Ah şimdi elleri böyle bağlı esir olmasaydı! Ah şimdi Tuzak Dağı'nda olsaydı, yüzlerce keçi, koyun, inek, gıdık, kuzu, dana ortasında insan boyunu aşan ot, çiçek tarlası içerisinde dolaşsa onu bir fıçı şarap içmiş gibi sarhoş eden o güzel kokuyu ruhunun derinliğe çekseydi! Ama şimdi Buğday Meydan’ında kurulmuş darağacının karşısında askerlerin yanında ölümünü bekliyordu.  Gaz lambalarıyla aydınlatılan meydanda kendisi gibi biri oğlu altı kişi daha bekliyordu; karanlık bir gecede altı masum insanla birlikte yedi darağacının karşısında durmuş hayatlarını sonlandıracak emrin verilmesini beklemek çok korkunçtu. Daha önce birçok kez buraya gelmişti. O zamanlar insanların karıncalar gibi kaynaştığı bu meydan bu gece sessiz ve ıssızdı. Hiçbir canlının yaşamadığı bir çöl gibi ıssız! Bu taş duvarların ortasında görünen gökyüzü onu evrenin sossuz derinliklerine çekip götürüyordu.  Bazı geceler Tuzik Dağı'nın zirvesinde bir ardıç ağacının altına oturup gökyüzüne yağmış yıldızları, ayı izlerken bugünkü gibi dalıp gider, evrenin sonsuzluğu ve bilinmezliği içerisinde boğulurdu. Bir hayat cevabını aradığı bu sorunun cevabını bulmadan ölecekti. Biliyordu bu korkunç sessizlik gün doğduğunda bitecek. Gece bu yedi masum insan asıldıktan sonra darağaçları kaldırılacak, cesetleri alıp götürülecek, sabah gün doğduğunda Buğday Meydanı'nın kapıları açılacak insanlar her zamanki gibi günlük işlerini yapmaya devam edecekti. Sanki bu gece bu meydanda hiçbir şey yaşanmamış, sanki yedi masum insanın canı alınmamıştı! Bu meydanın eski sahipleri olan Ermenilerin hayaletleri bu meydanı terk etmediği, zaman zaman insanlara göründüğü anlatılırdı. Onların bedenleri yok edilmişti ama bu meydanı kurmak için emek vermiş bu insanların kokusu, sesi burada bulunan her şeye sinmişti. Ne yapmışlarsa da bu kokuyu, sesi yok edememişlerdi. Biliyordu bu meydanda asıldıktan sonra onların kokusu sinecek ve çok çok uzun yıllar bu meydana uğrayacak olan insanlar bu kokuyu hissedecekti. Ölüm ona yabancı olan bir şey değildi; hayatı boyunca yüzlerce kez göz göze gelmişti onunla. Onun dehşetli varlığını en küçük parçasında hissetmişti. Şimdi ona giderken başı dik gitmeli, dostunu üzmemeli, düşmanını sevindirmemeliydi. Bu hayatta çok acılar yaşamıştı ama buna rağmen varolduğuna üzülmemişti. 
Kendisi gibi darağaçların altında duran insanlara baktı. Hüzünlendi. Darağacının altında duran oğluna bakmaktan korkuyordu. Çünkü daha çok küçüktü. Daha yaşam yolculuğunun başındaydı. Bu topraklarda yaşanmış olan şeylerde olumlu olumsuz hiçbir katkısı olmamıştı. Tamamen onun oğlu olduğu için asılıyordu. Pir Hasan'a baktı. Ah sevgili dostu, bir onur abidesi gibi duruyordu darağacının altında. Sanki az sonra sonsuz yokluğa gitmeyecekti. Sanki önünde daha çok çok uzun bir hayat yolculuğu varmış gibi duruyordu. Başıyla onu selamladı.  Şimdi Buğday Meydanı’nın, şehrin göğünü kapkara bir bulut kaplamış rüzgâr uğuldayarak esmeye başlamıştı. Karla karışık yağmur yağmaya başlayınca Seyit Rıza’nın yüreğini tatlı bir sıcaklık kapladı. Ağır ağır gökyüzünde dolanarak meydana düşen kar tanesine baktı. Ah şimdi özgür olsaydı da bu meydanda kar tanelerini yakalamaya çalışsaydı. Karla karışık yağmur yağmaya başlayınca askerler idamları hızlandırmaya karar verdiler. Oysa biraz zaman verselerdi. Yeryüzüne düşen kar tanelerini biraz daha izlese, kokusunu ruhunun deriliklerine çekse onun varlığın güzelliğini teninde hissetse. Buna zamanı olmadı. Zaman tanımadılar ona.
Savcı son sözünü sormak için yanına geldiğinde. “ Namaz kılacak mısın?” dedi.
“Hayır!” dedi Seyit Rıza.
“Son isteğin ne?”
“Beni oğlumdan önce asın!” dedi.
“Peki!” dedi savcı. Reşik Hüseyin'in yanına gitti. “Asın!” dedi. Seyit Rıza oğlunun boynuna ip takıldığında gözlerini sımsıkı kapadı. Sanki dünya ayakları altında değirmen taşı gibi dönüyordu. O an Karasu Nehri kıyısında kendisine Hızır meselini anlattıktan sonra “Mademki sen yüzyıllardır halkıma kan kusturan zalim Osmanlı askerlerinin donuna girmişsin senin yardımını kabul etmiyorum! Senin Hızırlığını kabul etmiyorum Senin bana bağışlayacağın hayatı kabul etmiyorum!” dedikten sonra koşarak kendini Karasu Nehri'ne atan Helin'i hatırladı.  Sanki o anı yeniden yaşıyormuş gibi sarsıldı.  “Ben sizin yalanlarınızla ve hilelerinizle başa çıkamadım bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim bu da size dert olsun!” diye bağırarak darağacına doğru yürüdü. Darağacının altında onun boynuna ip takmak için bekleyen iri yarı adamı kenara iterek ipi boynuna geçirdi, bir süre çok kısa bir süre gökyüzünden dolanarak yüzüne düşen kar tanelerine baktı, diliyle onları yakalayıp yaladı, altındaki sandalyeye bir tekme vurarak kendi infazını gerçekleştirdi. Dostunu izleyen Pir Hasan dostunun bu hareketini gözyaşlarıyla izledi. Korkudan değildi gözyaşları; üzülmüyor korkmuyordu. Gözleri dolu dolu aynı şekilde darağacına yürüdü, ipi boynuna geçirdi. “Size minnet etmemi mi bekliyorsunuz! Avucunuzu yalarsınız!” diye bağırarak sandalyeye tekmeyi vurdu.
Şimdi yağmur kara dönmüştü.