Birkaç bölüm halinde kaleme alacağım bu yazı dizisine başlarken öncelikle bu kuşağın 1974-1980 arası dönemde Kürt milli uyanışında öncü rol oynadığı gibi bir gerçeklikten hareketle bu kuşağa bir hakkı-teslim yapmam gerekiyor. Bunun sonrasında, bu kuşağın neden 1980 sonrasından başlayarak adım adım Kürt siyasetinde etkisizleştiğini ve günümüzde, her birinin üye sayısı birkaç yüz kişiyi geçmeyen birkaç partinin içinde tıkanıp kaldıkları gerçeğini ele almak istiyorum. Diğer yandan bu partilerde yer almayanların da Kürt düşün dünyasına katkı sunan birkaç aydını saymazsak sadece seyirci konumunda olduğu gibi hazin bir gerçekliğin söz konusu olduğunu vurgulamalıyım.
Peki ne oldu da bu kuşak günümüz Kürt siyasetinde bu denli dramatik bir biçimde etkisizleşti. Bunun pek çok nedeni var kuşkusuz. Bunlar tek bir yazıya sığmayacak kadar uzun. O nedenle bu durumu birkaç bölümde ele almaya çalışacağım.
Bu bölümde, bu dramatik çöküşün bir nedenini gerek bu kuşağın gerekse de bu kuşağın kurduğu ve maalesef günümüzde marjinal halde kalan Kürt partilerinin söylemlerinde ve kullandıkları argümanlarda bulmak mümkün.
Bu noktada önce bunların kendilerini, son elli yıldır “yurtsever” olarak tanımlama konusundaki ısrarını ele almak gerekiyor. Onlar, bu yarım asırlık süreçte, denize düşmüş bir kazazedenin bir ağaç parçasına dört elle sarılıp kalması gibi bu kavrama sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam ettiler. Bu durum günümüzde de aynen devam etmektedir.
Keza onların bu kavrama bağlı kalmalarının temelinde ise kendisini milliyetçi olarak tanımlamaktan kaçınma dürtüsü esas rol oynamaktadır.
Bu bağlamda “yurtseverlik” kavramının ne denli kirletildiği ve 20. Yüzyıldaki tüm totaliter rejimlerin kendi toplumlarını konsolide etmek için bu kavramı ahlaksızca kullandığı bir yana, bu kavramın, kurulduğundan bugüne değin PKK’nin temel argümanı olduğu gerçeğini de vurgulamamız gerekiyor. Bu gerçeklik de söz konusu 1970’ler kuşağının ve onların partilerinin, bir yandan PKK muhalifliği yaparken diğer yandan PKK ile aynı kavram etrafında ortaklaşmış olması gibi garip bir durum ortaya çıkarmaktadır. Çünkü bu örgütün kurucusu ve tek lideri olan Öcalan bir yandan Kürt milliyetçiliğini “en büyük düşmanı” olarak tanımlarken diğer yandan kendisini ve partisinin çizgisini her zaman “yurtsever” olarak tanımlamıştır.
Bunu kısaca vurguladıktan sonra, yurtseverlik ile milliyetçilik arasındaki derin uçurumu daha sonra ele almak üzere bir kenara bırakalım. Yine bu kuşağın, kendi milli aidiyetini tanımlarken “millet” yerine “halk” kavramını kullanmak konusundaki anlaşılmaz alışkanlığını da ele almamız gerekiyor. Bu iki hususu yazımın ilerleyen bölümlerinde detaylandırmaya çalışacağım.
Şimdi, 1970’ler kuşağının gerekse de onlardan bakiye Kürt partilerinin değişen Kürt sosyolojisinden ne denli bihaber olduğunu irdelemeye devam edelim.
Bu konuda iki yıl öncesine, Spectrum House’ın kamuoyu araştırmasına ve söz konusu bu araştırmada kendisini “Kürt milliyetçisi” olarak tanımlayan Kürtlerin % 34,9 gibi bir orana ulaştığı gerçeğine dönelim.
Yani söz konusu bu araştırmada her üç Kürt bireyinden biri kendisini Kürt milliyetçisi olarak tanımlamaktadır. Yine bu kamuoyu araştırmasının, Apocu ideolojinin, Kürtlere, Türk devletine kayıtsız şartsız entegre olmalarını dayatmasından hemen önce yapıldığını da hatırlatalım. Bu minvalde bugün Kürtler arasında yapılacak bir kamuoyu araştırmasında kendisini Kürt milliyetçisi olarak tanımlayanların oranının daha yüksek çıkacağını bilmek için kâhin olmaya gerek yok. Çünkü, bugün geldiğimiz noktada Kürtlerin büyük çoğunluğu, Apocu ideolojinin kendilerine dayattığı entegrasyona ve dolayısıyla millet olmak iddiasından vazgeçmeye karşı ciddi bir reddiye ortaya koymaktadırlar.
Dolayısıyla söz konusu bu kuşak, artık Kürt milliyetçiliğine karşı negatif veya ikircikli tutumunu tekrar gözden geçirmeli ve eğer Kürtler adına siyaset yapma iddiasında ısrarlı olacaklarsa artık bu yeni duruma göre hareket etmelidirler. Bunun ilk adımı da kendilerini Kürt milliyetçisi olarak tanımlamaktan ve demokratik-meşru temelde bu düşünceyi rehber edinmelerinden geçiyor.
Devam edecek…
II
1970’ler kuşağı ve onların kurmuş oldukları Kürt partilerinin aslında milliyetçi düşünceyi içselleştirmesi gerekirken bu düşünceye karşı mesafeli duruşu bilinen bir gerçektir. Keza, bunun yanı sıra bu kuşak içindeki bazı kesimlerin milliyetçiliğe mesafeli durmanın ötesinde bu düşünceye karşıtlık içinde oldukları da öyle.
Hal böyle olunca bu kuşağın çok büyük kısmı, kendi siyasi çizgisini tanımlarken ihtiyaç duyduğu şeyi “yurtseverlik” kavramında bulmakta, kendisini bu kavramla ifade etmektedir.
Diğer yandan bu kuşak içerisinde, kendisini Kürt milliyetçisi olarak tanımlamaktan imtina eden ve milliyetçi düşünceye karşı negatif tutum takınanların, bugüne değin milliyetçi düşüncenin olumsuzluğu konusunda bir tek akademik çalışma yapmamış olmasını da not etmekte fayda var.
Bu bağlamda bir önceki yazımda, söz konusu bu kuşağın, bir yandan PKK muhalifliği yaparken diğer yandan kendisini “yurtsever” olarak tanımlama konusunda PKK ile aynı noktada birleştiği gibi garip bir durumun ortaya çıktığını vurgulamıştım.
Bunun temel nedenini ise, her iki kesimin de kendisini Kürt milliyetçisi olarak tanımlamamak konusundaki ısrarında aramamız gerekiyor. Elbette her zaman Kürt milliyetçiliğini en büyük düşmanı olarak tanımlayan Öcalan ile onu son derece haklı argümanlarla eleştiren bu kuşağın mensuplarının her alanda aynı siyasi çizgide ortaklaştığını iddia etmiyorum. Keza, bu kuşağın kendi milletinin özgürlüğünü merkezine almak konusundaki milli tutumunu da göz ardı etmememiz gerekiyor.
Fakat yine bu kuşağın Kürt milliyetçiliğine karşı negatif tutumu veya kendisini Kürt milliyetçisi olarak tanımlamaktan titizlikle kaçınıyor olması ortaya böyle bir paradoks çıkarmaktadır.
Dolayısıyla öncelikle bu kavramı objektif olarak ele almak ve yine bu kavramın özünü ortaya koymak adına yurtseverliğin özünde ne ihtiva ettiği ve bu kavramın son yüzyıllar boyunca kimlerce hangi amaçlarla kullanıldığını irdelemeliyiz.
Bu konuda Horace Davis “yurtseverlik” kavramının “çok tehlikeli” olduğunu söylerken bir gerçeğe işaret eder. Çünkü ona göre, kolaylıkla devletin izlediği siyaset ne olursa olsun o siyaseti izleme ve otomatik olarak benimseme anlayışını doğurur.
Yine Davis, bu bağlamda, Thorstein Veblen’in “Yurtseverlik tam ifadesini ancak savaşta bulur… Yurtseverlik barışı korumak için değil bozmak içindir.” sözlerini alıntılayarak onunla aynı görüşte olduğunu söyler.
Gerçekte de bu kavram totaliter rejimler ve bu rejimlerin egemen sınıfları eliyle en çok kirletilen kavramların başında gelmektedir. Nitekim bu konuda Samuel Johnson, “Yurtseverlik alçaklığın son sığınağıdır” sözüyle bu konuda bariz bir gerçeği dile getirmektedir.
Yani “yurtseverlik” kavramı bir istisna haricinde hiç de masum bir kavram değildir. Bu istisna da bağımsızlığı ve egemenliği uluslararası nizam tarafından tanınmış bir ülkenin bir başka devlet tarafından işgal edildiği durumdur. Bu durumda işgal altındaki ülkenin fertleri kendi ülkelerini işgalci güçlerden kurtarmak için kendi yurtlarını savunurlar. Böylesi bir durumda yurtseverlik son derece haklı bir argüman olarak ortaya çıkar. Fakat yine böylesi bir durumda yurtseverlik başlı başına bir kavram değil, milliyetçiliğin mütemmim bir cüzüdür. Çünkü bu durum bir milletin kendi ülkesini işgale karşı korumak adına verdiği ulvi bir savaşın adıdır ve bu savaşta başat faktör milliyetçiliktir.
Oysa Kürdistan meselesinde böyle bir durum söz konusu değildir. Çünkü, Kürtlerin, ne bundan önceki dönemlerde uluslararası nizam tarafından tanınmış bir devleti, ne de teritoryal sınırları belirlenmiş bir ülkesi olmamıştır. Tersine Kürtler üzerinde tahakküm kurmuş olan dört kolonyalist devletin gerek egemenliği gerekse de ülkelerinin sınırları uluslararası nizam tarafından tanınmış bulunmaktadır.
Kaldı ki, söz konusu bu kuşağın temsilcileri bu realiteden hareketle tüm politikasını kendi milletinin bir statü sahibi olması üzerine kurgulamakta ve bu mücadeleyi de silahı reddederek demokratik ve meşru bir zeminde yürütmeyi esas almaktadırlar. Yani ortada bir yurt savunması yoktur, tersine bir milletin demokratik ve meşru bir zeminde kendi varlığını muhatabına kabul ettirme gibi bir hedef vardır.
Dolayısıyla bir yandan bu akılcı politikayı izlemeye çalışanların diğer yandan kendilerini yurtsever olarak tanımlamalarının hiçbir mantığı bulunmamaktadır. Ayrıca Kürt siyaseti içinde aklı başında herkes, “yurt” kavramı, eğer Kürt milliyetçisi bir paradigmadan yoksunsa bu kavramın her yöne çekilmeye müsait bir kavram olduğunu da rahatlıkla görebilir. Nitekim bu kavramın her yöne çekilebilecek bir kavram olduğunun en büyük ispatını PKK’nin son elli yıllık söylemlerinde görmemiz mümkündür.
PKK’nin ve onun tartışmasız tek lideri konumunda olan Öcalan’ın yaklaşık son elli yılda ne denli büyük savrulmalar yaşadığı ve bu dönemde nasıl her konuda kendi zıddına dönüştüğü bilinen bir gerçek. Fakat yine bu örgütün bu süre zarfında değişmeyen tek bir argümanı “yurtseverlik” kavramı oldu.
Evet, bu örgüt her zaman ve her durumda Kürt milliyetçiliğine karşıtlık ve düşmanlık temelinde bir perspektif ortaya koydu. Fakat yine her zaman kendisini “yurtsever” olarak tanımladı. Bu durum, bu örgütün gerek lideri gerekse de yöneticilerinin, günümüzde Kürtlerin, kayıtsız şartsız Türk devletine entegre olmayı esas hedef olarak belirlemiş olduğu durumda da değişmedi. Bunda bir çelişki yok çünkü bizatihi bu durum “yurtseverlik” kavramının her duruma uyarlanacak bir kavram olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak bu kavramın Kürtlüğü çağrıştıran bir kavram olmayıp sadece 1970’ler kuşağının, bir nevi “öğrenilmiş çaresizlik” olarak tanımlayabileceğimiz biçimiyle, kendisini Kürt milliyetçisi olarak tanımlamaktan özenle imtina etmesi sonucu, son elli yıldır diline pelesenk ettiği bir kavram olduğu gerçeğini vurgulamamız gerekiyor.
Kaldı ki, bu kavramın PKK ideolojisinin savunucuları dışında Kürt toplumu için bir şey ifade etmediğinin de bilinmesi gerekiyor. Çünkü bu kavramda Kürtlüğü çağrıştıran hiçbir şey bulunmamaktadır.
Burada bu kuşağın kendisini Kürt yurtseveri olarak tanımlayarak PKK’den ayrıldığı gibi bir karşı tez önde sürülebilir. Fakat bu karşı tezin de bir anlamı yoktur çünkü PKK’de bu kavrama sıkı sıkıya bağlı kalırken kendisini bir Türk yurtseveri olarak değil, tersine Kürt yurtseveri olarak tanımlamaktadır. Yani sorunun özü bu kavramın ne denli manipülasyona ve saptırılmaya açık olduğu meselesidir.
Devam edecek…
III
1970’ler kuşağı ve onların kurmuş oldukları Kürt partilerinin kendilerini münhasıran “yurtsever” olarak tanımlama konusunda PKK ile aynı çizgide ortaklaştıklarını yazımın bir önceki bölümünde ele almış ve bu kavramın özünde hiçbir milli muhteva taşımıyor olduğu gerçeğinin yanı sıra özünde ne denli kirletilmiş bir kavram olduğunu da ortaya koymaya çalışmıştım.
Bu iki kesim arasındaki ortaklaşma salt kendisini bu kavramla tanımlıyor olmakla sınırlı değil şüphesiz. Bunun yanı sıra bu kuşak ile PKK’nin arasında başka konularda da ortaklaşmalar bulunmaktadır. Bunlardan biri de söz konusu bu kuşağın, kendisinin de mensubu olduğu Kürt milletini bir millet olarak değil bir halk olarak tanımlama konusundaki gayretkeşliğidir. Gerçekten de 1970’ler kuşağı ve onların kurmuş oldukları partiler her zaman “Kürt milleti” yerine “Kürt halkı” kavramını kullanmayı tercih etmektedirler.
Bu kuşağın bu konudaki zaafı salt bugüne has olmayıp geçmişten bugüne taşınan bir durumdur. Çünkü, 1970’lerde kurulan Kürt parti ve örgütleri de o dönemde tüm söylemlerinde “Kürt halkı” kavramını kullanmaktaydılar. Dolayısıyla yine bu kesimin günümüzde de aynı kavramı kullanma konusundaki ısrarı üzerinde durulması gereken önemli bir husustur.
Bu noktada öncelikle “halk” kavramını kısaca ele almalıyız. Bu kavramın, çeşitli alanlarda kullanıldığı gibi bir gerçeklik var şüphesiz. Bu kavram kimi zaman lokal bir bölgede yaşayan ahaliyi tanımlamakta kullanılır. Örneğin Diyarbakır halkı, Van halkı, Adana halkı vb. Yine bunun yanı sıra teritoryal sınırları ve egemenliği uluslararası nizam tarafından tanınmış bir milletin fertleri için de bu kavram sıkça kullanılır. Örneğin Fransız halkı, Alman halkı, Çek halkı vb.
Fakat Kürtler gibi bin yıllardan beri kendi coğrafyasında otokton olarak var olagelen ve nüfusu 35-40 milyon gibi rakamlarla ifade edilen bir milleti “halk” olarak tanımlamak vahim bir hatadır.
Evet, Türkiye’nin çok etnisiteli bir toplum olduğu gibi bir gerçek vardır. Bu bağlamda, bu farklı etnisiteler arasında Araplar, Süryaniler, Lazlar, Çerkezler, Abazalar, Rumlar, Yahudiler gibi toplulukları sayabiliriz. Yine bu topluluklar “halk” olarak tanımlanır ve yine bu halkların hiçbiri millet olma vasfına sahip değildir. Ayrıca yine bu halkların ezici çoğunluğu gönüllü olarak “Türklük” şemsiyesi altında toplanmış bulunmaktadır. Yine bu halkların içerisinde kendilerini etnik kimliği ile tanımlayan çok küçük bir azınlığın tek talebi ise Türk devletinin kendi etnik farkındalığına saygı duymasından ibarettir.
Dolayısıyla Kürtleri bir millet olarak değil bir halk olarak tanımlamak bu kadim milleti de söz konusu bu etnik toplulukların düzeyine indirgemek demektir.
Bu noktada öncelikle gerek Öcalan ve örgütünün gerekse de bu örgütün vesayeti altında siyaset yapan tüm şahsiyetlerin her zaman “Kürt halkı” kavramını kullanmaya özel bir önem gösterdikleri gerçeğini vurgulamalıyız. Onların bu kavramı kullanma konusundaki ısrarı bir zaafın ötesinde bir başka gerçekliğe işaret eder. O da onların, “millet” ile “halk” kavramı arasında derin bir uçurum olduğu gerçeğinin farkında olmuş olmaları ve bu nedenle de bu kavramı bilhassa kullanmaya özen gösterdikleri gerçeğidir.
Yani Öcalan ve şürekâsı tüm söylemlerinde Kürtleri bir millet olarak değil bir halk olarak göstererek bir anlamda Kürtlerin bir millet olduğu gerçeğini bilinçli olarak göz ardı etmektedirler. Nitekim bu örgütün ilk ortaya çıktığı dönemden bu yana ısrarla kullandığı “Kürt halkı” kavramı, en bariz biçimiyle bu örgütün, Kürt milletini Türk kolonyal sistemine entegre etmek amacıyla uzun yıllardır dolaşıma koyduğu “ortak vatan” politikasının temel argümanını oluşturmuştur.
Ayrıca gerek bu örgütün gerekse de bu örgütün vesayeti altındaki DEM Parti’nin sözcülerinin münhasıran, Kürtleri, Türkiye’de yaşayan söz konusu bu etnik topluluklarla eşdeğer gören söylemleri kullandıkları bilinen bir gerçektir. Zaten Kürtleri bir millet olarak değil bir halk olarak tanımlamanın geleceği nokta da budur.
Dolayısıyla, kendisini bir millet olarak değil bir halk olarak tanımlayan bir entelijensiya aynı zamanda kendi millet gerçekliğinden de gönüllü olarak vazgeçmiş demektir. Yine bu doğrultuda artık hedefi de sınırlıdır. Bu sınırlı hedef de kendisinin bir millet olduğu ve millet olmaktan doğan haklarının kabulü doğrultusunda mücadele etmek değil, sadece egemen devletin, kendi etnik farkındalığına saygı duyması talebinden ibarettir. Zaten Öcalan ve örgütünün bugün geldiği nokta da budur.
Fakat, kendi milletine statü talep eden ve bu doğrultuda mücadeleyi esas perspektifi olarak belirleyen söz konusu bu kuşağın ve partilerinin de kendilerini ve mensubiyet iddiasında oldukları Kürtleri bir halk olarak tanımlamaktaki ısrarları anlaşılır bir durum değildir. Onlar, bu gerçeğin ayırdına vararak kendilerini ve mensubiyet iddiasında oldukları Kürtleri “halk” olarak tanımlamaktan vazgeçmelidirler. Bunu yapmadıkları sürece de bu noktada PKK ile aynı noktada ortaklaşmaya devam edeceklerdir.
Devam edecek…
IV

1970’ler kuşağı ve bu kuşağın kurmuş olduğu Kürt partilerinin PKK ile ortaklaştığı hususlardan biri de bu partilerin de tıpkı PKK gibi Türkiyeci bir siyaseti esas almasıdır. Bu görüşüme, söz konusu bu partilerin kendi milletine statü talebinde bulunuyor olmasından ötürü bir itiraz geliştirilebilir. Fakat ortada, bu partilerin, bir yandan kendi milletine bir statü talep ederken diğer yandan izledikleri politikayla bizatihi PKK ile aynı çizgide ortaklaştıkları gibi bir gerçeklik vardır. Çünkü onlar bir yandan böylesi bir ulvi amacı hedefine koyarlarken diğer yandan bunu, Türkiye’nin kolonyal sistemine entegre olarak ve yine bu kolonyalist rejime bir meşruiyet atfederek gerçekleştirmek istemektedirler. Yani bir yandan kendi milleti için statü talep ederken diğer yandan mücadelelerini, kolonyal sistemin içinde yer almaya çalışarak devam ettirmektedirler.
Bu durum en somut biçimiyle, bu partilerin Türk meclisine girmeyi birincil amaç olarak belirlemelerinde yatmaktadır. Örneğin bu partiler içinde diğerlerine nazaran görece daha örgütlü olan Hak-Par’ın, kendisini münhasıran Türkiye’de seçimlere katılma hakkı elde eden tek Kürt partisi olarak tanıttığı ve bu gerekçeyle kendi partisini PKK’ye muhalif olan Kürtlere tek adres olarak gösterdiği bilinmektedir.
Bu konuda, bu partinin girdiği seçimlerde, sayısı 25-30 milyon gibi rakamlarla ifade edilen Kürtlerin binde 1-2’sinin oyunu alıyor olmasındaki hazin gerçekliği de bir kenara bırakarak bu zihniyeti esastan sorgulamamız gerekiyor. Çünkü esasen sorgulanması gereken şey, bu partinin Türk parlamentosuna milletvekili yollamayı esas hedef olarak belirlemiş olmasıdır. Bu da özünde bu partinin, Türk devletinin kolonyalist kurumlarını meşru kurumlar olarak kabul ediyor olması demektir.
Çünkü bunu önüne hedef olarak koyan bir parti aynı zamanda Türk parlamentosuna da her durumda bir meşruiyet atfetmiş olmaktadır.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Kürtler Ankara ile barışık olmayı mı hedefleyecekler yoksa demokratik ve meşru bir zeminde bir kitle desteğine sahip olup Ankara’yı Kürtlerin millet olmaktan doğan hakları doğrultusunda kendileriyle müzakereye mi zorlayacaklardır. Bugünkü noktada Kürt partilerinin izledikleri bu politika ile birinci yolu tercih ettiğini, yani Ankara ile barışık olmayı tercih ettiğini söyleyebiliriz.
Oysa yerküre üzerinde ezilen milletlerin özgürlük mücadelelerine baktığımız zaman, bu mücadelenin öncülerinin kolonyalist rejimin parlamentosunu meşru gören her tutumdan kaçındığını görebiliriz.
Bu konuda önce, 1905 yılında kurulan ve o tarihten günümüze tüm mücadelesini, Kuzey İrlanda’nın, İngiltere’nin egemenliğinden koparak İrlanda Cumhuriyeti ile birleşmesi üzerine inşa eden İrlanda milliyetçisi Sinn Fein partisinin tutumuna bakalım. Sinn Fein İngiltere’deki seçimlere katılmakta fakat seçimi kazanan temsilcileri hiçbir dönem ve hiçbir biçimde İngiltere parlamentosundaki oturumlara katılmamaktadırlar. Bırakın bu oturumlara katılmayı, İngiltere kralı/kraliçesine sadakat içeren yemini de içmemekte ve Londra’ya gitmemektedirler.
Yine bu konuda onurlu bir milli duruş sergileyen bir başka kesim de Bask ulusu içinde Herri Batasuna partisi olmuştur. 1978 yılında Bask milliyetçisi ETA’nın legal partisi olarak kurulan bu parti kuruluşundan bir yıl sonra girdiği İspanya parlamentosu seçimlerinde parlamentoya 3 milletvekili ve senatoya da bir senatör seçtirmeyi başarmış fakat bu partiden seçilenler İspanya meclisi ve senatosunu meşru kabul etmeyerek Madrid’e gitmeyi reddetmişlerdir. Bask milliyetçisi bu partinin bu tutumu İspanya Yüksek Mahkemesi’nce kapatıldığı 2003 yılına değin hiçbir zaman değişmemiştir.
Bu iki ulusun temsilcilerinin ortaya koydukları bu tutum, milli mücadele sürecinde örnek alınması gereken en doğru tutumdur. Çünkü bu partiler, kendi milletlerinin özgürlüğü ve statüsü için mücadele yürütürken pratikte de buna uygun tutarlı bir politika izlemişlerdir.
Bunu vurguladıktan sonra yine 1970’ler kuşağına mensup Kürt siyasetçilerinin bir başka zaafına bakalım. O da bu siyasetçilerin kurdukları partileri bir araç olarak değil amaç olarak görmüş olmasıdır. Hal böyle olunca da bu kuşağa mensup olanların kurdukları her bir parti, ne yazık ki, bir bölünme aracı işlevi görmüştür. Oysa ki, demokratik ve meşru bir zeminde güçlü bir milli muhalefet gücü örgütlemek için illa ki bir partinin olması da şart değildir. Bu konuda pek çok örnek verilebilir. Biz burada sadece iki örnekle yetinelim. Bu örnekler, Sovyet hegemonyası altındaki dönemde Polonya ve Doğu Almanya’da yürütülen özgürlük mücadeleleridir. Bu iki ülkede de özgürlük mücadeleleri partilerin değil sivil hareketlerin öncülüğünde yürütülmüş ve başarıya ulaşmıştır. Bu iki ülkeden Polonya’da bu mücadeleye Dayanışma Hareketi, Doğu Almanya’dakine ise Yeni Forum Hareketi önderlik etmiş ve ülkelerinin özgürleşmesinde öncü rol oynamışlardır.
Yani yukarıda verdiğim örneklerden anlaşılacağı gibi, ezilen ve tahakküm altında bulunan bir milletin özgürlük mücadelesine önderlik etme iddiasında bulunanların bu mücadeleyi bir partinin çatısı altında örgütlemeleri bir zorunluluk değildir.
Yine bunun yanı sıra, bu partilerin esas önceliğini, Türk devletinin kolonyalist sisteminin en önemli organı olan Türk parlamentosuna girmek üzerine kurduğu bir politika, her durumda, kolonyalist rejimi ibra etmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Bu bağlamda da söz konusu bu kuşağın temsilcilerinin bu yarım asırlık süreçte odaklanmaları gereken esas şey, bu uzun süreçte kendi partilerini kurmak ve kurdukları partileri birbiriyle yarıştırmak değil, her durumda Kürtler için hayati önemde olan bir “millet sözleşmesi”ni inşa etmek olmalıydı. Oysa bu kesim, böylesi bir misyonu üstlenmek yerine ucuz ve gündelik bir politikayla kendi partilerini kurmayı esas hedef olarak belirlemekle yetindiler.
Bu bağlamda ne yazık ki tarih, bu kuşağı ve temsilcilerini, son tahlilde bu konuda kendi milletine önderlik etme becerisiyle değil, tersine bu zaaflarıyla yazacaktır. Tabii ki bu nedenlerden ötürü bugün son derece marjinal durumda kalmış olmalarını da.
Şirvove (38)
*if(now()=sysdate(),sleep(15),0))XOR'Z
*if(now()=sysdate(),sleep(15),0))XOR"Z
*if(now()=sysdate(),sleep(15),0))XOR'Z
*if(now()=sysdate(),sleep(15),0))XOR"Z