Almanya’da yayınlanan Frankfurter Rundschau gazetesinin Washington Post, Wall Street Journal ve New York Times gazetelerinin kaynaklarına dayandırdığı bir haberinde, Amerika Birleşik Devletlerinin bu günlerde Almanya'daki Spangdahlem Askeri Üssü'nden F-16 savaş uçaklarını İran cephesine sevk ettiğini aktarıyor. Habere göre Washington, İran'a yönelik askeri hazırlıklarını genişletiyor. Ancak yine bu günlerde ve son gelişmeler bağlamında Amerikan bürokrasisi içinde bu İran savaşının maliyeti ve sürdürülebilirliği konusunda ciddi tartışmalar yaşanıyor.
Kürt siyaseti uzmanlarına göre bu gelişmeler sadece bölgede yeni bir takım askeri krizler anlamına gelmiyor. Bu gelişmeler aynı zamanda Kürtler açısından uzun süredir ertelenen temel bir soruyu da gündeme getiriyor. Bu krizde ya da bazıların adlandırdığı şekliyle bu savaşta Kürtler kendilerini hangi siyasal ve medeniyet cephesi içinde konumlandırmalıdır?
Bu soru, çok yerindedir ve her yerde Kürt siyasetçilerine sorulmalıdır. Zira bu soru "hangi devletle iş birliği yapılmalı?" sorusundan çok daha anlamlı daha derindir. Çünkü Kürt siyasal hareketlerinde asıl mesele, hangi değerler dünyasının Kürt toplumunun geleceği için daha sağlam bir zemin sunduğuna bakılmasının gerekliliğidir.
Fransız devriminden sonra ve özellikle yaklaşık son yüzelli yılda Ortadoğu'da birçok siyasal hareket, halka rağmen halk için şiarı veya indoktrinasyonuyla, toplumu tepeden inmeci ideolojik bir takım projelerle yeniden kurabileceğine inandı. Kimileri bunu sınıf mücadelesi adına yaptı, kimi ulusal devrim adına, kimi de insan tabiatını baştan aşağı değiştirecek yeni toplumsal modeller önererek denedi. Tüm bu hareketlerin ortak özellikleri şuydu. Bunlar, bir takım tarihsel gelişmeleri, dogmatik olmayan dini değerleri, aileyi, yerel kültür ile gelenekleri ve doğal toplumsal kurumları çoğu zaman aşılması gereken engeller olarak gördüler.
Oysa siyasi düşünceler tarihini irdelediğimizde, bunların mutlaka aşılması gereken şeyler olmadığı görülmektedir. Mesela siyaset düşüncesinin önemli isimlerinden Edmund Burke, Fransız Devrimi'ni eleştirirken yukarıda anlatılan jakobenci zihniyete itiraz ettiği açıkça görülüyor. Burke'ye göre, sosyolojik olarak toplum, masa başında tasarlanmış bir proje değildir, olamaz. Toplum nesiller boyunca oluşmuş, yaşayan bir organizmadır. Toplumda var olan ve yerleşik gelenek, yalnızca geçmişin mirası değil, kuşakların ortak tecrübesidir. Bu nedenle toplumu soyut, ütopik, karma idealler uğruna kökten dönüştürmeye çalışmak, çoğu zaman özgürlük değil, istikrarsızlık ve kaos üretir.
Bugün bazı siyasi hareketler tarafından Kürt toplumuna önerilen bazı siyasal modellerde de benzer bir yaklaşım görülmektedir. Bunlar, ailenin, dini aidiyetlerin, yerel otoritelerin ve tarih boyunca oluşmuş sosyal dokunun yerine, teorik olarak oradan buradan, eksik veya yarım yamalak derlenerek masa başında ideolojik olarak tasarlanmış yeni bir toplumsal düzen öneriyorlar. Oysa Kürtlerin toplumsal hafızasına bakıldığında, bu toplumun yüzyıllardır, beylikleriyle, mirlikleriyle, medreseleriyle, aile yapısıyla, aşiret ve akrabalık bağlarıyla, ticaret kültürüyle, dini ve imece usulü yardımlaşma organizasyonlarıyla ayakta kaldığı görülür. Bu gerçekliği yok sayan her ideolojik ve siyasal proje, ne kadar idealist görünürse görünsün, her zaman toplumun doğal dokusuyla çatışma riski taşır.
Dolayısıyla Burke'nin siyasi uyarısı bugün de önemini koruyor. Diyalektiksel.olarak değişim elbette kaçınılmazdır. Ancak kalıcı ve sürdürülebilinir değişim, toplumun tarihsel tecrübesini bütünüyle reddederek değil, onun üzerine inşa edilerek gerçekleşebilir.
Yine benzer bir uyarıyı Alexis de Tocqueville de yapmıştır. Tocqueville, demokrasiyi yalnızca seçimlerden ibaret görmez. Ona göre özgür toplumların gücü, devletin dışında var olabilen bağımsız kurumlara dayanır. Aileler, yerel topluluklar, dini yapılar, gönüllü birliktelikler ve sivil toplum, bireyi hem devletin hem de ideolojilerin mutlak hakimiyetinden korur.
Bu perspektiften bakıldığında, tüm baskılara ve coğrafi zorluklara rağmen Kürt toplumunun tarih boyunca ayakta kalmasını sağlayan en önemli unsur anılan bu ara kurumlardır. Egemen devletlerin ceberut baskı dönemlerinde bile aileler, medreseler, vakıf benzeri dayanışma ağları ve yerel topluluklar kültürü, dili ve inancı taşımıştır. Bunları zayıflatmayı özgürlükçü, devrimci bir ilerleme sayan yaklaşımlar, aslında toplumu kendi kendini koruyamaz hale getirebilir getirmiştir de.
Toplumların ve medeniyetlerin yükselişi, güçlü bir asabiyet, yani ortak dayanışma duygusuna dayanır. Bu dayanışma da yalnızca ideolojik sloganlarla kurulmaz; ortak tarih, ortak ahlak, ortak inanç ve ortak hayat tecrübesiyle beslenir. Dayanışmacı toplumsal bağlar zayıfladığında siyasal yapı kırılganlaşır. Kürtlerin tarihsel asabiyeti de soyut teorilerden değil; ortak hafızadan, inançtan, aileden, yerel aidiyetlerden ve ortak yaşama kültüründen beslenmiştir. Bu nedenle, Kürt toplumunun doğal bağlarını ikincil gören fantastik kurgusal siyasi projeler, uzun vadede dayanışmayı güçlendirmek yerine aşındırma riski taşır. Nitekim Suriye gerçeği açıktır...
Tabii ki, bunları anlatırken, Batı'nın kusursuz olduğu anlamına gelmez. ABD de Avrupa da her zaman kendi çıkarlarını önceler. Bunların dış politikaları ahlaki ilkelerden çok ulusal çıkarları belirler. Bu, uluslararası siyasetin bilinen gerçeğidir.
Ancak jeopolitik tercih yapılırken yalnızca devletlerin niyetine değil, temsil ettikleri siyasal düzene de bakmak gerekir.
Batı dünyası, bütün eksiklerine rağmen hukukun üstünlüğünü, mülkiyet hakkını, serbest girişimi, üniversiteleri, bilimsel üretimi, bağımsız mahkemeleri ve sivil toplumu kurumsallaştırabilmiş bir medeniyet tecrübesi sunuyor insanlara. Kürt diasporasının önemli bir kısmının siyasal, akademik ve ekonomik başarılarını da büyük ölçüde bu ortamda elde etmiş olması tesadüf değildir elbette.
Dolayısıyla bugün "Batı ile yakınlaşmak", yalnızca Washington'un askerî politikalarını desteklemek anlamına gelmez. Aynı zamanda hukuku keyfi yönetimin önüne koyan, kurumsal devleti kişisel iktidarın yerine yerleştiren ve ekonomik üretkenliği teşvik eden bir medeniyet yönelimini ifade eder.
ABD'nin İran'a yönelik askeri hazırlıkları elbette eleştirilebilir; savaşın yayılmasının doğuracağı insani sonuçlar da ciddiyetle değerlendirilmelidir. Ancak Kürtlerin bu tablo karşısında yapması gereken, kendilerini Batı'dan uzaklaştıracak yeni kurgusal ideolojik romantizmlere sığınmak değildir. Asıl ihtiyaç, kendi tarihsel kimliğini korurken demokratik kurumlarla, hukuk devletiyle, ekonomik gelişmeyle ve uluslararası meşruiyetle daha güçlü bağlar kurabilmektir.
Burke'nin ihtiyatı, Tocqueville'in sivil toplum vurgusu ve Kürtlerin geleneksel toplumsal dayanışma anlayışı, farklı çağlara ve farklı coğrafyalara ait olsalar da ortak bir noktada buluşurlar. Kalıcı siyasal düzenler, toplumu köklerinden koparan projelerle değil, tarihi birikimi dikkate alan, organizasyonları ya da kuruluşları güçlendiren ve insan tabiatını olduğu gibi kabul eden yaklaşımlarla inşa edilir.
Kürt siyasi hareketlerinin önündeki asıl tercih de budur. Gelecek, bitmeyen devrim vaatlerinde değil, kendi tarihsel kimliğini muhafaza ederek özgürlük, hukuk, refah ve kurumsallaşmayı birlikte geliştirebilen bir siyasal ufukta aranmalıdır.
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.