Öcalan, Kürt tarihinin kurucu momentlerinden biri olan Kürdistan Cumhuriyeti’ni indirgemeci bir çerçevede değerlendirerek şu ifadeyi kullanmıştır: “Mahabad olayı komedi ile başladı, trajedi ile sonuçlandı.” (Nebil el-Mulham ile görüşme, 1996)
Bugün ise, kendi içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında, insan hangi kısmın trajedi, hangi kısmın komedi olduğunu ayırt etmekte zorlanıyor. Zira neredeyse otuz yıl boyunca Türk devletine karşı sergilediği “tevazu” ve bu devlete hizmet edebilmek için sürekli fırsat talep etmesi, sonunda onu tam da kendi tarif ettiği o trajikomik noktaya getirmiş görünüyor. Nitekim 27 yıl sonra bugün kendisi şu soruyu sormak zorunda kalmaktadır: “Tek taraflı adım atmakla hata mı yaptım?”
Öcalan, uzun yıllara yayılan bu tek taraflı ve adeta “şartsız, kayıtsız” hizmetin karşılığında devletten bir karşılık —hatta en azından kendi özgürlüğüne dair bir adım— beklemiştir. Ancak bugün açıkça görüldüğü üzere, bu beklenti boşa çıkmıştır. Dahası, eğer Kürt siyasetini ve özellikle Kuzey’deki PKK’yi kendi kurtuluşu için bir pazarlık aracına dönüştürmemiş olsaydı, bugün belki kendisi özgürlüğüne kavuşmuş olacak, Kürtler ise bu denli aşağılayıcı bir tablo yerine somut kazanımlar elde etmiş olacaktı.
28 Nisan 2026 tarihli İmralı görüşme tutanaklarının ikinci bölümünde (Öcalan’ın İmralı görüşme tutanaklarında ikinci bölüm) ortaya çıkan şey yalnızca bir öfke ya da hayal kırıklığı değildir; aynı zamanda onlarca yıla yayılan ve farklı örgütsel formlar üzerinden Kürdistan aleyhine işleyen bir siyasal stratejinin sınırlarına dair gecikmiş bir fark ediştir. Bu kadar kayıptan sonra, bu durumun hangi yönünün trajik, hangi yönünün komik ve Kürt ulusu açısından hangi ölçüde anlamlı olduğu hâlâ belirsizliğini korumaktadır. Yaklaşık otuz yıl boyunca kendisini Türk devleti için vazgeçilmez bir aktör olarak konumlandırmaya çalışan Öcalan, şimdi görünüşe göre bu devletin kendisine karşılık verme niyetinde olmadığını fark etmekte ve devletin kendisine yönelik yaklaşımını kendi ifadesiyle “kontrgerilla işi” olarak nitelendirmektedir.
Bu durum dışarıdan ileri sürülen bir iddia değildir; bizzat Öcalan’ın kendi ifadeleri bu çelişkiyi açık biçimde ortaya koymaktadır. Nitekim şu sözleri bu gerilimi yoğun biçimde dile getirir:
“Hem benden iş yapmamı bekleyeceksin hem de beni bu koşulda tutacaksın.” (Öcalan’ın İmralı görüşme tutanaklarında ikinci bölüm, 28 Nisan 2026)
Bu cümle, 1999 sonrası stratejisinin özünü açığa çıkarır: Kendini devlet için vazgeçilmez bir çözüm aktörü olarak sunarken, bu vazgeçilmezliğin karşılığında İmralı’daki koşullarının değiştirilmesini beklemektedir. Nitekim kendisi de şu sözlerle bu beklentiyi açıkça dile getirir:
“Ben çalışmak istiyorum. Bunu kırk defa söyledim. Bahçeli de davet etti, gel çalış dedi. Benim bir talebim olmadı. Şimdi neden engelleniyorum? Bu işte bir bit yeniği var.”
Ancak bugün gelinen noktada bu “vazgeçilmezlik”, bir pazarlık gücünden ziyade karşılıksız bir hizmete dönüşmüş görünmektedir.
Bu çerçevede, Öcalan’ın kişisel özgürlüğünü çözümün merkezine yerleştirmesi—ve bu doğrultuda hem kendi siyasal konumunu hem de Kürt siyasetini ağır bir kayıp sürecine sürüklemesi—yeni değildir. Türkiye’de Demokratikleşme Sorunları adlı eserinde açıkça şöyle der:
“Bu aşamalı planın hayata geçmesinde Abdullah Öcalan’ın konumu stratejik önem arz etmektedir. Planın Öcalansız yürüme şansı çok sınırlıdır.” (Öcalan, Türkiye’de Demokratikleşme Sorunları, 2011: 89).
Devamında ise özgürlüğünü şu şekilde formüle eder:
“Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’nda geliştireceğim savunma temelinde özgür bırakılmam görev, iş gereğidir.” (aynı eser, 89)
Burada özgürlük iki açıdan dikkat çekicidir: Birincisi, kolektif bir hak olarak değil, belirli bir özneye—bizzat Öcalan’a—atfedilen bir talep olarak ortaya konur; ikincisi ise bu özgürlük bir hak değil, devlet için yürütülecek siyasal faaliyetin işlevsel bir koşulu olarak tanımlanır. Dolayısıyla çözüm süreci doğrudan onun konumu etrafında kurgulanır.
Benzer bir yaklaşım, 2013 tarihli İmralı görüşmelerine ilişkin daha sonra yayımlanan metinlerde de görülür. Bu metinlerde Öcalan, HDP temsilcilerinin Kürtler adına dile getirdikleri talepleri İmralı’da kendisiyle doğrudan tartıştıklarını belirtir; aynı zamanda devletin Sabri Ok ve Zübeyir Aydar üzerinden bazı düzenlemeler üzerinde uzlaştığını, hatta bu çerçevede daha ileri adımlar atmaya hazır olduğunu ifade eder. Buna rağmen, kendi konumuna ilişkin düzenlemeleri yetersiz bulduğu için bu çerçeveye karşı çıkar. Nitekim şu ifadeyi kullanır:
“Biz Emre Beyle burada görüşmeye başladığımızda Sabri, Zübeyir onlar üzerinden bazı anlaşmalara varılmıştı. Benim de onayımı istediler, ama yetersiz buldum, olmadı.” (Öcalan, Demokratik Kurtuluş, 2015: 108)
Bu çerçeve, karar alma sürecinin kolektif siyasal aktörlerden ziyade Öcalan’ın bireysel onayına bağlandığını açık biçimde ortaya koyar. Bu durum, Kürtlerin kolektif varlığının, iradesinin ve siyasal tahayyülünün onun kişisel konumu karşısında ikincil hale indirgenmesini beraberinde getirir. Nitekim Öcalan’ın şu sözleri bu yaklaşımı açıkça yansıtır:
“İster karşı çıksınlar ister çıkmasınlar. Karar benim. Ben kurdum ben bitirdim.”
Bu yaklaşım, Öcalan’ın daha önce Kürtleri ne tam anlamıyla siyasal bir özne ne de eşit bir insan topluluğu olarak tanıyan problemli tasavvuruyla birlikte düşünüldüğünde (Öcalan, Bir Halkı Savunmak, 2004: 107), “demokratik siyaset ve hukuk” iddiasıyla açık bir gerilim üretir. Nitekim aynı düşünsel çerçevede “üstün ırk” ve “ırk arılığı” vurgularının, özellikle “Türklük” bağlamında olumlayıcı bir içerikle kurulduğu görülmektedir (Öcalan, Bir Halkı Savunmak, 2004: 249). Bu bağlamda, söz konusu “demokratik” söylem evrensel bir ilke olmaktan ziyade, belirli bir etno-siyasal hiyerarşi içinde işleyen ve Kürtleri bu çerçevede tali bir konuma yerleştiren dışlayıcı bir siyasal tahayyülün parçası olarak görünmektedir. Kararın tekil bir öznenin iradesine indirgenmesi de bu çerçevenin siyasal düzlemdeki karşılığıdır.
Bu yapı, Kürt siyasetinin kolektif talepler üzerinden şekillenen bir müzakere alanı olmaktan çıkarak giderek kişiselleşmiş bir pazarlık eksenine kaymasına yol açmıştır. Başka bir deyişle, süreç yalnızca Kürtlerin hakları etrafında değil, Öcalan’ın onayı ve konumu etrafında belirlenmiştir.
28 Nisan 2026 tarihli tutanaklar, bu kişiselleşmiş pazarlık zemininin artık zayıfladığını göstermektedir. Öcalan’ın ifadeleri bu kırılmayı açıkça yansıtır:
“Ben artık öfkeden çıldıracağım,” “Yeter artık!,” “Son denemeyi yapacağım.”
Ancak en çarpıcı cümle şudur:
“Ben hata yaptım mı diyorum bazen; bu şartlarda o adımları tek taraflı atmakla erken mi davrandım?”
Bu ifade, sürecin tek taraflı işlediğine dair örtük bir kabule işaret eder. Nitekim kendisi de şu sözlerle bunu teyit eder:
“Örgütü silahsızlandırmışım, feshetmişim.”
Buna karşın, bu adımların karşılığında ne hukuki ne de siyasal bir düzenleme ortaya çıkmıştır.
Bu bağlamda, şu tespit belirleyicidir:
“Devlet bana iş yaptıracak ancak hiçbir yasal zemini olmayacak! Bu kontrgerilla işidir.”
Bu cümle, Öcalan’ın uzun yıllar savunduğu “demokratik entegrasyon” çizgisinin devlet tarafından araçsallaştırıldığını nihayet kabul ettiğini göstermektedir. Ancak bu fark ediş, sürecin ileri bir aşamasında ortaya çıkmaktadır. Zira aynı dönemde Kürt siyaseti, onun teorik çerçevesi içinde giderek devletle uyumlu bir pazarlık aracına indirgenmiştir.
Buna rağmen Öcalan’ın Mustafa Kemal’e yönelik olumlu referanslarını sürdürmesi dikkat çekicidir:
“Ben Mustafa Kemal’in pratiğinden ders çıkaranlardanım,”
ve
“Mustafa Kemal olmasaydı görürlerdi günlerini.”
Bu söylem, Türk devletine hitap edilebilir bir dil kurma çabası olarak okunabilir. Ancak aynı zamanda açık bir çelişkiyi de açığa çıkarır: Referans aldığı devlet geleneği, Kürt siyasetini tarihsel olarak sınırlandıran ve araçsallaştıran bir gelenektir.
Benzer biçimde, Bahçeli’ye yönelik beklenti bu çelişkiyi daha da belirginleştirir:
“Bahçeli söylüyor işte, ama kime söylüyor?”
ve
“Bahçeli söyleyince AKP çözer sandım.”
Bu noktada, uzun süre Kürt siyasetinin stratejik aklı olarak sunulan bir figürün çözümü Bahçeli’den bekler hale gelmesi, sürecin ironik boyutunu açıkça ortaya koyar.
Öcalan’ın dış aktörlere yönelik uyarıları da aynı çerçevede okunmalıdır:
“Barzani’yi kontrol altına almazsan Makedonya çıkar altından.”
ve ABD-İsrail etkisine yaptığı göndermeler, alternatif Kürt siyasal yönelimlerini dış müdahalenin uzantısı olarak çerçeveler. Buna karşılık önerdiği çözüm yine Türkiye merkezlidir:
“Biz bununla Cumhuriyete entegre olmaya çalışıyoruz.”
Bu metinler yalnızca bir öfke anını değil, aynı zamanda belirli bir siyasal paradigmanın tükenişini de ortaya koymaktadır. Sorun artık yalnızca devletin Kürtleri bastırması değildir; aynı zamanda Kürt siyasetinin belirli bir çizgide, devletle kurduğu ilişki biçimi içinde yeniden şekillendirilmiş olmasıdır. Nitekim Öcalan’ın şu sözleri, bu paradigmanın eleştiriye nasıl kapatıldığını da gösterir:
“Kimi zaman paradigmamıza yönelik milliyetçilik kisvesi adı altında bazı çarpık kişiliklerin örgütlediği ulus devlet paradigmasını dayatan saldırılar olduğu belirtiliyor. Şimdi de paradigmamıza dair değerlendirme yapan akademisyen veya siyasi aktörlere hemen aynı dar odak sanal medyada linç düzeyinde saldırılar yapılıyormuş. Devlet ile doğru ilişki geliştirmek hayatidir!”
Öcalan’ın şikâyeti—devletin kendisine karşılık vermemesi—tam da bu noktada anlam kazanır. Ancak bu şikâyet, daha derin bir gerçeği açığa çıkarır: uzun yıllar boyunca yürütülen siyaset giderek tek taraflı bir hizmete dönüşmüştür.
Sonuçta ortaya çıkan tablo bir çıkmazdır: ne özgürlük, ne eşitlik, ne de kurumsal bir çözüm. Geriye yalnızca karşılık bekleyen fakat karşılık bulamayan bir siyasal stratejinin yarattığı derin bir kriz kalmaktadır.
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.