığı, çok uluslu yapıyı tanıyan ve kurucu eşitliği esas alan federal-konsensüs demokrasi modeli olmalıdır.

Sonuç

Ortadoğu, derin bir parçalanma ve yeniden yapılanma sürecinden geçmektedir. Neomerkantilist rekabetin belirlediği bu süreç, uzun süreli, dalgalı ve yüksek yoğunluklu çatışmalar üretmeye devam edecektir.

Bu tarihsel bağlamda Kürd ulusal sorununun çözümü iki olasılık arasında şekillenecektir: ya ulusal-demokratik bir siyaset temelinde örgütlenerek kurucu bir ulus hâline gelmek ya da bölgesel ve küresel güç mücadeleleri içinde yeniden bastırılmak.

Dolayısıyla ortaya çıkacak sonuç, yalnızca dış dinamiklerin değil; doğrudan Kürd ulusunun geliştireceği siyasal stratejinin ürünü olacaktır.

Diyarbakır/ 21. O4. 2026