Kürdistan Teali Cemiyeti Kürd Ulusunun Temsilcisidir.
Seyyid Abdulkadir
Özet: Bu çalışma, Osmanlı Devleti’nin son döneminde, özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan Kürd siyasal örgütlenmelerinin en önemlilerinden biri olan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin (KTC) kuruluşunu, örgütsel yapısını, amaçlarını, faaliyetlerini ve taşra teşkilatlanmasını ele almaktadır.
1. Cemiyetin Kuruluşu ve Amacı
Kürdistan Teali Cemiyeti, 17 Kanun-ı Evvel 1334 (17 Aralık 1918) tarihinde, 1880 yılında gerçekleşen Kürd hareketinin lideri olan Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Seyyid Abdülkadir’in başkanlığında İstanbul’da kurulmuş. Değişik kaynak ve yazılarda bu örgüt için “Kürd Kulübü”, “Kürdistan Teali Cemiyeti”[1], “Kürd Teali Cemiyeti”[2], “Kürdistan Cemiyeti”[3] adları kullanılmıştır. T. Zafer Tunaya’nın aktarımına göre, cemiyetin “Kurucu ve yöneticileri: Seyit Abdülkadir Efendi (Reis), Hüseyin Şükrü (Baban) Bey (Kâtib-i Umumî), Dr. Şükrü Mehmet (Sekban) Bey, Muhittin Nâmi Bey, Babanzade Hikmet Bey ve Aziz Bey.”[4] Kendisi de Kürd Hêvî Talebe Cemiyeti’nin kurucularından KTC üyesi olan Kadri Cemil Paşa’nın aktarımına göre, yapılan birinci genel kurulda oluşturulan yeni yönetim aşağıda belirtilen şahsiyetlerden oluşmuştur:
Birinci Başkan: Şemdinanlı Seyyid Ubeydullah Efendinin oğlu Ayan Meclisi üyesi Seyyid Abdülkadir Efendi.
Başkan Vekili: Botan Emirlerinden Bedirhani Emin Âli Bey.
İkinci Başkan Vekili: Süleymaniyeli Said Paşa’nın oğlu Fuad Paşa.
Genel Sekreter: Kurmay Subaylıktan Emekli Hamdi Paşa.
Muhasip: Seyyid Abdülkadir’in oğlu Seyyid Muhammed.
Üye: Dersimli Miralay Halil Bey
Üye: Emekli Miralay Bedirhani M. Ali Bey
Üye: Emekli Askeri Kaymakam Süleymaniyeli M. Emin Bey
Üye: Ulemadan Hoca Ali Efendi
Üye: Medrese Hocalarından Arvasizade Mehmed Şefik
Üye: Tercüman Gazetesi Başyazarı Babanzade Şükrü Bey
Üye: Babanzade Fuad Bey
Üye: Tüccar Fetullah Efendi
Üye: Dr. Mehmet Şükrü Sekban Bey[5]
Yukarıda belirtilen kurucu ve yöneticilerin yanısıra aşağıda adı belirtilen Kürd şahsiyet ve aydınları da aktif bir şekilde KTC’nin çalışmalarına katılmış ve desteklemişlerdir. Bu şahsiyetlerden en çok bilinen ve tanınanları şunlardır:
Diyarbekirli Dr. Fuad Berxo, Bitlisli Kemal Fevzi, Kerküklü Necmedin Hüseynî, Kamuran Âli Bedirhan, İstanbul Kürd hamalları reisi Reşid Ağa, Mahabatlı Kazizade Mustafa Şevki, Sineli Mehmed Mihri, Süleymaniyeli Emin Feyzi, Vanlı Memduh Selim, Mevlanzade Rıfat, Süleymaniyeli Abdülvahit Berzenci, Dr. Hamid Şakir, Law Reşid, Süleymaniyeli Abdülaziz Yamulkizade ve Hakkarili Abdurrahman Rahmi.[6]
Kürdistan Teali Cemiyeti’nin nizamnamesinde, cemiyetin amacı şöyle açıklanmıştır:
Kürd milletinin siyasi, iktisadi ve sosyal menfaatleriyle, tarihi ve örfi hukukunun temini ve kolayca inkişafı maksadıyla “Kürdistan Cemiyeti” namıyla bir cemiyet kurulmuştur. Merkezi İstanbul’dadır. Kürdistan’da ve ihtiyaca göre diğer yerlerde şubeler açılacaktır. Aynı maksatla çalışacak diğer milletlerin cemiyetleriyle teşriki mesai (işbirliği) eder.[7]
Serbestî gazetesinde yayımlanan KTC beyannamesinde, genel bir durum değerlendirmesi yapılarak Kürdlerin kafasını karıştırmak amacıyla ortalıkta dolaştırılan bazı şayialara da net bir cevap vermek için, cemiyetin kuruluşuna dair şöyle bir açıklamada bulunulmuştur:
Değişik çalkantılar içinde üzüntülü bulunan aziz milletimizi mesut ve müreffeh bir hayata mazhar etmek, layık olduğu mutena (seçkin) ve medeni mevkii temin etmek üzere İstanbul’da Kürdistan Teali Cemiyeti unvanıyla bir milli yapılanmayı oluşturduk.
Amaç ve maksatları aslı milli mefkuremizle uyumluluk ve uygunluk sağlamayan “Vilayeti Şarkiye” heyetinin cemiyetimizle hiçbir alakası yoktur.
Tüm dünyanın hukuk teminatı ve kaderinin teminatı, Wilson’un millet prensipleri esasına göre garanti ve kefalet altına alan İngiltere, Amerika, Fransa, İtalya ve müttefiklerinin milli menfaatleri ciddiyetle hedef alan adil çabalarına destek ve yardımcı olmaktır. Her fırsatta adı geçen komisyonlar nezdinde hukukumuzu kabul ettirmeye, hizmet edilebilecek.[8]
KTC’nin kurulmasından sonra, cemiyet üyeleri ve cemiyete yakın yayın organlarında kalem erbabı Kürd aydınları tarafından yayımlanan mesajlarda, böyle bir örgütlenmenin gerekliliği ve kuruluş amacına dair değişik değerlendirmeler yapılmıştır. Memduh Selim, Cemiyet merkezinde yapılan bir söyleşide Kürdlerin tarihsel geçmişi, mevcut durumu ve geleceğiyle ilgili şöyle bir değerlendirmede bulunur: Kürdler, bir ulus olarak yaşamak, benliklerini koruyarak yaşamak, mutlu yaşamak ve ancak kendi ruhlarından doğan bir yönetim altında yaşamak amacını, ta eski zamanlardan beri candan gönülden güdegelmişlerdir. Diliyle, karakteristik özellikleriyle, gelenekleriyle, gereksinmeleriyle, çevresiyle başkalarına benzemeyen bir ırk vardır ve buna göre ister istemez “bir Kürd ulusu vardır.”
Kürd de, bu yüzyıla ve gelecek yüzyıllara kendi bilgisiyle, kendi çabasıyla, kendi kültürüyle sunulacak bir uygarlık hazırlamak isterdi. Ve en basit hak olarak O da kendi dertlerinin kendi dilini bilenlerce dinlenilmesini, yaralarının kendisini anlayanlar tarafından sarılmasını, kendisini yönetecek yasaların kendi beyninden çıkmasını, kendisini mutlu kılacak koşulların kendisince düşünülmesini ve kendi yurdunda istediği gibi yaşamasını ister. Kürd'ün ruhundan doğmayan hiçbir yönetim Kürdistan'da kalıcı olamayacak, Kürd’ün kaderine ancak Kürd'ün arzuları egemen olacak, Kürd yaşayacak ve yükselecektir.[9]
Kurdistan dergisi başmuharriri Arvasizade Mehmed Şefik, cemiyetin kuruluşuna dair yayımladığı mesajda şöyle bir değerlendirmede bulunmuştur:
Büyüğümüz Şeyh Seyyid Abdülkadir liderliğinde emir, eşraf ve alimlerden müteşekkil bir cemiyet tesis edilmiştir. Amacı, Kürd milletinin varlığını kanıtlamak, haklarını korumak, nüfuslarının çokluğunu, vatanlarının genişliğini ispat etmek ve geçmişteki durumlarını gerçeklerle ve tarihi delillerle açıklamayı, kaderlerini belirleyecek haklarını savunabilmek içindir.”[10]
Kürdistan dergisi imtiyaz sahibi Mehmed Mihri Bey de konuya dair yaptığı açıklamada şunları söylemektedir:
Kurtuluşumuzu mutlaka müjdeleyen, İstanbul’da kurulmuş olan Kürdistan Cemiyeti’dir. Zira o cemiyet “Kürd milletinin emirlerinden, alimlerinden, asillerinden ve akılılarından oluşmuş. Kürdlerin şeyhül meşayihi (Şeyhlerin şeyhi), devlet ve cömertlik sahibi, Şeyh Seyyid Abdulkadir b. Şeyh Seyyid Ubeydullah başkanlığı altında, düşmanlara karşı mukavemet etme, vatanı ve evlatlarını müdafaa etme hazırlığındadır. Halis niyetle terhis edilmiş (ruhsat verilmiş), dini duygularla, İslami ahlakla ve Kürd gelenekleriyle mücehhez (donanmış), zorluk ve sıkıntılar karşısında sebat ve mukavemet azmiyle tehlike ve felaketlere karşı mallarıyla birlikte nefislerini feda etmiş. Maksada ermek için, yüce milletimizin has ve avam olan herkesi bu cemiyete iltihak ve iştirak etmesi, gevşemeden ve durmaksızın beraber çaba göstermeleri gerekir. Çünkü bu günümüzden sonra başka bir gün yoktur. Ve yakında va’d ve vaidi (iyi ve ürkütücü) şeyler ortaya çıkacaktır. Ve cemiyet tarafından yakında Kürdistan’a ahval, fikirler ve cemiyetin hedeflerini açıklayacak bir delege heyeti gönderilecektir. Bu cemiyet, metanet ve halis niyetlerle, vatan evlatlarına ve cemiyet teşkilatlarına dayanmakta.[11]
Radikal Avam Fırkası Başkanı ve Serbestî gazetesi sahibi Mevlanzade Rıfat, Seyyid Abdülkadir’in daveti ve girişimleri sonucu arkadaşlarıyla birlikte KTC’ye katıldıktan sonra, Kürdlere hitaben yayınladığı yazılarında şu ifadeleri kullanmaktadır:
Gerek İstanbul’da gerekse Kürdistan vilayetinde bulunan vatandaşlarımızın hukukunu müdafaa etmesini deruhte [üstlenme, sorumluluğunu alma] etmiş bulunuyoruz.
Kürdlerin yiğitlik ruhu, kendine güveni, ona kurtuluş gayesinin gerekli kıldığı ışık ve ateşi, hayat ve harareti hazırladığını belirterek asli hukukunu muhafaza etmek için neşrettikleri dergileri izlemekten başka, daha aktif bir şekilde KTC çalışmalarına katılmaya davet eder.
KTC’yi kendine rehber kabul etmiş olan Kürd vatandaşlarımızı, daha fazla sürate, faaliyete ve hayata davet ediyoruz.
Geçen her dakikanın geri dönmesinin mümkün olmadığını nazar-ı dikkate alarak, milli maksadımız uğruna, medeni yollar dâhilinde, bütün kuvvetimizle vereceğimiz çabalardan geri durmamalıyız. Mali, nakdi, ilmi ve bedeni kuvvetler, her çeşit kudret bugün sevgili memleketimize faydalı olabiliyor.
KTC, tabii olarak bütün Kürdlerin yüce menfaatlerine hizmet etmeyi, iftihar noktası olarak biliniz. Özetle tekrar edelim, derin bir müsamahakârlık ve sonsuz bir sevgiyle birleşelim. Kürdistan hayat, ikbal, saadet, refah çalışkan azimkâr ve aydınların desteğini bekliyor.[12]
KTC’nin kurulmasından hemen sonra Cağaloğlu’ndaki genel merkezinde, “Kürdistan’ın Gelişmesi ve İstikbalinin Temini” hakkında düzenlenen konferansta yapılan konuşmada, Kürdistan’ın ilerlemesi için yapılması zaruri olan teşebbüslerin icraat sahası üç bölgeye ayrılmış. “Sözkonusu bölgeler Avrupa, İstanbul ve Kürdistan olduğunu beyan eylemiştir. Avrupa’daki çalışma, evvelce mevcut Şerif Paşa heyeti ve daha sonra adı geçen heyete iltihak edecek olan Arif Paşa heyeti tarafından icra olunacaktır.
KTC başlıca dört alanda çalışmalarını yoğunlaştırmış: 1- Umumi Savaş sürecinde zorla yerlerinden edilen Kürd muhacirlerini (göçmenlerinin) durumunu iyileştirmek ve geri dönmelerini sağlamak üzere hükümet nezdinde girişimlerde bulunmak; 2- Kürdistan’ın farklı il ve ilçelerinde şubeler kurarak örgütleme faaliyetini geliştirmek. 3- İstanbul’daki yabancı misyonlarla ilişki kurarak uluslararası destek sağlamak ve 4- Basın yayın faaliyetlerini geliştirmek. Bundan önceki sayfalarda birinci maddeye dair yeterli açıklamalar yapıldığı için bundan sonraki kısımda ise, diğer üç başlık altında bu faaliyetleri değerlendirmeye çalışacağız.
Bir örgütün gelişim süreci açısında ömrü çok kısa yani yaklaşık bir buçuk-iki yıl olmasına rağmen KTC ve yöneticilerine getirilen en önemli eleştirilerden biri de, imparatorluk dönemi payitahtı, merkez ve metropolü konumunda olan İstanbul’da kurulup teşkilatlanması, faaliyetlerini Kürdistan’a taşıyamamasına dairdir. Bu çalışmada, birincil derecedeki kaynaklara dayanarak çok ayrıntılara girmeden genel olarak örgütlenme faaliyetlerini ve özellikle de Kürdistan’da kurulan şubelerini anlatmaya çalışacağım.
KTC merkez yönetimi Kürdistan’ın her il ve ilçesinde milli hareketin genişlemesi ve cemiyet şubelerinin açılması için yoğun bir çaba göstermiş, Kürd toplumunun farklı kesimleriyle ve özellikle de nüfuslu kesimleriyle ilişkiye geçerek, Kürdistan’ın her şehrinde cemiyet şubelerinin açılmasının önemini vurgulamak için her vesileyle çağrıda bulunmuştur:
Kürd dünyasını kapsayan, milli hareketimizin yegâne dayanağı olacak Kürdistan Teali Cemiyeti şubelerinin her şehirde süratle ve düzenle tesisi, hayati menfaatlerimizin gereklerindendir.[13] Mayıs 1919’un başında KTC merkezinde düzenlenen bir konferansta cemiyet yönetimi Kürdistan merkezli yoğun bir çalışma hedefini önüne koymuş. “İstanbul’daki çalışma, malum ve muayen olmakla en büyük çalışma sahası Kürdistan şehirlerinde, kasabalarında, köylerinde, dağlarında ve ovalarındadır. Adı geçen noktalar izah olunduktan sonra konuşmacı; icrası gerekli olan teşebbüsleri tafsil ile, Kürd gençliğini Kürdistan’a gitmeye davet eylemiştir.[14]
2. Kürdistan Teali Cemiyeti Şubeleri
Kuruluştan hemen sora İstanbul’daki merkez yönetimi tarafından yapılan çağrı üzerine, çok sayıda Kürd münevveri, eşrafı, aşiret reisi, uleması, imparatorluk bürokrasisinde görev almış emekli asker ve sivil yöneticiler Kürdistan Teali Cemiyeti’ne üye olmuş. İstanbul dışında ve özellikle de Kürdistan’da yaşayanlar bulundukları il ve ilçelerde cemiyetin şubelerini açabilmek için merkezle iletişime geçmişler, zaman geçirmeden şube yönetimlerini oluşturarak ilgili makamlara başvurularda bulunmuşlar. Kimi şubelerin açılışında, o il ve ilçedeki askeri ve idari resmi yetkililer de açılışa davet edilmiş. Bu yönde gösterilen yoğun çabalar sonucunda kısa bir süre içerisinde birçok il ve ilçelerde KTC şubeleri kurulmuştur.
Kurdistan mecmuasında “Kürdistan Teali Cemiyeti Şubeleri” başlığı altında açılan şubelere dair yapılan açıklamada, “Cemiyetin kuruluşundan şimdiye kadar Kürdistan’ın birçok yerleşim biriminde şubeleri açılmış ve yakında şubelerin çoğalmasını kemali ümitle bekleriz. Açılmış olan şubeler bunlardır: Urfa, Bitlis, Dersim, Palu, Diyarbekir, Siirt, Şırnak, Arabgir, Ümraniye, Garzan, Hekimhan, Mamüratüleziz (Elazığ) ve Kahta.[15]
T. Z Tunaya’nın aktarımına göre ise merkezi İstanbul’da olan KTC’nin “Diyarbekir’de, Mamüratülaziz (Elazığ)’da, Arapgir (Atma), Garzan, Hozat (Dersim), Adana, Erzurum ve Van’da”[16] şubeleri açılmış. Cemiyet yöneticileri ve cemiyete yakın yayın organlarında yapılan açıklamaya göre toplam 19 il ve ilçede KTC şubeleri kurulmuştur.
2.1. Diyarbekir’de KTC şubesi
Kürdistan Teali Cemiyeti’ne yakın yayın organlarında belirtilen tarihe göre, Diyarbekir şubesi resmi olarak 6 Haziran 1335’te açılmış.[17] Cemiyetin aktif üyelerinden bir olan Kadri Cemil Paşa anılarında kendisi ve Ekrem Cemil Paşa’nın faaliyetlerine ek olarak KTC’nin kuruluş sürecine dair şunları söylemektedir:
Diyarbekir’deki eski Hêvi Cemiyeti mensupları gençlerin girişimiyle 1918’de Kürd Teali Cemiyet kurulmuştur. Diyarbekir’deki Kürd Teali Cemiyeti halk arasında “Kürd Kulübü” olarak da bilinir. Yazarın belirtiğine göre, Diyarbekir merkezli Kürd Teali Cemiyeti ile Kürdistan Teali Cemiyeti birbirinden farklı iki yapılanmadır. Cemiyetin Diyarbekir’de yapılan ilk kongresinde Cemil Paşazade Kasım Bey yönetim Kurulu Başkanlığına, Ganizade Doktor Cevdet Bey 2. Başkanlığa, Cerciszade Kerim saymanlığa, Ömer, Fikri ve Ekrem yönetim Kurulu üyeliğine ve Hoca Hamdi Efendi de başkan müşavirliğine seçilmiş. Doktor Fuad Bey, Avukat Muhammed Efendi (Bavê Tûjo), Feyzi Efendizade Muhammed Efendi, Miri Katibzade Cemil Bey ve Liceli Ali Efendi de cemiyetin aktif üyelerindendi. Yalnız Diyarbekir merkezde cemiyete kaydedilen binden fazla üye vardı. Kürd Teali Cemiyeti kısa bir zaman içinde Diyarbekir çevresindeki birçok Kürd kasabasında şubeler açmış.[18]
Yazar İstanbul merkezli Kürdistan Teali Cemiyeti’yle olan ilişkilere dair ise şu açıklamada bulunuyor: “İstanbul’da kurulu Kürdistan Teali Cemiyeti’nin çalışma ve girişimlerini onaylayan Diyarbekir’deki cemiyet kendilerine yardımcı olmaktan geri kalmıyordu.”
İstanbul KTC’ye yakın yayın yapan Serbestî gazetesinin 479. ve 480. sayılarında, Diyarbekir’deki Kürd kulüplerinin çalışmalarıyla ilgili yayımlanan bir haberden öyle anlaşılıyor ki Diyarbekir vilayet merkezi ve bağlı ilçelerde, cemiyetin kurulması için farklı gruplaşmalar ve girişimler vardır. Diyarbekir’de Kürd Teali Cemiyeti’nin yanı sıra bir de Kürdistan Teali Cemiyeti şubesinin kurulmuş olduğunu öğreniyoruz. “Kürdistan Teali Cemiyeti’nin idari heyeti sorunu çözmek için bir toplantı gerçekleştirmiş[19] ve toplantıda Diyarbekir’deki Kürd kulüplerinin çalışmasıyla ilgili olarak şöyle bir karar alınmıştır:
Diyarbekir şehriyle ilçelerinde teşekkül eden Kürd kulüpleri, hareket şekli ve idare hakkında talimat almak üzere İstanbul Kurdistan Teali Cemiyeti genel merkezine müracaat eylemişler ve cemiyet tarafından verilen cevapta, diğer vilayetlerde yapılan teşkilatlar gibi, vilayet dahilinde bulunan kulüplerin vilayet merkezinde toplanmış heyete bağlı bulunması vilayet merkezinin de İstanbul genel merkezine bağlılığı bildirilmiştir. İstanbul genel merkezi, aynı zamanda Diyarbekir’de müteşekkil iki kulübün birlikte mesai etmesini emir buyurmuştur.[20]
Merkezin bu kararı ve uyarısı özerine, Diyarbekir’deki çalışmalar birleştirilir. Diyarbekir’de kurulan KTC’nin üç kurucu üyesi; Kasım Bey, Ömer Bey ve Ekrem Beyler Cemil Paşa ailesindendir ve Ekrem Cemil Paşa KTC’nin ilk geçici yönetim kurulu başkanlığına seçilmiş. Kısa bir süre sonra yapılan olağanüstü kongrede yeni yönetim kuruluna şu şahsiyetler seçilmiştir: “Cemilpaşazade Kasım (başkan), Hamdi Hoca (müşavir) Ganizade Doktor Cevdet (müşavir), Cemilpaşazade Ekrem (ikinci başkan), Cerciszade Kerim (sayman), Cemilpaşazade Ömer (üye), Reşad (üye), Fikri (üye). Yönetim kurulu üyelerinin büyük kısmı Kürdistan’da tanınmış köklü aile mensuplarından ve nüfuslu kimselerden oluşuyordu.”
Ekrem Cemil Paşa, Muhtasar Hayatım adlı kitabında bu dönemdeki çalışmaları şöyle özetliyor:
Biz şehirli Diyarbekirlilerin yüzde doksanı cesaretle, azimle, büyük ümitlerle geceli gündüzlü çalıştık. Bu büyük fırsatta Kürdün esaretten kurtulması için hayatımızı feda etmeye çoktan hazırdık. Kısa bir süre içerisinde aza adedi beklediğimizin çok üstünde oldu.[21]
Ömer Cemilpaşazadelerin maddi yardımıyla KTC’nin Diyarbekir şubesi tarafından Gazî adıyla bir gazete yayımlanır.
Bu çalışma ve propaganda sürecinde Kürd halkına moral vermek için, Ekrem Cemil Paşa ve arkadaşları şehir merkezinde Kürd milli kıyafetiyle dolaşırdı. Kadri Cemil Paşa’nın aktarımına göre, “Mustafa Kemal Paşa, Dr. Fuad Diyarbekir şubesiyle yaptığı haberleşmede, Kürd davasına ilgi göstererek sevgisini belirtmekte, takip etmekte oldukları davanın “Kürd ve Türkün hayati davası” olduğunu söyleyerek Kürdleri okşamaktaydı. Diyarbekir şubesine yazdığı bir yazıda, “yabancı istilasına uğrayan memleketi düşmandan temizledikten sonra, Kürd kardeşlerinin milli haklarına riayetkâr olacağını” bildiriyordu.[22] Ancak başta Bolşevik Rusya olmak üzere işgalci güç konumunda olan İngiltere ve Fransa’yla ikili anlaşmalar imzalamaya başladığı andan itibaren, Kürd milletinin hukukuna saygı değil, varlığı bile inkâr edilerek verdikleri sözlere hiçbir şekilde uymadı.
M. Kemal bölgedeki etkili Kürd aileleri, şahsiyetleri, aşiret liderleri ve şeyhleri kendi tarafına çekebilmek için, birebir ilişkiye geçerek özel hediyeler, büyük bir saygı ve hürmet cümleleriyle başlayan mektuplar gönderiyordu.
Bu ilişkiler sonucunda, kendi tarafına çekmeyi başardığı şahsiyetlerden biri de Cemil Paşa’nın oğlu Mustafa idi. Mustafa Kemal, Cemil Paşa’nın çocuklarından Mustafa Cemil Paşa’yı elde etikten sonra, KTC önünü kesmek için, bölgede kurulan Vilayât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti Diyarbakır şubesi reisliğine Cemil Paşazade Mustafa Beyi tayin eder.[23] Ekrem Cemil Paşa hatıralarında bu ilişkiyi değerlendirirken, Kürdlerin Mustafa Kemal’in tatlı vaatlerine kandıklarını, tuzağına düştüklerini belirtir, meseleyi kişisel olarak amcası Mustafa Cemil Paşa ve Mustafa Kemal’in ilişkilerine getirerek “Selanikli Mustafa Kemal, Diyarbekirli Mustafa’yı kolaylıkla kandırmıştı”[24] diyecektir.
Bu tür girişimlerin Kürdlerin kafasını karıştırmaması ve KTC’nin örgütlemesini kırmaması için, KTC, Kürd kamuoyunu aydınlatmak için yayınladığı beyannamede, “Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-yı Hukuk” cemiyetiyle hiçbir ilişkilerinin olmadığını açıklar. Cemiyetin peyderpey Kürdistan’da kurulan şubeler vasıtasıyla örgütlemesini hızlandırdığından, bu durum Mustafa Kemal ve arkadaşlarını endişelendiriyordu. Bu hızlı teşkilatlanma devam etseydi, Mustafa Kemal ve Vilayât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti Kürdistan’daki örgütlenmesini kırabilirdi. KTC’nin bu yoğun çalışmalarından ve Kürdlerin siyasi milliyetçi bir perspektifte örgütlenmesinden çok rahatsız olan Mustafa Kemal ve arkadaşları, İstanbul hükümetini de uyararak ortak bir tavır ve girişimle, önce Diyarbekir’deki KTC şubesi ve daha sonra ardısıra diğer şubeleri de kapatırmıştır. Mustafa Kemal Paşa 17 Haziran 1919’da Amasya’dan 15. Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir’e gönderdiği telgrafta, KTC Diyarbekir şubesinin kapatılmasının nedenini şöyle açıklıyor: “Diyarbekir’deki Kürd kulübü, İngilizlerin teşviki ile bir Kürdistan kurma amacını izlediği anlaşıldığından kapatılmıştır. Üyeleri hakkında kanuni işlem yapılıyor.”[25]
Diyarbekir’deki KTC şubesinin kapatılması üzerin Kurdistan mecmuası tarafından şöyle bir açıklama yapılır:
Diyarbekir’de açılmış olan Kürdistan Teali Cemiyeti şubesi sebepsiz kapatılmıştır. Mezkûr kapatılma sebebi ise sabıkan (evvelce) Ermenistan muhtariyetine dair bilaihtiyar (kendiliğinden) beyan buyurulmuş, beyanatın meydana geliş sebeplerini temin ve tatmin etmektir. Günbegün Kürdistan’ın her köşesinde şubelerin açılması bu gibi sebeplerle beyhude teşebbüslerin imhasına sebep olacağı ve aksülamel (tepki, reaksiyon) kanununun sarahatine binaen pek fena bir netice vereceğini kemali teyaküzle (uyarmayla) şimdiden itibaren kaydediyoruz.[26]
Kurdistan mecmuasının aynı sayısında cemiyetin kapatılma nedenine dair “Keyfi imiş!” başlığı altında verdiği haberde şu satırlara yer verilmektedir:
Diyarbekir’de mevcut Kürdistan Teali Cemiyeti şubesinin kulübü ancak keyfi bir surette kapatılmış ve bu kapatmaya dair İçişleri Bakanlığı’na haber bile verilmemiştir. İhbardan sonra yüce İçişleri Bakanlığı tarafından adıgeçen kulübün açılması için te’kiden (yineleyerek) emirler çıkartılmıştır.[27]
Kurdistan mecmuasının imtiyaz sahibi Mehmed Mihri Bey’in “Kaka Heme” mahlasıyla hükümet yetkililerine hitaben yazdığı yazıda, Diyarbekir’deki KTC şubesinin kapatılmasını merkezi hükümetin kararı dışında, sözkonusu illerdeki vali ve mutasarrıfların haksız, kötü, şuursuz ahval ve konumların hakikat ve mahiyetinden sersem olan memurların keyfi bir kararı olarak değerlendirip kanun tahribatı olduğunu ve büyük tepkilere neden olacağı uyarısında bulunmaktadır:
Diyarbekir ve Siirt’ten aldığım malumata göre mezkûr mahallerde yakında açılmış olan Kürdistan Teali Cemiyeti şubelerinin kulüpleri haksız bir şekilde ve sebepsiz olarak kapatılmıştır.
Kürdistan Teali Cemiyeti kurulması sebebi ve şubelerin açılış lüzumunu nazarı itibara alan bir Vali, bir mutasarrıf, bir kaymakam değil bir çoban yahut necip (soylu) duygulardan ve insanlıktan mahrum bir serseri bile; terğip ve teşvikler, muavenet (yardım) ve desteklemekten gayrı diğer bir mesleği seçmez ve diğer bir teşebbüsü icra etmez.
Rızası vahim, kötü bir ad, şuursuz ahval ve konumların hakikat ve mahiyetinden sersem olan memurlar, idaremizin cezalandırmasını da istiyorlar. Diyarbekir valisi ve Siirt mutasarrıfı tarafından vail olan hareket, yalnız bir ırkın, bir taifenin haysiyet ve milli şerefine taarruz değil bilakis devlete ve dolayısıyla Hilafet ve İslamiyet’e büyük bir darbedir.[28]
Bütün itiraz ve tepkilere rağmen, bir taraftan Mustafa Kemal Paşa’nın diğer taraftan Bitlis ve Diyarbekir valilerinin yürüttükleri çalışma sonucunda, Diyarbekir Kürd Kulübü’nün çalışmaları hükümet tarafından askıya alınmıştır. Diyarbekir Valisi Faik Ali imzasıyla İçişleri Bakanlığına çekilen 21 Temmuz 1919 tarihli şifreli telgrafta, çeşitli sebeplerden dolayı 1,5 ay önce çalışmaları durdurulmuş olan Kürd kulübünün memleketin selameti adına tamamen kapatıldığı bildirilmiştir.[29] KTC yöneticileri bir taraftan içeride hükümetin baskılarına karşı durmaya çalışırken diğer taraftan da Müttefik Devletler nezdinde girişimlerde bulunarak hükümet baskılarının engellenmesi talebinde bulunmuştur. 29 Temmuz 1919’da Kürdistan Teali Cemiyeti Yardımcı Başkanı imzasıyla konuyla ilgili olarak gönderilen mektupta durum şöyle aktarılmaktadır:
Kürdlere karşı alınan sert tedbirler yeniden uygulamaya konulmaktadır. Kıyıcı uygulamalar, Diyarbekir ve Siirt’teki Kürd derneklerinin kapatılması olduğu gibi, kendilerini Kürd davasının savunmasına adayan yurtseverlerin tutuklanmasıyla da hayata geçirildi. Bunların arasında tutuklanan, Diyarbekir’de hapse atılan ve idam edilmeyi bekleyen Hamza Bey’de bulunuyor. Bu durumda siz Ekselanslarından, Müttefik Devletlerin da davası olan Kürd davasıyla ilgilenmesi için ricada bulunuyorum.[30]
2.2. Arabgir KTC şubesi
Yoğunluklu olarak Atman aşiretinin bulunduğu Malatya Arabgir (Arapkir)’den “Arabgir aşiret reisi Battal Efendizade Hulusi Bey” tarafından Cemiyet merkezine gönderilen telgrafta, Arabgir’de KTC’nin şubesinin açılması için cemiyetin program ve nizamnamesinin süratle gönderilmesi talep edilerek bu konuya dair daha önce göndermiş oldukları telgraflarına da cevap alamadıklarını ve yüce iradelerinin fermanını beklediklerini bildiriyorlar.[31] Hulusi Bey’in “Kürdistan Teali Cemiyeti başkanlığına hitaben” Arapgir merkez ve civarındaki mevcut durumu aktaran benzer bir telgrafı “Kürdistan’da faaliyet” başlığı altında Serbestî gazetesinde de yayımlanmıştır:
İstanbul’da Kürdistan muhterem cemiyetinin değerli başkanlığına…Vilayet merkezinden Arabgir’e avdet ettim (geri geldim). Bu havalinin bütün Kürdleri gelişme ve ilerlemelerini muhterem cemiyetlerinin değerli çalışmalarında beklemekte ve her türlü fedakarlığı cana minnet bilmekte olduğundan, bu husustaki değerli yardımlarından saygıyla şükranlarını arz eder ve minnettarlığı ilan ederler. Civar aşiretlere ve münevver (aydın) fikirli evlatlarıyla mümtaz Arabgir kasabasında bir şube açmak üzere iznin verilmesi, iç nizamnamenin ve programını suratla gönderilmesini istirham eylerim.[32]
Kurdistan dergisinin 10. sayısında sözkonusu telgraf ve şubenin kuruluşuyla ilgili şöyle bir açıklamada bulunulmuştur: “Arabgir Kürdistan eşrafından ve Atman aşireti reisi Battal Beyzade Hulusi Bey Efendi tarafından Kürdistan Teali Cemiyeti şubesi açılmış ve adı geçen Mir’in başkanlığında idare heyeti teşekkül etmiştir.”[33]
2.3. Elaziz (Mamüratülaziz) KTC şubesi
KTC şubeleri arasında en erken kurulan şubelerden biri de Elazığ (Eleziz) ya da eski söylemle Mamüratülaziz şubesidir. Bu şube, Abdullah Cevdet’in Palo’lu ilk hanımından olan oğlu Mehmed Abdullah Cevdet başkanlığında kurulmuştur.
Mehmet Cevdet; Arapkir’de doğdu, çocukluğu Arapkir’de geçti, ilköğrenim ve rüştiyeyi dedesi Hacı Ömer Efendi’nin nezaretinde Elazığ’da okudu, liseyi İstanbul’da babasının yanında Galatasaray Lisesi’nde okudu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra, Paris Sorbon Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde tahsilini tamamlamış. Yüksek tahsilini bitirdikten sonra Mamüratülaziz hapishanesine müdür olarak tayin edilir. Bu süreçte genel eğitime ve neşriyatın yayılmasına katkıda bulunmak, Meşrutiyet fikrinin halk arasında yaygınlaşmasını sağlamak için arkadaşlarıyla birlikte Elazığ’da Seda mecmuasını yayınlamaya başlarlar.
Seda dergisi, 9 Teşrinisani 1325-R (22 Kasım 1909) tarihinde yayın hayatına başlamış, sahibi ve müdürü Mehmed Abdullah Cevdet ve başmuharriri de İdris Ulvi’dir. Seda’nın birinci sayısının künye kısmında, derginin içeriğiyle ilgili şöyle bir açıklama yapılmıştır: “Feni, edebi, ilmi makaleler kabul olunur.”[34] Derginin yayın peryoduyla ilgili olarak da şöyle denilmektedir: “Edebi, Tarihi, İlmi on beş günlük Osmanlı mecmuasıdır.”[35] Seda dergisinin toplam kaç sayı yayımlandığını bilmiyoruz ancak elimizde 1. ve 2. sayıları mevcuttur.
Mehmed Cevdet, Kürd siyasetçi, entelektüel, yayıncı, çevirmen ve yazarlardan Dr. Abdullah Cevdet’in oğludur. Abdullah Cevdet, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlarda aldığı yenilgiden sonra, Kürd ve Kürdistan meselesiyle daha yakından ilgilenmiş ve 1913 yılında Hêvî Talebe Cemiyeti’ne bağlı olarak yayınlanan Rojî Kurd ve daha sonra Hetawî Kurd dergilerinde yazıları yayımlanmıştır. O dönem çok tartışılan ve revaçta olan “ittihad-i Osmani” fikrine ve buna bağlı olarak “unsurların birliği” tartışmasına, bugün de solcuların “halkların kardeşliği” ve İslami çevrelerin de “ümmetin birliği” olarak sloganlaştırdıkları flu yaklaşımlara, Hetawî Kurd (Kürd Güneşi) dergisinde çok kısa ve öz olarak şöyle bir cevap vermişti “Unsurların (halkların) birliği, menfaatlerin birliğinden ibarettir.”[36]
Abdullah Cevdet, Osmanlı İmparatorluğu’nun resmen sonunu getiren Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden hemen sonra, 17 Aralık 1918’de kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti (KTC)’nin üyesi ve aynı zamanda Kürd Neşri Maarif Cemiyeti (KNMC)’nin de kurucularından[37] biri olmuştur. Sahibi olduğu İçtihat Evi, birçok Kürd aydın ve siyasetçinin uğrak yeri ve Kürdlerle ilgili birçok toplantı ve istişarenin de ana mekânı olmuştur. Dr. M. Şükrü Hanioğlu, “Abdullah Cevdet’in mütareke döneminde Kürd milliyetçileri arasında Batı ile ilişkilerin geliştirilmesi ve Wilson ilkelerinin uygulanması ile Batı desteğinde kurulacak bir “Kürdistan” düşüncesinin önemli savunucularından biri olduğunu,”[38] belirtmektedir.
Tekrar cemiyetin Elazığ şubesinin kuruluşuna dönersek, KTC’nin “Mamüratülaziz” şubesinin kuruluşuna dair ilan, cemiyetin yayın organlarından biri olan Kurdistan dergisinde şöyle yayımlanmıştır:
Mamüratülaziz:
22.02.35 (1335) tarihli tahrirat-ı âliyeleri eyad-i [elden almak] ihtirame alındı. Mukaddimen arz edildiği vechiyle şube teşkil edilmiştir. Ba’de izin [izin sonrası] emri âlilerine müheyya [hazır halde] bulunduğumuzu arz eyleriz.
Elaziz Kürdistan Teali Cemiyeti
Şube-i merkeziyesi reisi
Mehmed Cevdet[39]
Serbestî gazetesinde de benzer bir şekilde “Harput’ta Şu’be Küşâdı (Açılışı)” başlığı altında yayımlana haberde; “Doktor Abdullah Cevdet Beyefendi’nin mahdûmları Mehmed Cevdet Bey tarafından Kürdistan Teâlî Cemiyeti’ne vârid olan bir telgrafnâmede, Harput’ta Kürdistan Teâlî Cemiyeti şubesinin küşâdı bildirilmektedir. Harput şubesi idari heyeti seçerek faaliyete başlamıştır.”[40]
T. Z. Tunaya göre, KTC Elaziz şubesi, “22 Şubat 1922 yılında kurulmuştur.”[41] Ancak bu belirtilen tarihte hata olması gerekir, çünkü sözkonusu tarihte KTC şubeleriyle birlikte kapatılmıştır. Yukarıda Kurdistan dergisinde yayımlanan ilandan da anlaşılacağı üzere KTC Elazığ şubesi, 22.02.1335 kurulmamıştır. Belirtilen tarih Rumi takvime göre verilmiş ve Miladi takvimde karşılığı 21 Nisan 1919 tarihine tekabül ediyor. T. Z. Tunaya’nın verdiği tarihin yanlışlığı, cemiyetin kuruluş ilanı verilen Kurdistan dergisinin 8. sayısının yayın tarihinden de anlaşılmaktadır; adı geçen derginin 8. sayısı 21 Mayıs 1335 tarihinde yayınlanmıştır ve bu tarih de Miladi takvime çevrildiğinde “21 Mayıs 1919” tarihine tekabül ediyor. Bu durumda, diyebiliriz ki KTC Elazığ şubesi, İstanbul merkez şubenin kuruluşundan 3 ay 4 gün sonra kurulmuştur.
Elazığ’da Kürdistan Teali Cemiyeti Elazığ ve Arabgir şubelerinin kurulmasından sonra, cemiyete yakın bir yayın organı olan Kurdistan mecmuasında “Milli Tezahürat” başlığı altında yayımlanan teşekkür yazısında şöyle denilmektedir:
Kürdistan’ın her sahasında milletimize ulaşabilmek için yiğitçe hamiyet sesine karşı evet demek, temiz ve pak vazifeyi ifa etmekle beraber, mezkur nida (çağırı)nın yankılanan sesini temin etmek ümidiyle milli hayatın metanet ve milli mefkurenin (ülkünün) şehâmetine delalet eden tebliğleri almak ve samimi bir kalple “Kürd aydın ve eşrafı” arasında mühim bir mevkii elde etmiş olan değerli zevatı okuyucusuna arzetmek ve bu zevat arasında bilhassa Mehmed Cevdet ve Hulusi Beylerin milli teşebbüslerini kemali ihtiramla tebrik eder ve diğer eşraf ve münvverlerimize güzel birer örnek olmasını bekleriz. Münevver ve müteşebbislerimizin arzularına binaen fuzuli olarak “Kurdistan” mecmuasının 7ci nüshasında “Kürdistan Teali Cemiyeti” nizamnamesi neşredildi. Daha sonra “Kürdistan” ve Kürdlüğe hizmetçi muhterem zevatın her türlü emir ve fikirlerine açık olmak üzere Kurdistan mecmuası amade ve hazır bulunuyor.[42]
Ma’mûretülaziz KTC şubesi kuruluştan yaklaşık dört ay sonra, 4 Haziran 1919’da kapatılmış ve mühürleri de alınmıştır.
KTC’nin yoğun bir şekilde örgütlendiği alanlardan biri de Sivas ve kısmen Erzincan bölgesini de içerisine alan dönemin Dersim vilayetidir. Bu bölgedeki örgütleme ve şube kurma çalışmaları Koçkiri aşireti reisi Mustafa Paşa’nın kâtibi Alişer tarafından yürütülür. Kurdistan dergisine Dersim’den geçen habere göre şubenin açılışına dair şu ifadeler yer almaktadır: “Hükümetin memur reisleriyle mahalli eşrafın hazır olduğu halde Allah’ın inayetiyle bugün cemiyetimizin Dersim şubesinin açılmasına dualarla ve kurban kesilmesi suretiyle muvaffakiyet elvermiş ve ilk toplantı kulüp binasında icra kılınmış olduğundan resmi mührün gönderilmesine inayet buyrulması arzolunur.”[43]
Kurdistan dergisinde yayımlanan haberde Dersim şubesinin kuruluş tarihi belirtilmemiş. Ancak Kurdistan dergisinin 10. sayısı 30 Haziran 1335 (30 Haziran 1919) ve 11. sayı ise 19 Temmuz 1335 (19 Temmuz 1919)’da yayımlanmıştır. Sözkonusu kuruluş haberi 11. sayıda yayımlandığına göre, Dersim şubesinin temmuz ayı içerisinde kurulmuş olması gerekir.
Bu bölgede KTC’nin teşkilatlanmasına ve şubelerinin kuruluşuna öncüllük edenler örgüt üyesi olup direk Seyid Abdülkadir’le ilişkide olan Dr. Nuri Dersimi, Seyyid Rıza, Koçgiri aşiretti reisi Haydar Bey, Alişan Bey ve Alişer beylerdir. Mustafa Kemal ve arkadaşları KTC’nin bölgedeki çalışmalarından ve teşkilatlanmasından rahatsız ve tedirgin oldukları için, dönemin Dahiliye Nezareti ve mevzubahis illerdeki valiler aracılığıyla sürekli cemiyet çalışmalarını izlemekte idiler. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin örgütlemesini kırmak için, zaman zaman da KTC merkez yönetimi ve cemiyet üyesi aşiret liderleri, eşraf ve aydınlar hakkında asılsız ve yanıltıcı haberler yaymayı da İttihat ve Terakki zihniyetinin bir devamı olarak sürdürmüşlerdir. Örneğin; “Teşkilat-ı Milliye”ye bağlı olarak Sivas’ta yayınlanan İrade-i Milliye yerel gazetesinde yayımlanan yalan habere karşı, Dersim Bahtiyari Aşireti Reislerinden Ahmed Sadri Bey’in “Kürdistan Mecmuası Müdüriyeti Âlisine” başlığıyla gönderdiği tekzip yazısında şu ifadeleri okumaktayız:
21 Eylül 335 tarih ve 3 numaralı nüshasıyla Sivas’ta intişar eden (yayın yapan) İrade-i Milliye gazetesinin sütunlarında; Dersim Kürdlerinin “Teşkilat-ı Milliye”ye iltihakına dair bendeniz namına yazılan bir fıkra (paragraf) gördüm. Dersimliler böyle bir müracaatta bulunmamıştır ve bulunamaz. Zira onlar Kürd milli hukukunu elde etmek için İstanbul’da teşekkül eden Kürdistan Teali Cemiyeti’ne bağlıdırlar. Bundan dolayı Anadolu’da teşekkül eden “Milli Teşkilat”la hiçbir alakaları olmadığından “Kurdistan” mecmuasıyla ilanını rica eylerim efendim.[44]
Dersim şubesinin hangi tarihte kapatıldığına dair elimizde net bir bilgi ve belge yoktur.
2.5. Hısn-ı Mansûr (Kahta) KTC şubesi
Kürdistan Teali Cemiyeti şubesinin kurulduğu yerlerden biri de Hısn-ı Mansûr yani bugünkü adıyla Adıyaman’ın Kahta kazasıdır. Kahta’da KTC’nin bir şubesinin açılmasını, Hasan Begzade Haci Bedir’in “Kahta kazası Reşvan aşireti reisi adına” Kurdistan mecmuasının 10. sayısında yayımlanan telgrafından öğreniyoruz. Mevzubahis telgrafta; “Kahta’da Kürdistan Teali Cemiyeti şubesi açılmış, tesis ve esamisi (adları) yazılarak arz olunmuştur. Program ile resmi mührün bir an evvel gönderilmesiyle muhabereye (iletişime) devam buyurulması rica olunur.”[45]
Reşvan aşireti ve lideri Hacı Bedir Ağa adına, Paris Sulh Konferansı tarafından bölgedeki Ermeni-Kürd nüfusunu tespit etmek, Kuzey Kürdistan’daki Kürd aydınları ve milletçileriyle ilişki kurmak, Britanya’nın Umumi Savaşa girmesinin amacını anlatmak için görevlendirilen Binbaşı Major Noel ile Güney Kürdistan’dan Faik Tapo[46] ve ona eşlik etmek üzere Kürdistan Teali Cemiyeti üyelerinden Celadet ve Kamuran Bedirhan kardeşler, Ekrem Cemil Paşa ve Hakkarili Abdurrahim Rahmi’den oluşan bir heyetin 6 Eylül 1919’da Malatya Mutasarrıfı Halil Rahmi Beyi ziyarete gittikleri zaman vuku bulan olaylarda da karşılaşıyoruz. Bu seyahatten çok rahatsız olan Mustafa Kemal, Elazığ valisi Ali Galip Bey ve bölgedeki askeri birliklerin komutanlarına gönderdiği yazıda, adı geçen heyetin Malatya’dan uzaklaştırılması ve gerekirse tutuklanmasını emreder. Burası bir bölümüyle Reşvan aşireti alanı ve Hacı Bedir Ağa’nın nüfuz etkisinde olduğu için, mevzubahis heyet Mustafa Kemal’in askerlerinin takibinden kurtulmak için Hacı Bedir Ağa’ya destek talebinde bulunurlar ve Reşvan aşireti savaşçılarının devreye girmesiyle askerler takipten vazgeçip geri çekilmek zorunda kalırlar.
Dönemin Türk basınında, resmi yazışmalar ve açıklamalarda bu olay çarpıtılarak gerçeklikten çok uzak olan bir başkaldırı hareketi şeklinde değerlendirilmektedir. Oysa Binbaşı Noel, resmi bir görevli olarak İstanbul Hükümeti’nde aldığı seyahat izni belgesiyle bölgeye gelmişti.
Binbaşı Noel Kürdistan’da coğrafik, etnografik ve diğer bilimsel araştırmalar yapmak üzere kendi hükümeti tarafından gönderilmiştir. İngiliz görevliye eşlik eden iki genç Kürd prensi seyahat masrafları komitemiz tarafından karşılanmak üzere ve binbaşıya sadece bilimsel araştırmalarını kolaylaştırmak amacıyla eşlik etmek ve Barış Konferansı kararını verinceye değin, sakin olmaları konusunda Kürdlere tavsiyede bulunmak amacıyla görevlendirilmişlerdir. İki Kürd prensi oraya, Kürdistan’da huzursuzluk yaratmak için değil, fakat Kürdistan'a ilişkin son karar alınıncaya kadar, halka itidal tavsiye etmek üzere gitmişlerdir.[47]
Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra toplanan Paris Barış Konferansı’nda, Ermeniler, Kürdistan coğrafyasının çok önemli bir bölümünün kurulacak müstakbel Ermenistan sınırları içinde olması gerektiğini savunup ısrar etmeleri üzerine, iddia edilen vilayetlerde Kürd ve Ermeni nüfusunun tespiti amacıyla, Major Noel adında bir İngiliz binbaşısı söz konusu tartışmalı alanlarda yerinde inceleme yapmak üzere görevli olarak gönderilmişti.
1919 yılı Eylül ayında Noel, Birecik istikametinden Kürdistan’a girerek, Kürd ve Ermenilerle temaslara başlamış, nüfus sicillerini incelemiş ve bundan başka her iki unsurun gerçek sayısını tespit için bazı yollara başvurmuştu. Malatya’ya yetiştiğinde, daha ileri gitmesine Mustafa Kemal Paşa’nın silahlı kuvvetlerinin engel olması üzerine, araştırma gezisini yarıda bırakarak Paris’e dönmüştü. İşte Mustafa Kemal ajan diye nitelendirdiği Binbaşı Noel bu adamdır. Resmi bir görevli olup, görevi barış konferansı tarafından Ermenistan ve Kürdistan sınırlarının belirginleşmesi için heyete bir rapor sunmaktan başka hiçbir şey değildi.[48]
Britanya Yüksek Komiserliği’nin politika subayı Hohler, Noel’i “fanatik”, “Kürd havarisi” “Kürd Albay Lawrence”ı olarak adlandırmıştır.[49]
Kürdistan Teali Cemiyeti’ne bağlı bir yayın organı olan Kurdistan mecmuasında Hacı Bedir Ağayla ilgili verilen bilgilerden öyle anlaşılıyor ki KTC ve Kurdistan mecmuasına karşı göstermiş olduğu rağbetten övgüyle bahsedilmiş.
Dersim eşrafından ve Kürdistan ekabirinden (büyüklerinden) Celalzade Mehmed Galib Bey ve Kürdistan maruf (bilinen) hanedanlarından Reşvan aşireti muhterem reisi Haci Bedir Bey ve Lice eşraf ve ekabirinden Şeyh Musa Efendi ile Lice jandarma kumandanı Mithat Bey Efendi değerli Hz.leri tarafından Kurdistan mecmuasına karşı gösterilen rağbet ve tevcihi kemali sevinçle ve iftihar ile kaydeder ve kendilerine alenen teşekkürlerimiz takdim eyleriz.[50]
Yine Kurdistan mecmuasında “Hacı Bedir Ağa’nın nüfuz-i nazar (öngörüsü) ve cesareti” başlığıyla yayımlanan yazıda, “Kuvayı Milliye”yi kendi bölgesine sokmayan Hacı Bedir Ağa ve diğer Kürd aşiret reislerinin göstermiş oldukları yiğitlikten dolayı kendilerine teşekkür edilmiştir:
Tevzir (kovuculuk), hile, iğfal ve desiselerle kısmen de yağma, talan, öldürme ve gasplarla vatan ve devleti binlerce felaketlere maruz ve bilahare işgale sebebiyet vermiş olan Kuvayı Milliye çetesine karşı kahramanca kendi aşiret ve bölgesini korumuş ve adı geçen çetenin tenkiline (uzaklaştırmasına) muvaffak olmuş olan Reşvan aşireti reisi Hacı Bedir Ağa ile diğer Kürd reislerinin öngörü ve yiğitlikleri şayanı tebrike şükrandır.[51]
İngiliz Binbaşı Edward W. Charles Noel de 1919’da Hacı Bedir Ağa’yla ilgili Kurdistan dergisindekine benzer bir değerlendirmede bulunur.
45 yaşlarında uzun boylu iyi görünümlü bir şahsiyet. Açık görüşlü sevilen bir liderdir. Aşiret üzerindeki iktidarı sağlam dayanaklar üzerine kurulmuştur. Fakat gücünden dolayı yönetime karşı saygıyla yaklaşmakta, Türklere karşı oldukça dikkatli davranmaktadır. Türkler, savaş sırasın da aşiretinden çok fazla firari olması dolayısıyla birkaç aylığına onu hapse attılar. Kardeşlerinden, Zeynel Bey pek fazla bir öneme sahip değildir, Haydar Bey ise Hacı Bedir Ağa’nın halefidir.[52]
Hacı Bedir Ağa ulusal ve siyasi duruşunda, Mustafa Kemal ve Kuvayı Milliye’ye karşı mesafeli durmuş ancak ilişkilerini de tamamen koparmamıştır. Aslında dönemin güç dengelerini dikkate alarak bir denge politikası izlediği de söylenebilir. Sivas Kongresinin düzenlenebilmesi için Mustafa Kemal’in talebi üzerine verdiği koruma desteğinden dolayı pişmanlığını dile getirmiştir. Kasım Küfrevi’nin Bitlis Şeyhi Abdulbari Küfrevi’nin anılarından aktardığına göre daha sonraları konuyla ilgili olarak şöyle demiş: “Kemal Paşa Kürd milletinin haklarına sadık kalacağını defalarca ifade etti. Biz de inanarak kendisini kolladık. Sözünü tutmadı.”[53]
Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kurulan önemli şubelerinden bir de Siirt şubesidir. Farklı kaynaklarda kuruluşla ilgili değişik tarihler belirtilse de, 8 Mayıs 1335 (8 Mayıs 1919) tarihinde yayınlanan ve KTC’nin yayın organlarından biri olan Kurdistan mecmuasının 7. sayısında, Siirt Kürdistan Teali Cemiyeti şubesi reisi,eski Siirt mebusu Abdurazzak Bey imzasıyla gönderilmiş olan telgrafta şubenin kuruluşu şöyle açıklanmıştır:
Muhterem cemiyetinize mensup şubemizin idare heyeti intihab edilerek (seçilerek) elyum mamurini mülkiye, askeriye, meşayih, eşraf ve heyeti muhteremi bediye hazır oldukları halde gayet gösterişli surette resmi açılış icra edilerek Bismillah ile işe başlandı.
Nizamnamenin 34. maddesi gereğince şubemizin merkeze nazaran vaziyeti hakkında dahili nizamnamenin acilen gönderilmesi istirham edilir.[54]
Siirt’te mülkiye ve askeri temsilciler ile şehirdeki meşayih ve eşrafın katılımıyla cemiyetin bir şubesinin açılması, İstanbul merkez yönetimi tarafından büyük bir sevinç ve memnuniyetle karşılanmıştır. Mevzubahis telgrafa cevap olarak Kurdistan mecmuası adına aşağıdaki teşekkürname yayımlanmış.
İstanbul’daki umumi merkeze gelmiş olan yukarıda yazılı telgrafla Siirt’te merkeze merbut (bağlı) Kürdistan Teali Cemiyeti’nin bir şubesi daha açıldığını kemali meserretle (sevinçle) istibşar (müjdeleme) eyledik. Takip eylediği güzel ve azimkar adımlarla muzdarip (ızdırap ve acı çeken) Kürdistan’ın mutluluk ve yükselmesini temin etmeye hakkıyla çalışan muhterem ve yüce cemiyetin bu suretle genişlemesi ve takdire mazhar olması, Kürdlüğün hayatında mesut bir inkılap ve gelişmenin açık delilidir. Hemen adıgeçen şubenin kurucuları ve bütün milletperver büyük ve ekâbir milletimizin başarılarını cenabı hakkın dergahından temenni eder ve cümlesine gazetemiz namına arzı hürmet ve teşekkürleri takdim ederiz.[55]
KTC Siirt şubesinin kuruluşundan yaklaşık iki ay sonra yayınlanan Kurdistan mecmuasının 10. Sayısında ise, şube reisi Abdurazzak Bey’in Kurdistan mecmuasına karşı göstermiş olduğu çaba ve teveccühlerinden dolayı tekrardan bir teşekkür mesajı yayımlanmıştır:
Siirt’te; Siirt eski mebusu Abdurrazzak Bey Efendi Hz.lerinin riyaseti altında kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti şubesi tarafından ikinci defa olarak Kürdistan mecmuasına karşı büyük teveccühler sarfedilmiş ve teşekkürlerimizi takdim eyleriz.[56]
Fakat Siirt KTC şubesinin kuruluş tarihi üzerinden yaklaşık üç ay dahi geçmeden, Siirt Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına güya “kendilerinin takip ettiği umdelere uyulmadığı”[57] gerekçesiyle usul yönünde il idaresine dava edilir ve bu gerekçeyle Siirt KTC şubesi hükümet emriyle kapatılır. Siirt şubesinin kapatılması üzerine Kürdistan mecmuasında şöyle bir açıklama yayımlanır:
Siirt’teki kulübümüzün sedi (kapatılması) eğer vatan ve vatandaşların menfaatine ve akıl, vicdan, insaf ve hamiyete muhalif bir hareketten dolayı vaki olmuş ise, mezkûr kapatılma alkışlanacak ve ona mukabil bir diyecek yoktur. Hayır! Eğer bu hareket de diğer hareketler gibi, mantık ve menfaatlerden mücerred (soyut) olarak baskıyla kapatılmış ise, bütün Kürdlerin ve bilhassa o kulübü açmış olan muhterem zevatın sabır ve tahammülünden Kurdistan şaşakalmış ve geniş bir ölçüde teessüf eder.[58]
Kürdlerin ve KTC üyelerinin bu hukuk dışı uygulamaya karşı gösterdiği tepki üzerine yetkililer tarafında şöyle bir açıklama yapılmıştır: “Siirt kulübünün tekrar küşadı (açılması) için güya ekid (kesin) emirler sadır olmuştur (çıkmıştır).”[59] Ancak böyle bir açıklamanın nafile olup, Kürdlerin olası tepkisini düşürmeye yönelik olduğu, sonuçsuz kaldığı ve ardısıra diğer şubelerin de kapatılmasıyla ortaya çıktı.
Bitlis Vilâyeti aracılığıyla Dâhiliyye Nezâreti’ne 4 Haziran 1919’da bildirilen kapatılma gerekçesine şu şekilde yer verilmektedir:
Siirt Kürd Kulübü şu’besinin Der-saâdet’teki Kürd Cemiyeti programına muhâlif ve kanûna mugayir bir esâs-ı gayr-i meşrû ile ve Devletin tamâmî-i mülkiyyesini ihlâl kasdiyle Şerif Paşa’nın Paris’te vâki olan beyânâtını birtakım ilavelerle neşr ve ilân gibi kavmiyyet dâvâsıyla anâsır-ı muhtelifenin tefrikine ve âsâyişi millete sû-i te’sîr husûsuna çalışmaktan dolayı, Cemiyetler Kanûnu’nun bahş eylediği salâhiyyete binaen kapatılmıştır.[60]
Bu yazışmalara da bakıldığında, kapatılmaya gerekçe gösterilen sebepler tamamen keyfi, hukuktan uzak ve siyasi yorumlara dayanmaktadır.
2.7. Mardin, Bitlis ve Van KTC şubeleri
KTC örgütlemesini Kürdistan’a taşımak amacıyla yaptığı geniş katılımlı toplantılar ve tartışmalar sonucunda, bazı Kürd gençleri Kürdistan’da cemiyet şubelerini oluşturmak ve bu yönlü çalışmalara destek olmak üzere bölgeye gönderilmiştir. Bunlardan biri de Diyarbakır, Mardin ve Van’a gönderilen Müküslü Hamza Bey’dir. Müküslü Hamza bölgede propaganda ve örgütleme çalışmalarını yürütürken polis tarafından yakalanır, “eşyası arasında Mardin, Bitlis ve Siirt Kürdistan Teâlî Cemiyeti’ne hakk olunmuş mühür damgalar”[61], Mardin ve Bitlis’te de cemiyet şubelerinin kurulduğunu göstermektedir.” Yukarıda belirtildiği gibi, KTC Siirt şubesinin açılışıyla ilgili yeterli bilgi ve belge mevcuttur ancak cemiyetin Mardin, Bitlis ve Van şubeleriyle ilgili henüz yeterli bilgi mevcut olmamakla birlikte resmi evraklardan öyle anlaşılıyor ki bu şehi rlerde de KTC şubeleri kurulmuş ya da kurulmak üzere hazırlığı yapılmıştır.
Bu örgütleme çalışmaları yürüten Hamza Bey Diyarbakır’da yakalandıktan birkaç gün sonra aşağıdaki telgrafı göndermiştir:
Diyarbekir: Hala da tevkif altındayım, Kürdistan Cemiyeti’ne mensubiyet, vatan ve milletin kurtuluşu ve refahı için eskiden beri takip ettiğim meslekten gayrı tevkifimi gerektirecek hiçbir sebep mevcut olmadığını daimî surette ispata kadirim.[62]
Kurdistan mecmuasının aynı sayısında Hamza Bey’in tevkifine dair şöyle bir açıklamada bulunulmuş: “Yukarıda mezkûr tevkiften önce Hamza Efendi’nin himmet, hamiyet ve vatan gayretinden başka bir maksadı olmadığı tüm arkadaş ve dostlarca bilinir.”[63] Cemiyete yakın veya bağlı yayın organlarında Kürdistan Teali Cemiyeti’nin örgütleme çalışmalarına ve şube teşkiline karşı yürütülen kanunsuz uygulamalar, baskı ve tutuklamalara karşı tepki gösterilmiş ve bundan vazgeçilmesi talebinde bulunulmuştur.
Yalnız hiçbir Kürdün değil, belki hiçbir Müslümanın ümit edemeyeceği birtakım muamelelerin ortaya çıkmasına ve bir nebze kararların icrasına binaen, haksız yere Cemiyetin şubelerini kapatmak ve sebepsiz şekilde cemiyete mensup ve cemiyet nazarında mühim bir mevkie sahip olanların tevkifi (Hamza Efendi gibi) yardımların ve desteklemelerin engellendiği gibi vs. … verilen karardan vazgeçmek gerekir.[64]
Hamza Bey o zaman Diyarbakır’a bağlı olan Mardin’de yakalanıp kanunsuz tevkifi sırasında ağır işkencelere maruz kalmış ve hayli bir zaman da kendisinden haber alınamamış. Öyle ki Hamza’nın öldüğü haberi dahi yayılmış ve bu haber üzerine Abdurrahim Rahmi Hakkari Jîn dergisinin 36. sayısında “Şehîdê Kurdistan Hemza” başlığıyla bir şiir ve Kurdistan mecmuasının 14. ve 15. sayılarında da birer fotoğrafı yayımlanmış.
Şehîdê Kurdistan Hemza
Rabe ji xewa xwe Hemze rabe!
Xwîna te naçit heba tu şa be
Di rêya vê welatî da şehîd î
Lewra tu mucahîdek seîd î.
Rabe here pêş liqayê Yezdan
Bi xwîna diçîtin ji wan birînan
Sorke kefenî bi rengê alal
Me’lumî bike tû arzê ehwal.
Bêjî: Tu elîm î û bêmîsal î
Bêjî: Semî î la yezal î
Zulma li me hatî tu dizanî
Lewra tu qedir û kun fekan î
.….[65]
Hamza Bey bir müddet sonra Cemiyet yöneticileri ve dostları tarafından farklı kanallarda yapılan girişimler sonucu serbest bırakılmıştır. Serbest kaldıktan sonra çalışmalarına kaldığı yerden devam etmek üzere memleketi Van’a giderken yine benzer bir durumla karşılaşmıştır.
Âli ve teali (yüksek ve lise) tahsilleri görmüş ve Şeyhülislam Efendi Hz.lerinin tedrisat halkasında dört sene bulunmuş, millet ve devletin saadet ve bekası için hayatını veren ve mevcudiyetine amade olan Vanlı Hamza Efendi; inkıraza (yok olmaya) mahkum olan akraba ve kederli bağlantılarının mahallesine, harap ve mezaristan olan vatanına “Van”a avdet ederken yine hapis ve tevkif edilmiş ve hiçbir kanuni ve akli sebebe dayandırmaksızın susuz, ekmeksiz, parasız olarak aylarca sefil ve sergerdan (şaşkın) bırakılmış, bu hadise bütün Kürd genç ve münevverlerini (aydınlarını) yaralamıştır. Bu zulmün kaldırılması ve adı geçenin tahliye ettirilmesi talep edilmektedir.[66]
Yasal ve legal bir cemiyet olan KTC ve şubelerinin teşkili çalışmaları, bu koşullar ve baskılar altında sürdürülmüştür. Birçok farklı kaynakta cemiyetin Bitlis ve Van şubelerinin kurulduğuna dair bilgiler olmasına rağmen, buradaki cemiyet yöneticilerinin kimlerden oluştuğu tam olarak bilinmemektedir. Bitlis şubesi için Yusuf Ziya Bey ve bir akrabasının adı geçmesine rağmen, şimdilik şube yönetimi ve başkanına dair elimizde yeterli bilgi ve belge mevcut değildir.
Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kurulan önemli şubelerinden biri de Garzan (Xerzan) şubesidir. Kurdistan mecmuasının 9. sayısında Garzan çıkışlı “Hususi Telgrafımız” başlığı altında şu satırlara yer verilmiştir.
Şeyh Mahmud, Mulgar aşireti reisi Cemil, Balas aşireti reisi İsmail; Tağ aşireti reisi Mehmed Ali” adına gönderilen telgrafta; “Garzan’da Kürdistan Teali Cemiyeti şubesini teşkil ederek Kürdlerin teali ve terakkisine [ilerleme ve yükselmesine] ve Kürd milletinin tamamıyla kaderini hedef tutmak olduğunu arz eder ve program ile talimatın gerekliliğinin gönderilmesi istirham olunur.[67]
Mecmuanın yayın tarihinden öyle anlaşılmaktadır ki Garzan şubesi, Mayıs ayı sonu ya da haziran başlarında kurulmuştur.
Fakat bu telgrafta geçen aşiret adlarının yazımında bir hata ve yanlışlık olabileceği anlaşılmaktadır. Bölgedeki yerel kaynaklardan edindiğim bilgiye göre, “Mulgar” diye bir aşiret yoktur ve adı geçen aşiret reisi “Cemil” ise büyük ihtimalle “Cemîlê Çeto”dur. Adı “Balas” olarak geçen aşiret ise “Babosi” aşireti olmalıdır ve bu aşiretin o zamanki lideri de “İsmaîlê Dawud”tur. “Tağ” aşireti ise, büyük kısmı Hezo ve Bitlis arasındaki bölgede yaşayan “Tax” aşiretidir.
Garzan, adını kadim “Erzen” şehrinden almakta olup, Kürdler bugün bu eski yerleşim yerine “Xerabbajar” ve şehrin merkezini ifade ederlerken de “Zoq”ê diyorlar. Kürdistan’ın birçok bölgesindeki emirlikler gibi, Garzan’daki Kürd emirliklerinin hükmü de yaklaşık olarak 19. yy. ikinci yarısına kadar devam etmiştir.
Kürdler ile Osmanlılar arasında 1514’te Amasya’da yapılan anlaşmada Kürd aşiret liderlerinden oluşan heyetin başında Palu Miri Cemşid Bey vardı. Mevzubahis anlaşmanın imzalandığı tarihten başlayarak 1800’lerin başına kadar Kürdistan’daki Mirlik sistemi içerisinde hükümet statüsünde yer alan altı birimden biri de Palu idi. Kısacası Palu, çok eski bir Kürd yerleşim ve yönetim merkezidir. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin bu eski Kürd yönetim merkezinde bir şubesinin açılması ya da açma çalışmalarının sürdürülmesi oldukça önemlidir. Kurdistan mecmuasına gönderilen Palu çıkışlı telgraftan öyle anlaşılıyor ki burada KTC’nin bir şubesinin kurulması için eşraf ve mahalli reislerinden oluşan bir geçici yönetimin oluşturulduğu, cemiyetin resmi kuruluş çalışmalarının devam etmekte olduğu anlaşılmaktadır. Çalışmaların hızlı bir şekilde sonuçlanabilmesi için, cemiyet nizamnamesi ve programı talep edilmektedir.
Kürdistan Teali Cemiyeti’ne mensup olmak üzere burada bir şube tesisi, eşraf ve mahalli büyüklerden reis ve idare heyetinin seçimle tayin edilerek işe giriştikleri malumatını arzeder ve nizamnamenin asli nüshasıyla beraber cemiyetimiz programını temenni eyleriz.[68]
2.10. Sivas-Ümraniye KTC Şubesi
Sivas KTC şubesi, Koçkiri merkezli Kürd ulusal başkaldırısıyla ilişkili olması itibarıyla en dikkat çeken şubelerden birdir.
Kendisi de Kürdistan Teali Cemiyeti aktif üyelerinden biri olan ve bölgede cemiyet teşkilatını oluşturması için başkan Seyyid Abdulkadir’in özel girişimleriyle Nuri Dersimi, Sivas’ın Kangal-Divriği-Zara bölgesi Baytarlığına tayin edilir. Nuri Dersimi bu süreci şu sözlerle aktarmaktadır:
Kürdistan’ın tüm yörelerinde örgütlenme yapılması için KTC’de yapılan birçok görüşme ve tartışmadan sonra, bir kısım gençler örgütleme yapmak üzere Kürdistan’ın muhtelif bölgelerine gittiler. Benim de Sivas bölgesine hareketim uygun görüldü. Bana resmi bir sıfat verilmek için de Sivas’ın Kürd bölgelerini ihtiva eden; Kangal-Divriği-Zara Bölge Baytarlığı görevine tayin edilmem için, Cemiyet başkanı Seyid Abdülkadir tarafından Ziraat Vezareti’ne bir tavsiye mektubu yazıldı. Bakanlıktan hemen aynı göreve tayin emrim çıktı. O esnada Koçkiri aşiretleri liderlerinden Mustafapaşazade Haydar Bey de İstanbul’da bulunuyordu. Aynı konuda Kürdistan Teali Cemiyeti’nden Haydar Bey’e de talimat verilmişti.[69]
Mustafa Paşazade Haydar Bey, Ali Şêr ve Dr. Nuri Dersimi’nin yoğun çalışmaları sonucu kısa bir dönem içerisinde Sivas’ın Zara, Umraniye, Beypınar, Celali ve Zımara yörelerini içine alan bölgede cemiyetin bir şubesi kurulur. Umraniye’den 30 Haziran 1919 tarihinde Kurdistan mecmuasına gönderilen telgrafta:
Cemiyeti azizenize mensup Allah’ın yardımıyla bura aşiretinden mürekkeb (bileşik) bir şube teşkilatı icra edildi. Nizamnamenin 34. Maddesi gereğince dahili nizamname ile bir mührün gönderilmesi ve muhterem heyetinizden çıkacak karar ve beyanatların peyderpey izdiyadı (çoğaltılması) istirham edilir.
Sivas, Zara, Umraniye’sinde
Kürdistan Teali Cemiyeti reisi
Koçkirizade Ali Şer[70]
Kendisi de cemiyet üyesi olan ve bölgede örgütleme yapmak üzere görevlendirilen Dr. Vet. M. Nuri Dersimi bölgede KTC şubesini kurma çalışmalarını şöyle aktarır:
Zara-Divriği-Kangal-Hafik ilçeleri arasında temaslara geçilerek, Kürd nüfus kesafeti (çoğunluğu) bulunan Umraniye-Peypınar-Celalli-Sincan-Hamo-Zmara ve Domurca nahiyeleri merkezlerinde birer «Kürdistan Teali Cemiyeti» şubesi açılarak Kürdler arasında kuvvetli bir milli cereyan meydana getirmeğe muvaffak olmuştum. Aynı şekilde Dersimde de Alişer vasıtasıyla teşkilat yapılmasına devam olunuyordu.[71]
Tarık Zafer Tunaya’nın yazdığına göre, cemiyet şubesinin kurulmasıyla birlikte “Haydar Bey, tüm aşiret reislerini üye yazdırmıştır.”[72] Bazı kaynaklara göre ise, Ümraniye şubesi Koçkırili Mustafa Paşazade Haydar Bey’in başkanlığında kurulmuş ve şube sekreterliği görevini de Alişêr Bey yürütmüştür.[73] Doğrusu belgelere ve yazışmalara baktığımızda, “Sivas-Zara, Umraniye Kürdistan Teali Cemiyeti şube reisi Koçgirilizade Alişer” adı ve imzası geçmektedir. Farklı kaynaklarda Cemiyetin bu şubesinin aynı zamanda Jepin[74] adıyla bir de gazete yayınlamış olduğu belirtilmektedir.[75]
Yaptığım araştırmalar ve taramalarda böyle bir yayına rastlamadım. Büyük ihtimalle adı geçen “Jepin” gazetesi, KTC’nin yayın organı olarak yayımlan Jîn mecmuası olmalıdır ki o zaman Kemalistler tarafından bölgede dağıtılması engelleniyordu. Sivas, Zara, Umraniye KTC şubesi, diğer şubelerden farklı olarak çok önemli iki faaliyet gerçekleştirmiş; birincisi Kürd milletinin haklarının tanınması için siyasi-diplomatik çalışmalar yapmış, ikinci olarak da Sevr Antlaşması’nın uygulanması amacıyla bir başkaldırı hareketini örgütlemiş ancak maksadına ulaşamamıştır. İstanbul KTC merkezi üzerinden Dersim havalisi Erzincan, Koçgiri, Kangal, Darende ve Akçadağ Kürdistanı’nda mukim umum Kürd milletini temsil eden Koçgirilizade Ali Şêr imzasıyla Sevr Konferansı yöneticilerine hitaben yazılmış ve Şerif Paşa aracılığıyla komiteye iletilmek istenen iki mektup[76] vardır ancak bildiğimiz kadarıyla hedefine yetişememiştir. Sivas-Zara, İmraniye şubesi adına 3 Mart 1920 tarihinde İstanbul’daki Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanlığı üzerinden Şerif Paşa ve Paris Barış Konferansı’na hitaben yazılan mektuplar Ali Şêr imzasıyla gönderilmiştir. Ali Şêr Efendî, bu mektupta aynı zamanda Jîn ve Kürdistan gazetelerinin bir süredir ellerine geçmediğini dile getiriyor, bunun devlet tarafından engellendiğini belirtiyor, organizasyon olarak da Teşkilatı Milliye"nin adını veriyor, ardından şunları söylüyor: Zira biz Kürdler, Teşkilatı Milliye'lerine dahil olmadığımız gibi, (bunu) kabul etmeyeceğimizi de hükümete bildirmiş bulunuyoruz. Bundan dolayı (Kürdistan Teali Cemiyeti Şubesine) gelecek yayınlara, evrak ve benzeri şeylere de el koyabiliyorlar.”[77] Bu mektuplardan da anlaşıldığı gibi, Kürdler çok açık bir şekilde ne "Teşkilatı Milliye"yi ve ne de “Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”ni temsilcileri olarak kabul etmiyor, gerçek temsilcileri olarak Kürdistan Teali Cemiyet’ini görüyorlar ve kabul ediyorlar.
2.11. Varto KTC Şubesi
Çeşitli kaynaklarda Varto yani Kürdçe adıyla Gimgim’de Kürdistan Teali Cemiyeti şubesi kurulduğu belirtilmektedir ancak cemiyetin tam olarak hangi tarihte kurulduğu ve kurucuların kimlerden oluştuğu belirtilmemektedir. 19 Temmuz 1919’da yayınlanan Kurdistan dergisinde, Varto’da cemiyet şubesinin kuruluşuyla ilgili; “Burada cemiyetin bir şubesi küşad edildi (açıldı) ve civarlarda da gerekli teşebbüslerde bulunulmaktadır.”[78] haberi verilmiş. Bu haberden anlaşıldığı kadarıyla bölgedeki diğer yerleşim birimlerinde de şube açma çalışmaları yapılmaktadır. Yine bahsettiğimiz yayının aynı sayısında, Kurdistan mecmuasına gösterdikleri rağbet ve teveccühlerinden dolayı mecmua idaresi tarafından yayımlanan “Teşekkür” yazısında, Varto KTC şubesinin faaliyette bulunduğu, cemiyetin yayın organlarından olan Kurdistan mecmuasının dağıtımına katkıda bulunduklarını belirtilmektedir:
Kürdistan’ın meşhur alimlerinden Derik müftüsü fıkıhçı Molla İskender Efendi ile Varto, Malatya ve Kahta’da müteşekkil Kürdistan Teali Cemiyeti’nin şubeleri, Kurdistan mecmuasına mukabil gösterdikleri rağbet ve teveccühlerine karşı alenen teşekkürlerimizi beyan ederiz.[79]
Varto KTC şube yönetiminin tam olarak kimlerden oluştuğu bilinmemekle birlikte, Cibranlı Halid Bey’in torunu Mehmed Emin Sever’in Nuri Gümgüm’den aktardığına göre, babası Yusuf Efendi (Usivê Hecî Keke) KTC Varto şube başkanı ya da başkan yardımcısıymış.[80]
2.12. Erzurum-Hınıs ve Hekimhan KTC Şubesi
Ekonomik, siyasi ve diplomatik açıdan Kürdistan’ın önemli bir şehri olan Erzurum’da, Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra KTC’nin bir şubesinin kurulması oldukça önemlidir. Çünkü başta Rusya ve İngiltere olmak üzere dönemin iki güçlü devletinin bölgede konsoloslukları vardı ve burada cemiyetin bir şubesinin açılması adı geçen büyük devletlerle ilişki geliştirmek açısında hayati bir önem arz ediyordu.
Erzurum şehri stratejik bir öneme sahipti, “Vilayat-ı Şarkiyye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye” cemiyeti de burada faaliyetlerini yoğunlaştırmıştı ve bu cemiyetin hazırladığı zemin üzerinde “Erzurum Kongresi” yapılmıştı. Kürdler ve Türkler gerekli anlaşmayı sağlayamadıkları için, gerçek manada Kürd temsilcileri Kongreye katılmamış ancak her şeye rağmen Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından verilen vaatlerin ve yapılan sözlü açıklamalar itibarıyla kongrede Kürdler ve Kürdistan meselesiyle ilgili nasıl bir karar alınacağını merakla beklemişler. Bu süreçte KTC başkanı Seyyid Abdulkadir’in bölgeye gözlemci sıfatıyla gönderdiği heyet, Erzurum Kongresi sonuç bildirgesinde Kürdler için bir şey olmadığını merkeze bildirdikten sonra, Seyyid Abdulkadir “herkes kendi başının çaresine bakmalı” açıklamasında bulunmuştur. Bu ahval ve koşullar altında, 7 Ağustos 1919’da Erzurum Kongresi sonuç bildirgesinin ilan edilmesinde kısa bir müddet sonra, Hınıs’ta Kürdistan Teali Cemiyeti’nin bir şubesi kuruluyor. Kurdistan dergisinin 13. sayısında Erzurum-Hınıs’tan verilen habere göre, “Hınıs’ta Kürdistan Teali Cemiyeti şubesi küşat edilmiştir (açılmıştır).”[81]
Önceki bölümlerde cemiyetin Arapkir şubesinin açılışından bahsetmiştik. Kurdistan mecmuasının 11. sayısında yayımlanan habere göre, Malatya KTC şubesinden de bahsedilmektedir ancak Malatya merkezde bir şubenin kurulmuş olduğu tam olarak doğrulanamamaktadır, kuruluş çalışmaları olsa da sonuca ulaşmamış olabilir. Belki de yaşanan sorunlar nedeniyle şube kuruluşu Hekimhan’a kaydırılmış ki Kurdistan mecmuasında buradaki şubenin kuruluşuna dair şöyle bir haber yayınlanmış: “Hekimhan’da yeniden Kürdistan Teali Cemiyeti şubesi kemali ciddiyet ve sevinçle açılmıştır.”[82] Haberin yayımlanma tarihine baktığımızda, büyük ihtimalle Hekimhan KTC şubesi haziran ayı başlarında kurulmuştur.
T. Zafer Tunaya, kendisi de KTC üyesi olan Ali İlmi Fani’nin Adana’da çıkarttığı Ferda gazetesinin 140. sayısına dayandırarak İran Kârperdarzi başkanlığında “Adana Teali Cemiyeti”nin kurulduğunu aktarır. Ancak bu cemiyetin Kürdistan Teali Cemiyeti’nin bir şubesi olup olmadığı belli değildir.[83] O dönem Adana ve Tarsus bölgesinde KTC üyelerinin bulunduğu ve Tarsus’ta da bir “Kürd Dostluk Cemiyeti”[84] kurulmuş olduğu bilinmektedir fakat cemiyetin kimler tarafından teşekkül edilmiş olduğu belli değildir. Kurdistan mecmuasında “Açık muhaberat” başlığı altında Tarsus’ta bulunan Mahmut Ağa’ya hitaben yazılan mesajda “Kürd Dostluk Cemiyeti”nin kimler tarafından kurulduğuna dair bilgi istenmektedir.[85]
2.14. Derik, Muş, Urfa, Şırnak ve Bayezid’de KTC şubeleri
Gerek KTC’ine bağlı ve yakın yayın organlarında çıkan haberler ve gerekse diğer farklı kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre Derik[86], Urfa, Şırnak[87], Muş, Bayezid ve Van gibi şehirlerde de cemiyet şubelerinin kurulduğuna dair haber ve yazılar yayımlanmıştır ancak mevzubahis yerlerdeki şubelerle ilgili elimizde yeterli bilgi ve belge yoktur. Mazhar Müfit Kansu adı geçen bazı yerlerdeki şubelere dair şu bilgileri veriyor:
Türk milleti milli insiyaki bir şuurla kendini ve vatanına müdafaaya hazırlanıyordu. Bunun için de hemen birçok bölgelerde müdafaa cemiyetleri kuruluyordu… Yine Merkezi İstanbul’da olmak üzere Kürd Teali Cemiyeti adı altında bir cemiyet teessüs etmiş, Bayezid, Muş ve Van havalisinde şubeler açmaya başlamıştı.[88]
Ekrem Cemil Paşa, Nusaybin, Savur, Farkin (Silvan) ve Lice’de de KTC şubeleri açıldığını belirtmektedir.[89]
3. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Siyasal Faaliyetleri, Yabancı Misyonlar Nezdindeki Girişimleri ve Paris Sulh (Barış) Konferansı
Birinci Dünya Savaşı sonucunda, imparatorluk sistemi tamamen çöktü ve yerini peyderpey kurulan ulus-devlet sistemine bıraktı. ABD başkanı Woodrow Wilson, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulmasını istediği dünya düzenine ilişkin olarak Kongrenin 8 Ocak 1918 tarihli oturumunda açıkladığı 14 ilkenin 5. ve 12. maddelerinde: “5. Dekolonizasyon sağlanmalı ve sömürge topraklarında uluslara kendi kaderini belirleme hakkı verilmelidir. 12. Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk olan kısımlarına egemenlik hakkı tanınmalı, fakat Türk olmayan halklara bağımsızlık verilmelidir….” deniliyordu. Bu ilkeler, KTC başta olmak üzere mütareke sonrası kurulan tüm Kürd cemiyetleri ve örgütleri için büyük bir umut kaynağı olmuştu. Dönemin Kürd örgütleri adına yabancı misyon temsilcileriyle yapılan açık-gizli birçok görüşmelerde, Kürd temsilcileri sürekli Wilson Prensiplerinin Kürdler için de uygulanması talebini dile getirmişler. KTC, Wilson prensiplerinin verdiği ulusal hakları elde etmek amacını, doğal olarak programına aldı. Bunun için ilk önce, Kürdistan hakkında coğrafî, etnografik, tarihsel, ekonomik kanıtları içeren ve Kürdlerin ulusal özlemlerini ve nasıl bir yönetim istediklerini belirten ayrıntılı bir muhtırayı İstanbul'daki dört büyük devletin temsilcilerine verdi. Bu muhtıra, saygıdeğer temsilcilerce de ilgiyle ve iyi bir şekilde kabul edildi. Aynı zamanda, Paris'teki Barış Konferansına bir delegasyon gönderilmesi konusundaki güçlükler dikkate alınarak, Paris'te bulunan Şerif Paşa'nın Barış Konferansı huzurunda Kürdlerin çıkarlarını savunmakla görevlendirilmesi düşünüldü ve kendisi de bu işi üzerine aldı.[90]
Bu dönemde Kürdistan meselesi, sürekli büyük güçlerin masası üzerinde bulunmasına rağmen, uluslararası ilişkilerde gerekli siyasi desteği bulamamış, Kürdlerin de tek başına zayıf parçalı örgütlülükleri ve sosyal yapısı bunu gerçekleştirmeye yetmemiştir. Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki halklardan biri olduğu halde, Wilson'un ilkeleri uyarınca ulus-devletini kuramayan, ya da buna destek verilmeyen tek halk Kürd halkıydı.
Şemsiye örgüt olarak KTC ve o zamanın deyimiyle onun diğer refik cemiyetleri kuruluştan kısa bir süre sonra, içeride hükümet yetkilileriyle ve aynı zamanda da Wilson Prensiplerinin Kürd milletine de uygulanması için özellikle İttifak güçlerinin İstanbul’daki misyon temsilcileriyle açık-gizli görüşmelere başlarlar. Yunanistan’ın Limni adasında imzalan ateşkes antlaşmasının uygulanması için Fransa’nın başkenti Paris’te 32 devletin katılımıyla toplanan Sulh Konferansı ya da diğer adıyla Barış Konferansı’nda Kürd milletinin taleplerinin dile getirilmesi için yoğun bir çaba harcanır. Cemiyette düzenlenen bir dizi toplantı ve görüşmelerden sonra, Konferansta Kürdleri temsil edecek heyet belirlenir. Bu süreçle ilgili Serbestî gazetesinde yayımlanan bir haberde şöyle denilmektedir:
Evvelce ilan edildiği yönüyle, dün öğleden sonra saat ikide Cağaloğlu’ndaki Kürdistan Teali Cemiyeti genel merkezinde, Kürd eşrafından bir zat tarafından Kürdistan’ın gelişmesi ve istikbalinin temini hakkında mühim bir konferans verilmiştir. Hatip Kürdistan’ın yükselmesi zımnında icrası zaruri olan teşebbüslerin icraat sahasını üç mıntıkaya taksim ile, adı geçen mıntıkaların Avrupa, İstanbul ve Kürdistan olduğunu beyan eylemiştir. Avrupa’daki çalışma, evvelce mevcut Şerif Paşa heyeti ve daha sonra adı geçen heyete iltihak edecek olan Arif Paşa heyeti tarafından icra olunacaktır.[91]
Kahire’de teşekkül etmiş olan Kürdistan Cemiyeti tarafından da, Paris Sulh Konferansı’na katılmak üzere Arif Paşa’nın başkanlığında Kürd aydınlarından oluşan bir heyet seçilmiştir. Dün bahsedilen heyetin seçilme şeklini ve Paris Sulh Konferansı’na katılmak, sayı ve yetkilik konusu olmak üzere Kürdistan Teali Cemiyeti genel merkezine bir telgrafname ulaşmıştır. Genel merkez toplanarak meseleyi görüşmüş ve bahsedilen heyetin Paris’e ulaşarak yetkili Kürd Heyeti reisliğine seçilen Şerif Paşaya katılmakla teşriki mesai eylemeleri telgrafla bildirilmiştir. Durum aynı zamanda Şerif Paşa’ya da bildirilmiştir.[92] Daha sonra bahsi geçen heyet üyeleri değiştirilerek, eski Dersim mebusu Lütfü Fikri ve Bedirhanzade Süreyya Beyler, Sulh Konferansı’nda Kürdlerin hukukunu savunmaya vekil edilmişlerdir.[93] Fakat onlar da yaşanan anlaşmazlık nedeniyle fiili olarak heyete dahil olamamışlar. KTC başkanı Seyid Abdülkadir tarafından 16 Nisan 1919’da Şerif Paşa’ya gönderilen telgrafta, Paris Sulh Konferansında Kürdleri temsil edecek heyete, Bursa Kız Öğretmen Okulu’nda öğretmenlik yapan Harputlu Fahri Bey Abdi’in de katılmasını ister. Şerif Paşa verdiği cevapta, onun Fransa’ya girişi için izin talebinde bulunduğunu belirtir.[94] Ancak Fahri Bey’in heyete katılmak üzere Fransa’ya gidip gitmediğine dair yeterli bilgiye sahip değiliz.
Aynı dönemde Güney Kürdistan’daki Şeyh Mahmud hükümeti adına da Şerif Paşa’yla birleşmek üzere Paris Sulh Konferansı’na gönderilecek bir temsilci heyeti belirlenmişti. Adı geçen heyet, eski bir subayı olan Yüzbaşı Reşit Kaban ve Seyit Ahmet Berzenci’den oluşuyordu. Şerif Paşa’ya verilecek müzakere metni ve mektup da, Şey Mahmud’un sekreteri olan Refik Hilmi tarafından hazırlanmıştı.[95] Ancak bu heyet Lübnan’daki Fransız yetkililerin engellemesi nedeniyle çıkış yapamamıştır ve hazırlanan mektup da Şerif Paşa’ya ulaştırılamadı.
Paris Sulh görüşmeleri sürerken, KTC yönetimi artzamanlı olarak gelişmeleri izlemek ve yönetmek üzere belli aralıklarla toplanıp durum değerlendirmesi yapar, Kürd gazete ve dergilerinde de konuya dair çeşitli yazılar ve haberler yayımlanır. Günlük Serbestî gazetesinde bu toplantılardan birine dair şöyle bir açıklama yapılmıştır: “Dün Kurdistan Teali Cemiyeti’nde idare heyeti toplanarak mühim meseleler hakkında uzun uzadıya müzakerelerde bulunmuştur. Şerif Paşa’nın Sulh Konferansı’ndaki faaliyetine dair izahat veren telgrafları dinlemiş ve tetkik etmiştir.”[96]
Paris Barış Konferansı’na sunulmak üzere, Kürdistan Teali Cemiyeti Merkez Kurulu Başkanı Seyyid Abdülkadir imzasıyla Kürd temsilci heyeti başkanı Şerif Paşa’ya ulaştırılmak üzere verilen 25 Mart 1919 tarihli mektupta şu ifadeler yer almaktadır:
Paris Barış Konferansı’nın ırk ya da din farkı gözetmeksizin Wilson ilkelerini tüm milletlere adil bir şekilde tatbik edeceğinden hiçbir şüphe duymuyoruz… Ayrıntılı bir biçimde açıklayacağımız üzere, Kürdler bağımsız ve kaderine egemen bir millet olarak tanınma hakkına sahiptir. Kürdler bu var olma hakkını, öncelikle imzalanacak olan barış antlaşmasının temellerinin bütününe dayanarak talep eder… Milletler Cemiyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu Milletleri için aldığı kararlar doğrultusunda kendi akıbetimizin efendileri olabileceğimize dair sağlam umutlar beslemekteyiz.”[97] Kemal Fevzi de, Kurdistan mecmuasında yayımlanan yazısında galip devletlerin temsilcilerine seslenerek, “Küçük milletlerin mukadderatı için savaşan bu uğurda zafere ulaşan İtilaf Devletleri, gerek Kürdün hissiyat ve eğilimlerinin tespitinde, gerekse bu hissiyat ve eğilimlerin iblağında (ulaştırılmasında) medeniyet huzurunda bir milyon kişi evladını kaybetmiş mazlum bir millet sıfatıyla çıkan bu milleti unutmasınlar.[98]
KTC merkez heyeti tarafından onaylanan ve Kürd delegasyonu reisi Şerif Paşa tarafından 12 Mart 1919’da Sulh Konferansı’na takdim edilen muhtıranın tam sureti, Kurdistan dergisinin 9, 10, 11, ve 12. sayılarında yayımlanmış, muhtıranın tamamı sadeleştirilmiş şekliyle bu çalışmanın ekler bölümünde yer almaktadır.
Şerif Paşa’nın Paris Barış Konferansına sunduğu muhtıradan sonra, KTC başkanı Seyyid Abdülkadir İstanbul’dan Konferans başkanına bir mektup yollayarak teşekkürlerini bildirir:
Doğu sorununun çözüme kavuşturulduğu bir dönemde, Kürdistan'ın çeşitli şehirlerindeki kulüpler ve bu kulüplere bağlı aşiret reisleri adına, Ekselanslarından Kürd delegasyonu başkanı General Şerif Paşa'nın 22 ve 25 Mart'ta sunduğu iki çalışmada sizlere açıklanan haklı taleplerimizin kabul edilmesini rica etmekten onur duyuyoruz.
Şerif Paşa tarafından 22 Mart 1919’da konferansa sunulan muhtırayla birlikte bir de Kürdistan haritası sunulmuştur. Kürd muhtırasının sunulmasında kısa bir müddet sonra, KTC Merkez Kurulu başkanı Seyid Abdülkadir tarafından gönderilen bir ek notla bundan önce sunulan haritada tadilât yapılması isteğini ileterek, Kürdistan’ın ekonomik gelişimi için Kürd nüfusunun yoğun olduğu İskenderun üzerinden Akdeniz’e açılacak bir yol talebinde bulunulur ve bu bölgedeki 78 Kürd aşiretinin listesi de mektuba eklenir. Şerif Paşa Başkan Wilson’la görüşmesine dair KTC merkezini bilgilendirmek üzere gönderdiği telgrafta şunları aktarmaktadır:
Geçenlerde Reis Wilson Hazretlerini gördüm ve hüsnü kabulüne mazhar oldum. Zaten milli hayatımıza esas olan milli menfaatinin icrasına yardım edeceğine söz ettiler. Kürd isteklerine dair olan tasarı Konferansa dâhil olmuştur. Taleplerimizin haklı olduğunu Orta Asya’ya gidecek olan müttefik hükümetler komisyonlarını ikna edecek şekilde ilişkilerde bulunulması, Kürdistan’daki vatandaşlarımıza ihtarı ve kemali sükûnetle hareket eylemelerinin tavsiyesi menfaatlerimize uygundur.[99]
Kürd murahhas heyeti reisi Şerif Paşa’nın Amerika reisicumhuru Mistir Wilson tarafından kabulü, Kürd hukuku ve talepleri hakkındaki beyanatı, Kürd basınına şu şekilde yansımıştır:
Şerif Paşa reis Wilson’a, Kürdler hakkında tarihi, ırki, tetkikat ile Kürd talep ve iddialarını anlatmak üzere bir muhtıra takdim etmiştir.
Mezkûr muhtırada, Kürd tarihi ve ırkı hakkında bağımsız tetkikatta bulunulduğu gibi, Kürdistan hakkında, Kürdlerin görüşü uzun uzadıya izah edilmiştir. Bahsedilen izahat, bizzat Şerif Paşa’dan işiten Amerika reisicumhuru Wilson, muhtırayı alarak konferansa sunacağını beyan etmiştir.
Nitekim daha sonra Paris’ten vuku bulan duyumlara göre, bahsedilen muhtıranın Sulh Konferansı’nda [Barış Konferansı’nda] tetkik ve müzakere edildiği bildirilmektedir.[100]
Bu süreçte İngiltere’nin Askeri güçleriyle Güney Kürdistan’ı kontrol altına alması, Kürdler arasında bir tedirginlik meydana getirir ve Kürdistan Teali Cemiyeti Merkez Kurulu adına 28 Eylül 1919’da Fransa üzerinde Barış Konferansı Komitesi başkanına gönderilen bir mektupta Kürdistan’ın ikiye bölünmesine itiraz edilmektedir:
Sayın Başkan, Kürdistan’ın Güney Kürdistan ve Kuzey Kürdistan olmak üzere iki ayrı bölgeye ayrılacağına ve bunların iki farklı büyük güce tahsis edileceğine dair söylentiler devam ediyor. Siz Ekselanslarının hayrıhah dikkatini saygıyla bu konuya çekmek istiyorum. Kürdistan’ın bu şekilde parçalanması, asla Yakın Doğu’daki durumu sağlamlaştıracak bir çözüm olmaz. […] Kürdler, Bağlaşık güçlere karşı silah çekmeyi reddettikleri gibi, Türklerin hakimiyetlerini kuramadıkları bölgelerde Ermenileri korudular. Şimdi, Konferansın adaletinden, bölünmez bir Kürdistan’ı tanımasını beklemektedir.[101]
Kürdistan Teali Cemiyeti yönetiminin yabancı misyonlar nezdindeki girişimlerinin yanı sıra içeride hükümet nezdinde de girişimlerde bulunur. Kuruluşundan beş gün sonra, 22 Aralık 1918’de İstanbul’da Hürriyet ve İtilaf Partisi ile Kürdistan Teali Cemiyeti arasında imzalanan anlaşmaya göre, Kürdlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde Hilafete bağlı kalmak şartıyla özerk yönetim kurma hakkı verilecekti. Kürdistan meselesi ve Kürdlerin taleplerini görüşmek üzere, 10 Temmuz 1919’dadönemin Sadrazamı Damat Ferit Paşa kabinesi üyesi adına eski Şeyhülislam Haydari Zade’nin daveti üzerine Sadarette yapılan görüşmede, hükümet tarafını eski savaş Bakanı Abuk Paşa ve Denizcilik Bakanı Avni Paşa temsil ederken, KTC heyeti de başkan Seyyid Abdülkadir, Emin Âli Bedirhan, Mevlanzade Rıfat, Yarbay Emin Bey ve Binbaşı Avni Bey’den oluşuyordu. Toplantının açılışında “Haydarizade İbrahim Efendi, bölge valilerinden Cemiyet’in Kürdistan’da bağımsızlık yanlısı birçok örgüt kurduğu, bu örgütlerin Osmanlı Hükümeti’ni tanımayı reddettiği yönünde ihbarlar alındığını belirtmiş, bu nedenle Cemiyetin taleplerinin tam olarak ne olduğunun tespiti için Hükümetçe görevlendirildiklerini açıklayarak,” toplantıyı başlatmış. Bu toplantıda Hükümet temsilcileri ile Kürd heyeti arasında yapılan görüşmeler, daha sonra bir rapor halinde ilgili makamlara sunulmuştur. Bu görüşme esnasındaki diyaloglardan da öyle anlaşılıyor ki öteden beri Kürdler ne zaman hak talebinde bulunmuşsa hep benzer itirazlar, imtihanlar ve suçlamalarla karşılaşmışlar.
Görüşmede, hükümeti temsilen Haydari Zade, Kürd heyetine hitaben: “Süleymaniye’yi işgal eden İngiltere büyük bir Kürdistan kurmaya çalışmakta ve doğu illerini de bu Kürdistan’a ilhak etmek istemektedir. Biz böyle görüyoruz.
Haydari Zade: Kürd Yüksek Komitesi’nin şubelerine ilişkin olarak valilerden alınan telgraflardan, Kürdistan’da bağımsızlık yanlısı ve hükümeti tanımayı reddeden çok sayıda örgüt kurduğunuz anlaşılmaktadır. Sizi davet etmek ve taleplerinizin tam olarak ne olduğunu anlamak üzere hükümet tarafından görevlendirilmiş bulunmaktayız. Dolayısıyla isteklerinizi yazılı olarak kabineye iletir misiniz?
Yarbay Emin Bey: Şubelerimize yasal olmayan hiçbir emir vermedik. Valilerden aldığınız telgraflardaki iddialar tümüyle gerçek dışıdır. Eğer lütfedip telgrafların bir kopyasını bize gösterirseniz, o zman size gerekli yanıtları veririz.
Haydari Zade: Bana inanmalısınız. Kürdlerin Osmanlı devletinden ayrılmayı istemediklerini ben de biliyorum; ancak aldatılmış olmaları mümkündür. Süleymaniye’yi işgal eden İngiltere büyük bir Kürdistan Kurmaya çalışmakta ve doğu illerini de bu Kürdistan’a ilhak etmek istemektedir. Biz böyle görüyoruz.
Mevlanzade Rıfat: Eğer böyleyse, demek ki İngiltere Kürdistan’ın ve dolayısıyla Osmanlı devletinin varlığını Sadrazam Ferit Paşa’dan daha iyi korumaktadır. Çünkü büyük bir Ermenistan’dansa, büyük bir Kürdistan Osmanlı çıkarları açısından daha yeğdir; böylece hiç olmazsa tümüyle Müslüman olan bir ülke kalır.
Haydari Zade: Tam olarak ne demek istediğinizi anlamadım.
Mevlanzade Rıfat: Bildiğiniz üzere Sadrazam, yayınlanmış bulunan Paris Konferansı’ndaki konuşmalarında, hükümetin Ermenilere geniş bir özerklik vereceğini kabul etmiş olduğunu belirtti, bu doğal olarak Kürd ulusunu oldukça müteessir etti.
Avni Paşa: Bu geniş özerklik bizim topraklarımıza ilişkin değildir. Kafkaslardaki Ermeni Cumhuriyetleriyle alakalıdır.
Mevlanzade Rıfat: Sadrazam bize ait olmayan topraklara ilişkin olarak nasıl taahhütte bulunabileceğini anlayamıyorum.
Abuk Paşa: (Sinirlenerek) Biz karış karış tüm sınırlarımızı kurumaları için kumandanlarımıza emir vermiş ve gerekli tüm önlemleri almış bulunmaktayız. Hiç endişelenmeyin.
Binbaşı Avni Bey: O halde Kürdistan’da gerekli önlemleri almamız için bize de emir verin.
Abuk Paşa: Kürd askerleri de buna katmaktayız.
Emin Bedirhan: O halde neden yakınıyor ve bize saldırıyorsunuz?
Haydari Zade: Yakınmıyoruz. Kürdlerin sadakatlerinden eminiz. Ancak sizin cemiyetinizin taleplerini bilmek istiyoruz.
Seyyid Abdülkadir: Sadrazamın ifadeleri gayet açıktır; Ermeniler lehine Kürdistan’ı feda etmek istemektedir.
Haydari Zade: Ferit Paşa’nın konuşmalarını prensipte biz de kötü bulduk. Ve hatta düzeltilmeleri için karar aldık.
Mevlanzade Rıfat: Eğer böyleyse bunu niçin şimdiye kadar kamuoyuna duyurmadınız?
Haydari Zade: Sadrazamın dönmesini bekliyoruz.
Avni Paşa: Gelin dosdoğru konuşalım; bugün kaderimiz oldukça meçhuldür. Ortak bir amaç için çalışmak gerekiyor. Şu an için sizin yardımınızı ve itaatinizi bekliyoruz. Ne zaman ki sizi düşünemeyeceğimiz bir noktaya gelirsek o zaman size söylerim; gidin ve başınızın çaresine bakın.
Mevlanzade Rıfat: Ancak o durumda bizim kendi başımızın çaresine bakmamız için çok geç olmayacak mı? Şu anda herkesin kaderi Paris Konferansı’nda tayin edilmek üzere. Her hükümet ve her ulus orada verilen kararlara hürmet etmek zorunda. Dolayısıyla, cemiyetimiz Kürd ulusunun selameti için Kürdistan’da barış ve sükuneti korumaya çalışmaktadır.
Emin Âli Bedirhan: Osmanlı Hükümeti şu andan itibaren Kürdistan’ın varlığını temin edebilir mi(tanıyabilir mi-çn.? Özerk bir hükümeti kabul edebilir mi?
Avni Paşa: Bana kalsa, ben kabul ederim. Hükümet artık bu biçimini koruyamayacaktır. İmam Yahya’nın son ayaklanması sırasında Yemen’e gönderilen birlikler ile birlikteydim. Daha o tarihte İmam Yahya ile bir uzlaşmaya varılmasının ve ademi merkezileşme imtiyazlarının verilmesinin gerekliliğini belirtmiştim. Ancak meslektaşlarım o zaman beni dinlemediler ve hatta beni yanılmakla suçladılar; ancak nihayetinde meseleyi benim söylemiş olduğum şekilde halletmek zorunda kaldılar. Oldukça da iyi yaptılar, çünkü bu önlemlere bağlı olarak, İmam Yahya savaş esnasında bize karşı gelmedi.
Emin Âli Bedirhan: Eğer Kürdistan’a ayrıcalıklar tanımayı istiyorsanız, Kürdistan’a şimdiden bir Kürd vali ve Kürd görevliler göndermek daha iyi olmaz mı?
Avni Paşa: Neden olmasın? Uygun gördüğünüz kişileri bize söyleyin.
Seyid Abdülkadir: Israrım üzerine, kabinen daha önce Diyarbekir ve Mamuret-ul Aziz (Elazığ) için iki Kürd vali seçmiş olduğunu biliyorsunuz. Ancak ertesi gün Ferit Paşa bu kararı tanımadı. Kendisi her zaman Kürdlere karşıdır.
Avni Paşa: Efendim sizi temin ederim kararı tanımayan Ferit Paşa değildi.
Seyid Abdülkadir: O halde kimdi?
Avni Paşa: Bunu şimdi söyleyemem.[102]
Böylece saat 16.00’da başlayan toplantı, yaklaşık iki buçuk saat devam ederek, Kürdistan’a bir Kürd valinin ve belli sayıda Kürd görevlinin atanacağına dair söz verilmesiyle 18.30’da son bulmuştur. Bu görüşmedeki diyaloglardan da anlaşılacağı üzere, KTC heyeti, görüşmede cemiyetin şubelerinin kapatılmasının hukuksuz olduğunu, Ferit Paşa hükümetinin hem Kürd hem de Ermeni politikasını teşhir ederek daha öncede yapılan benzer görüşmeleri ve verilen vaatlerin bir an evvel yerine getirilmesi için hükümeti sıkıştırmaktadır. KTC yönetimi bir taraftan içerde hükümet yetkilileriyle bu görüşmeleri sürdürürken diğer taraftan da sorunun çözümü için özellikle Paris Konferansı çerçevesinde uluslararası bir düzeyde destek sağlamak amacıyla, yabancı misyonlarla görüşmelerini sürdürür.
İçeride bu gelişmeler yaşanırken, dışarıda da İtilaf devletleri inisiyatifiyle Birinci Dünya Savaşı’nı sonlandıran çerçeve anlaşmayı pratikte gerçekleştirmek için konferanslar ve yeni önanlaşmalar yapılmaktaydı. 18 Ocak 1919’da düzenlenen uluslararası Paris Barış Konferansı bu tür çalışmaların ilkiydi ve Kürdlerin, KTC kararıyla Şerif Paşa tarafından temsil edildiği uluslararası tek toplantıdır. Şeyh Mahmud Berzenci de Şerif Paşa’ya eşlik etmek üzere Güney Kürdistan’dan konferansa katılmak üzere bir heyet gönderir ancak bölgedeki İngiliz ve Fransız güçleri Kürd heyetinin Lübnan’ın ötesine geçişine müsaade etmediler.
Bu süreçte KTC, bir taraftan siyasi diplomatik çalışmalarını sürdürürken, diğer taraftan Kürdistan’da her yerleşim biriminde örgütlenmek amacıyla yeni şubeler açmak, cemiyetin amacına paralel Kürd Kadınları Tealî Cemiyeti gibi yeni Kürd örgütlerinin kurulmasına destek vermek, basın-yayın faaliyetlerini geliştirme ve yaygınlaştırma çalışmalarını sürdürmektedir. Cemiyet üyesi olan kadrolar tarafından “Kürd Millet Fırkası” ve Kürd Demokrat Fırkası adıyla iki legal parti de kurulmuştur. Memduh Selim, Kürd Demokrat Fırkası genel sekreteri olarak dönemin gazetelerine açıklamada bulunmuştur. Cemiyet başkanı Seyyid Abdülkadir de verdiği beyanatta, katib-i umumi Memduh Selim tarafından yapılan açıklamayı işaret ederek şunları söyler:
Müslümanlar umumen kardeştir. İslamiyet’in bu kaidesine riayet etmek iddiasında bulunanlar Kürdleri esaret altında yaşatmasınlar, onlara idare-i milliyeleri dâhilinde serbesti ve hakki inkişaf (gelişme hakkı) versinler. Halbuki muhtariyet idaresini bile çok gören bir zihniyetten biz ne bekleyebiliriz? Allah göstermesin, bir fırsat düşerse Kürdlerin yüz bin defa ağır bir hayat, esaret yaşamayacaklarına bizi kim temin eder? Bize ya ölüm ya esaret ya temessül (asimle olmak) ya mahvolmak kalıyor.[103]
Kürdlerin tepkisi bununla da kalmamış, Paris Barış Konferansı’nda Kürdistan’ın Kuzey ve Güney olmak üzere ikiye bölünme ihtimali ortaya çıkınca, Kürdler buna tepki göstermiş ve Konferans başkanının dikkatini bu konuya çekmek için yeni bir mektup göndermiştir. Konstantinopolis’ten 28 Eylül 1919’da KTC Merkez Kurulu Başkanı Senatör Seyyid Abdülkadir imzasıyla Paris Barış Konferansı heyeti başkanına gönderilen kısa mektupta da bu tepki dile getirilmiştir:
Kürdistan’ın Güney ve Kuzey Kürdistan olmak üzere iki ayrı bölgeye ayrılacağına ve bunların iki farklı büyük güce tahsis edileceğine dair söylentiler devam ediyor. Siz Ekselanslarının hayrıhah dikkatini saygıyla bu konuya çekmek istiyorum. Kürdistan’ın bu şekilde parçalanması, asla Yakın Doğu’daki durumu sağlamlaştıracak bir çözüm olmaz. […] Kürdler, Konferans’ın adaleti sayesinde Kürdistan’ın tek ve bölünmez olduğunun tanınmasını beklemektedir. Aslında Kürdistan, Konferans’a sunma şerefine nail olduğumuz sınırlar içerisinde etnik bir bütündür; bunu bölmek ve mandaları farklı güçlere vermek, bu bölgedeki belirsiz karışıklık durumunu daimî etmek anlamına gelecektir.[104]
Yaşanan böylesine yoğun bir süreçte, 17 Kanun-ı Evvel 1334 (17 Aralık 1918) tarihinde kurulan Kürd Teali Cemiyeti (KTC), 1920’nin ikinci yarısına varmadan dağılma sürecine girdi. Bir yandan cemiyetin bölgedeki şubeleri birer birer kapatılırken, öte yandan İstanbul’daki merkez yönetimi de Mart 1920’de ikiye bölündü. Bu bölünme, dışa yansıyan boyutuyla, başkan Seyid Abdülkadir’in temsil ettiği “muhtariyet” (özerklik) taraftarları ile Mehmed Emin Bedirhan ve Memduh Selim’in temsil ettiği “istiklal” (bağımsızlık) taraftarları şeklinde ortaya çıktı. Bağımsızlıkçı kanat, Kürd Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyeti[105] adıyla yeni bir örgüt kurar. Tam da ayrışmanın yaşandığı bu süreçte, ikinci bir muhtıra da Kahire’de sürgünde bulunan “Kürdistan Bağımsızlık Komitesi Genel Sekreteri” sıfatıyla Süreyya Bedirhan tarafından 4 Mart 1920’de Barış Konferansı’na sunulur.[106]
4. KTC, Paris Barış Konferansı ve Kürd-Ermeni Antlaşması
18 Ocak 1919’da Paris Barış Konferansı görüşmelerinin başlamasından yirmi dört gün sonra, 12 Şubat 1919’da Boghos Nubar Paşa’nın konferansa sunduğu muhtırada Sivas, Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbekir, Trabzon, Maraş, Kozan ve Adana’nın Ermenistan’a verilmesini talep eder. Ermeni temsilcinin bu taleplerini “emperyalist bir gaye” olarak niteleyen Kürd temsilci Şerif Paşa da 22 Mart 1919’da Kürd taleplerine ilişkin bir karşı muhtıra sunar. Sunduğu muhtırada, Kürd tarihi ve coğrafyasıyla ilgili gerekli bilgiler verildikten sonra, Ermenilerin Kürdlerin ülkeleri üzerinde haksız isteklerde bulunduğunu ifade ederek, Kürd nüfusun çoğunluğunun topraklarını kapsayacak bir Kürdistan’ın sınırlarını belirlemek üzere uluslararsı bir komisyonun kurulması talebinde bulunur. Ermenilerin bu talepleri Kürdistan’da ve Kürdler arasında büyük bir tepki ve tedirginlik yaratırken, Erzurum’daki 15. Kolordu komutan Kazım Karabekir Paşa, Ermeni tarafının bu açıklamasını bir can simidi olarak görmüş ve 3 Mayıs 1919’da yaptığı açıklamada “Kürdistan’ı Ermenistan korkusuyla önleyeceğiz” değerlendirmesinde bulunmuştur. Aslında Karabekir'in, Kürdlere karşı sürekli Ermeni tehdidini hatırlatması da, arka planı boş ve karşılığı olmayan bir şey değildi. Bu tartışmalar devam ederken, Kürd ve Ermeni temsilciler bir orta yol bulmak amacıyla birçok ikili görüşmeler yaparlar ve sonuçta bir anlaşmaya varırlar. Her iki tarafın temsilcilerince imzalana antlaşma, KTC’nin Paris Barış Konferansı nezdindeki önemli ve önemli olduğu kadar Kürd toplumunun değişik kesimlerinde tartışmalara ve hatta cemiyetin bölünmesine de etki eden nedenlerden biri olur. Kürd Milli Delegasyonu Başkanı Şerif Paşa ile Ermeni Milli Delegasyonu Başkanı Boghos Nubar ve Kafkasya Ermenistan Cumhuriyeti Heyeti Başkan Vekili Dr. H. Ohancanyan arasında temel ilkelerde uzlaşarak, 20 Kasım 1919’da ortak bir muhtıra olarak Paris Barış Konferansı’na sunulan Kürd-Ermeni antlaşmasının metni aşağıdaki gibidir:
Sayın Bay Başkan,
Bizler, aşağıda imzası bulunan Ermeni ve Kürd uluslarının temsilcileri Büyük Barış Konferansına, iki ulusun da aynı ari kavminden ve çıkarlarının da aynı olduğunu ve aynı amacı, yani kendi bağımsızlıkları amacını güttüklerini belirtmekten şeref duyarız. Özellikle Ermeniler insafsız Osmanlı idaresinden kurtulmak çabasındadır ve genellikle de hem Ermeniler hem de Kürdler her iki ulusa da facialar getiren “İttihat ve Terakki” komitesinin ‘resmi’ veya ‘gayriresmi’ kabinelerinin boyunduruğundan kurtulmayı zorunlu bulmaktadırlar.
Şu hâlde Barış Konferansından, aramızda tam anlaşmaya varmış olarak beraberce sizden, ulusların hakları prensibine uygun olarak bağımsız birleşmiş bir Ermenistan ve Bağımsız bir Kürdistan’ın yaratılmasını, kurulacak olan bu devletlerin halklarımızın istekleri göz önüne alınarak, büyük devletler yardımını alabilmesinin teminini, bu konuda karara varılmasını ve de ülkemizin tekrar gelişimi süresinde bu devletlerin gerekli olan ekonomik ve teknik yardımlarını esirgememelerini rica ederiz.
Delegasyonlarımız tarafından sizlere sırayla raporlar şeklinde sunulan aramızdaki anlaşmazlık konusu olan topraklara gelince, açık bir şekilde sizleri temin ederiz ki bunların bir çözüme bağlanmasını Barış Konferansı toplantısının karalarına bırakıyoruz. Çünkü verilecek kararın adaletli bir şekilde verileceğine eminiz.
Aynı zamanda her iki devletimizin de içinde yaşayan azınlıkların hukukî haklarına saygı göstermek konusunda tam bir birlik içinde olduğumuzu da bildiririz.[107]
Antlaşma metninin basına yansımasıyla birlikte Avrupa, Kürd, Ermeni ve Türk basınında ağırlıklı olarak olumsuz olmak üzere farklı yansımaları olmuştur. Kürd-Ermeni anlaşması, Avrupalı gazeteci ve diplomatları da şaşkınlığa düşürmüştü, çünkü Ermenilerin uzun süreden beri Avrupa kamuoyunda Kürdler aleyhine yaydıkları yanlış bilgilerden dolayı iki tarafın uzlaşmasının mümkün olmadığı düşünülüyordu. Her eğilimdeki dönemin Türk gazeteleri ve farklı derecedeki yetkilileri, “Türk topraklarında bağımsız bir Kürdistan ve Ermenistan kurulmasını” talep ettiği gerekçesiyle şiddetle Şerif Paşa’ya saldırarak Kürdler adına konuşma yetkisinin olmadığını ileri sürmüşler. Kuvayı Milliye büyük bir karşı propaganda başlatmış; bölgedeki yetkilileri uyararak Osmanlı Saltanatına bağlılıklarını bildiren ve Şerif Paşa’yı protesto eden mahiyette telgraflar çektirmelerini istemişler.
Karşı çıkan Ermenilere göre de, Ermenistan topraklarının önemli bir kısmı Kürdistan’a bırakılmıştır. Karşı çıkan Kürdlere göre ise, Kürdistan topraklarının bir kısmı Ermenistan olarak gösterilmiştir ve hatta cemiyet üyelerinden bazı şahsiyetler Şerif Paşa’yı Kürdistan’ı Ermenilere satmakla suçlanmış. Ve bu konudaki tartışmalar mevzubahis metnin dışına çıkarak, Boghos Nubar Paşa’nın ve genel olarak da Ermeni tarafının daha önceleri Kürdistan-Ermenistan meselesine dair yapılan açıklamaları ve ileri sürdükleri düşünceleri tartışmaya açılmıştır.
Abdülvahid imzasıyla Kurdistan dergisinde yayımlanan yazıda şu ifadeler yer almaktadır:
Ermeni murahhaslarının (delegelerinin) Barış Konferansı huzurundaki talepleri, bütün Kürdleri düşündürecek, ürkütecek kadar büyüktür. Ermeniler diyorlar ki; Erzurum, Van, Bitlis, Harput, Sivas vilayetleriyle Kilikya tarihi, hukuku ve ekseriyet nüfusu itibarıyla bizimdir. …
Şimdi biz her yönden Ermeni taleplerini dikkate şayan görüyoruz. Birincisi, tarih hukuku itibarıyladır ki altı vilayeti istila etmiş her milletin karşısına Kürdler çıkmıştır. Osmanlılar dahi bu araziyi (toprakları) hakimiyet havzalarına aldıkları zaman burada yegâne millet Kürdler bulunuyordu. Halbuki şu hakikati Ermeniler bile itiraf ediyorlar ki Kürdlerin genel nüfusunun ancak yüzde otuzu istatistiklere dahildir.
Dicle ile Fırat arasında, Erzurum, Bitlis, Van yaylalarında seyyar (gezici) çadırlarda yaşayan binlerce Kürd aşiretleri vardır. Bunların nüfusları milyonlara ulaşır. Zannedilmez ki hiçbir tarihşinas (tarih bilen) bu ücra, gizli köşelere sokulmuş ve bu büyük kitleye dair tahmini olsun.
Ermeni murahhasların rabtettikleri (tutturdukları) istatistikte kayda şayan bir sorun daha vardır. Taksimatta (sınıflandırmada) “Kürd, Ezidiler, Kızılbaşlar, Zazalar” diye Kürd milletinin daha biraz ileri gitse kabilelerini bile ayrı ayrı göstereceklerdir. Halbuki Ezidiler, Kızılbaşlar ırken, adeten lisanen Kürd, yalnız mezhepleri ayrıdır. Zazalar ise ırk, din, adetler itibarıyla Kürd ve lisanları da Kürdçe lisanının diğer zengin bir şivesidir. Bunları ayırmak ve bu suretle genel nüfusu azınlığa düşürmekle Avrupa aldanır zannetmeyiz. Ermeniler Osmanlı hükümeti tarafından tehcir edildilerse de, kendileri de Van’da, Bayezit’te katlettikleri dört yüz bin (400.000) Kürdü ne için hesaba dahil etmediler.[108]
“İslam Dar-ul Hikmet Konseyinin Dini Üyesi” olan Said-i Kurdi”nin Sebil-urreşat mecmuasında “İslamiyet ve Kürdler” başlığıyla yayımlanan yazısında, Şerif Paşa’yı kastederek şunları söylemektedir:
[…] Hakiki Kürdler kendilerine kimseyi vekil-i müdafi olarak kabul etmek istemiyorlar. Onların vekili ve Kürdlük namına söz söyleyecek ancak Meclis-i Mebusan-ı Osmanî’deki mebuslar olabilir.
Cemiyet üyelerinden Kemal Fevzi, mahlas olarak kullandığı “İbn el-Reşid” imzasıyla Kurdistan dergisinde yayımlanan yazısında; “Boğus Nubar Paşa’nın Kürdler hakkındaki bir isnadını reddetmek istiyorum. Adı geçen; bir gazete muhabirine verdiği demeçte Kürd çoğunluğu hafife alarak Ermeni azınlığının kemalinden (eksiksizliğinden) bahsediyor. Baron Boğus Nubar, Ermenilerin bu kemalini (eksiksizliğini, olgunluğunu) Kürdistan’ın hiçbir köşesinde göremez. Kürdistan’daki Ermeniler, Kürdlerden yüksek bir seviyede değildir. Yok eğer Amerika’da, İstanbul’da ve değişik ülkelerdeki Ermenileri kastediyorsa, aynı husus Kürdler hakkında da caridir (geçerlidir).[109]
Kürdistan’ın farklı vilayet ve ilçelerinden aşiret reisleri, münevverler, ulema ve ileri gelenlerin tedirginlik ve şüphelerini belirten birçok telgraf Kürdistan Teali Cemiyeti’ne ve Kurdistan dergisine gönderilmiştir. Cemiyetin yayın organlarından biri olan Kurdistan dergisi adına bu telgraflara verilen cevapta şöyle denmektedir:
Ermeni milleti, senelerden beri susamış olduğu hürriyet ve istiklalini elde etmek için son ümit aşamasına geldi. Ancak millet unsuru olan şimdiki zamanın gereklerini nazarı itibara almadan aşırı iddialarında ısrar ediyorlarsa da bütün cihan ilim ve marifetin, şarkiyatçı ve tarihçileri tarafından doğru olan Kürdistan ve Kürd milletini zayıf bir azınlığın boyunduruğuna almayı hak gören Cemiyet-i Akvam ve Wilson Prensiplerinin gaye ve mevzuatına uygun olamaz. Ümit ederiz ki biz Kürd milletinin hukuk ve vatanını muhafaza ettikçe, feryadımızı Kürdlük nokta-i nazarından Avrupa’ya işittirdikçe sevgili vatanımızdan bizi çıkaracak yeni devri beşeriyetin hiçbir kanun ve kaidesine tesadüf etmeyeceğiz.[110]
Kürd basını ve örgütleri içerisinde bu anlaşmayı eleştirenler olduğu gibi savunanlar daha çoğunluktaydı. Kürd Demokrat Partisi Genel Sekreteri Sırrı Bey’in Le Bosphor gazetesine yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullanmaktadır:
Türk basınının Şerif Paşa’nın Kürd Ulusunu temsil edip etmediğine karar verme yetkisi yok. Bu konuyla ilgili karar vermek, Şerif Paşa’ya bizim adımıza konuşma yetkisini vermek veya reddetmek bize kalmıştır. Herkesin kolayca anlayabileceği gibi, Türklerin, Kürdlerin kurtuluşu için çağrıda bulunan Şerif Paşa’yı küçümseme konusundaki ilgisini anlıyoruz. Ancak manevraları kimseyi aldatmaz. Şerif Paşa, Barış Konferansına atanan ve usulüne uygun olarak görevlendirilmiş temsilci olarak onu tanıyan Kürdlerin mutlak güvenine sahiptir. İlk olarak genel kurulunda, ona Kürd ulusunun temsilcisi unvanını veren en önemli Kürd siyasi partisi olan Kürdistan Teali Cemiyeti’mizdi…
Şerif Paşa’nın misyonu, ülkenin iç kısmında birkaç ay önce düzenlenen ve tüm Kürd bölgelerindeki delegelerin katıldığı kongrelerde, yaklaşık iki yüz kişilik sayıyla en yüksek değerlendirmesini aldı. Kürd halkının iradesinin en çarpıcı tezahürü olan bu kongre, Şerif Paşa’nın lehine oy birliğiyle bir güvenoyu yayınladı ve verdiği olağanüstü hizmetler için ona sıcak bir şekilde teşekkür etti ve hala ülkesinin kurtuluşu için çalışıyor.[111]
Bu süreçte Şeyh Mahmud liderliğindeki Kürd hareketiyle de yakından ilgilenen Şerif Paşa, konuyla ilgili 8 Mart 1920 tarihli Le Matin gazetesinde şu açıklamayı yapmaktadır:
Osmanlı Mütarekesinden sonra kâh Ermeni kuruluşlarının kâh bazı müttefiklerin Kürd ülkelerini gözlerine kestirdiklerini ve paylaşmak istediklerini gördüm. İşte o zaman Ermeniler gibi bağımsızlık hakkını ilanla ırkının meşru çıkarlarını savunmayı, üzerime almam gerektiğini düşündüm.
Avrupa’da birçoklarının Kürd ülkesine ilişkin cehaleti yüzünden geleneksel örgütleriyle Ermeni propagandası, Kürdistan’ın uydurma bir coğrafya terimi olduğu itibarını uyandırıyordu. Bu bizim teşkilatsızlığımız, bizzat rakiplerimize bir Kürdistan’ın varlığını kabul ettirme düşüncesine itti ve Barış Konferansı’ndaki Ermeni temsilcilerine bu yolda bir belge imzalattım. Buna karşı ben de Ermenilerin münakaşa kabul etmez bağımsızlık hakkını tanıdım.
5. KTC ve Meclis-i Mebûsan Seçimleri
1919’un sonlarına doğru gerçekleşen, Kürdleri ve Kürdistanı da etkileyen önemli olaylardan bir de yeni Mebusan seçimiydi. Mondros Antlaşması’nın imzalanmasından sonra yeni mebusan meclisinin oluşturulması için 19 Kasım 1919’da başlayan seçimlerin nihai sonucu, bazı vilayetlerde yaşanan sorunlar nedeniyle ancak Ocak 1920’de açıklanabilmiştir. 12 Ocak 1920’de Sultan Vahdettin’in katılımıyla yeni Mebûsan Meclisi açılmış. Mebusan Meclisi’nin 28 Ocak 1920’de gerçekleşen gizli oturumunda Ahd-ı Milli kabul edilmiş ve 17 Şubat 1920’de ilan edilmiştir. Kürdleri ve Kürdistan’ı da ilgilendiren Ahd-ı Milli’nin birinci maddesinde şöyle denmektedir:
Mütareke hattının dahil ve haricinde dinen, ırken ve emelen müttehid ve yekdiğerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu ırki ve sosyal hakları ile çevre şartlarına tamamıyla riayetkâr Osmanlı İslam çoğunluğuyla meskûn bulunan kısımların tamamı, hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple ayrılık kabul etmez bir bütündür.[112]
Kürdlerin rızası ve onayı alınmadan Paris Barış Konferansı’na sunulmak üzere hazırlanan ve Misak-ı Milli olarak tanımlanan bu belge, “Kürdistan Ermenistan olacak” tehdidiyle Kürdlere de kabul ettirilmek istenmiş. Sanki Araplar ve Arabistan kıtasındaki İslam çoğunluğunun yaşadığı alan buna dahil değilmiş gibi hareket edilmiş.
Bu seçimlerin en önemli özelliklerinden biri de, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında Kuvayı Milliyecilerin de bir gurup oluşturmak üzere seçime girmeleridir. Heyet-i Temsiliye’den aday olan Mustafa Kemal, eski Bahriye Nazırı Rauf Bey ve Bitlis Valisi Mazhar Müftü bu seçimlerde aday gösterilmiş ve seçilmişler. 3. Ordu Müfettişliği’nden istifa eden Mustafa Kemal’in Mebusan Meclisi’ne seçilmesiyle “meşruiyet” tartışmaları son bulmuş, Ankara sürecini daha sağlam bir temelde yürütebilme fırsatını elde etmiştir. Bu seçimlerin ilginç bir özelliği de, başta Mustafa Kemal olmak üzere seçilen Heyet-i Temsiliye üyelerinin çoğunluğu, askerî ve mülkî bürokrasinin etkin olduğu, Kürd aşiretlerinin pek ilgi göstermediği Kürdistan vilayetlerinden seçilmleridir.
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul Baro Reisi Celaleddin Arif, Dersaadet’te bulunan eski Lazistan Mutasarrıfı Ziya, Albayrak gazetesi müdürü Necati Bey, Erzurum Maliyesi Hukuk Müşaviri Fetahiağazade Hüseyin ve Süvari Binbaşısı Erzurumlu Zihni Bey’ler Erzurum Vilayeti adına mebus seçilmişler. Erzurum Vilayeti adına seçilen mebuslardan seçim esnasında Necati, Hüseyin ve Zihni Beyler olmak üzere sadece üç kişi orada bulunuyordu.[113]
Benzer şekilde Kürdistan’ın diğer vilayetlerinde de askerî ve idari bürokrasiden bazı şahsiyetler orada ikame etmediği ve bulunmadığı halde adı geçen vilayet adına mebus seçilmiştir. Örneğin eski Van Valisi Haydar Bey Van mebusu, eski Bitlis Valisi Mazhar Bey Hakkâri mebusu olarak seçilmiştir.
Güya tarafsız ve usulüne uygun bir mebusan seçiminin yapılabilmesi için, seçim bölgelerine gönderilmek üzer İçişleri Bakanlığı tarafından “Müsteşar-ı sabık Emin, Ferdi Hurşid ve Fevzi Paşaların riyasetinde üç heyet, Aydın vilayetiyle Anadolu’nun sair vilayetinde askeri idare ve mülkiye ile intihabatı (seçimleri) teftiş etmek üzere hareket etmiştir.”[114] Bu süreçte KTC tarafından yapılan açıklamada meşru ve makul bir takım şerait (koşullar) dahilinde intihabata (seçime) iştirak edeceği (katılacağı) belirtilmiştir.[115]
KTC üyesi ve Kurdistan dergisi imtiyaz sahibi Mehmed Mihri Bey yazdığı makalesinde meşrutiyet anlayışından başlayarak o zamandan itibaren yapılan seçimlerle ilgili eleştirilerini, tereddütlerini ve seçilecek mebusların karakterlerine dair düşüncelerini dile getirmiştir:
Serbest bir surette hiçbir baskı ve tahakküm altında olmamak şartıyla, seçimler icra edilirse, Kürdlerle “tamamen ekseriya” meskûn olan vilayetler ve livalarda Kürdlerden namzet göstermek ve mebus seçmek istediklerin belirtir.[116] Mebusluğa düşkün ve meyilli olanların ısrarlı tekliflerine veya o vekillerin iskatından dolayı seçimlerin yapılmasına karar verildiği muhakkak ise de, seçimlere kimlerin katılıp katılmayacağı şüphelidir.
Katılanların arasında şüphelilerden birisi de Kürd milletidir. Biz mütalaaları, muhakeme ve hususi istihbaratımıza dayanarak değerli okuyucularımıza aşağıdaki şekilde bilgi vermeyi ve yol göstermeyi faydalı görüyoruz.
Doğu’da ve bilhassa Osmanlı ülkesinde ve böyle bir vakitte ve bilhassa İslami unsurlar için seçime katılmak bence abes ve belki de zararla iştigal demektir.
Bununla beraber Kürdlerin şimdiki vaziyetini incelemek ve ona göre ifadelerde bulunmak lazımdır. Gerçekten eğer Kürdler fırsattan istifade yoluyla her konuda ve yönde İslam hilafetinden yüz çevirip terki alaka etmişlerse elbette iştirak etmeyeceklerdir. Nitekim Kürdler eski tas eski hamam masalına uyarak eskisi gibi hayat hakkı, terakki ve teali (ilerleme ve yükselme), hal ve istikbalden sarfı nazar ile beraber bütün varlıklarını; İstanbul sokaklarında irade edenlerin mef’ulu ve Kürdistan’da istediğinin faili olan bir takım serseri memurlara teslim ve tevdi ve bu meselede devam etmek isterlerse seçimlere katılmak elbette zorunludur.
Hayır eğer Kürd milleti ifrat ve tefritte (aşırılıklardan) sakınır ve milli gelişmelerine, saadet, refah ve her çeşit gelişme ve ilerlemesine talip ve Hilafetin devam, beka, şevket ve kuvvetine rağip olurlarsa elbette makul, faydalı ve manidar bir surette katılacaklardır!..
Yukarıda arz edilenler; şahsi mütalaalarımdan ibarettir.
Duyulanlara gelince: Sağlam bir surette istihbar ettiğime nazaran, her konuda Kürdlerin hakiki temsilcisi olan “Kürdistan Teali Cemiyeti”dir.[117]
Mehmed Mihri mebusan seçimlerine katılacak, temsil hakkını elde edecek mebusların birikimini, kişiliğini, duruşunu, erdemliliğini ve üyesi olduğu partiyle ilişkilerini medeni ülkelerdekilerle kıyaslayarak oldukça net bir tablo ortaya koymaktadır. “Medeni ülkelerde mebus; milletin mümessili, ruh hallerini, medeni ve manevi ihtiyaçlarına vakıf, genelin teveccühüne mazhar (erişmiş), alim, hür, serbest, azade, vatan-millet ve devlete hizmetçi, hakkı söyleyen, hakperest, iradesine sahip ve mazlumun hamisi ve koruyucusudur. Halbuki bizim memlekette mebus; -nadir madum hükmündedir (nadir bulunan şey yok hükmündedir)- temsil niteliğinden binlerce merhale uzak, seçilme dairesinde meçhul, muhtaç, ihtirasperver, gaddar bir fırkanın yöneticilerine köle, cahil, vicdanını satmaya hazır, vatan-devlet ve milletle alakasız, irtibatsız, hercai (hiçbir şeyde kararlı olmayan), zulmü onaylayan, siyaset rüzgarlarına karşı her dakika yüzlerce vaziyetlere maruz, bilâ-ihtiyar (kendiliğinden) elleri kalkar-ayakları da kalkar, bir ferdin veya birkaç kişinin zorbalıklarına binaen tayin edilen zevattan (kişilerden) ibarettir.
Bununla birlikte böyle bir uğursuz mebus ve bu gibi seçimler şüphesiz ki me’şûm (uğursuz) olacaktır!... Gerçekten medeni ülkelerdeki seçimlerde propagandalar, münakaşalar, mücadeleler ve münafeseler (çekememezlikler) yok değildir. Fakat mezkûr çabanın neticesi millet ve devletin refahı, mülk ve memleketin ümranı (mamurluğu), fert ve şahısların saadetidir. Yoksa bizde olduğu gibi sonuç yalnız maksat ve şahsi menfaatlerin temini ve dolayısıyla devlet ve milletin imhası, mülk ve memleketin tahribi değildir.[118]
KTC’ine yakın yayın organlarında yapılan açıklamaya göre, ekseriye Kürdlerin çoğunlukta olduğu vilayet ve livalarda hiçbir baskı ve tahakküm altında olmamak şartıyla seçime katılacağına dair açıklamalar yapılmış. Fakat 1919 yılı sonlarına doğru bir taraftan İstanbul hükümetinin baskıları altında ve diğer taraftan da Mustafa Kemalin liderliğindeki Heyet-i Temsiliye'nin tehditleri altında birer birer şubeleri kapatılan KTC’nin, hangi bölgelerde seçime katıldığı, kimlerin aday gösterildiğini, ne oranda bir başarı sağlayabildiğini, tam olarak bilmiyoruz.
Çeşitli gerekçelerle Cemiyet şubelerinin kapatılmasına yönelik uygulamalar sürdürülürken aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa, bölgedeki askeri birimler ve yetkililer aracılığıyla Kürdistan Teali Cemiyeti’ne karşı karalama kampanyası da başlatır. Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin, Kürdistan’da kurdukları şubelerle Kürd toplumu üzerindeki etkisinin gittikçe artığını gören Mustafa Kemal, Sivas bölgesi valileri ile 13. ve 15. Kolordu kumandanlıklarına gönderdiği 6 Kasım 1919 tarihli telgrafta şu talimatı vermektedir:
Bütün merkez heyetlerine ve Kürd ağa ve eşrafına meselenin esasının anlatılmasıyla, Kuvayı Milliye ile birleşmiş olduklarına, Osmanlı camiasından hiçbir şekilde ayrılmayarak mukaddes Hilafet makamına tam bir sadakatle bağlı kalacaklarına ve Kürd Teali Cemiyeti’nin ayrılıkçı hareketini lanetlediklerine dair hükümete, temsilcilere telgraflar çektirilmesi rica olunur.[119]
6. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Kürd Muhacirlerin İadesiyle İlgili Çalışmaları ve Girişimleri
Kürd muhacirler meselesi ya da yerinden yurdundan sürülmüş Kürdleri, mütareke süresi boyunca özellikle dönemin önemli Kürd kurumlarından olan Kürdistan Teali Cemiyeti (KTC) ve ona yakın dergi ve gazeteler tarafından bütün cihetleriyle izah olunarak takip edilmiş ve bu hususta resmi ya da gayri resmi hükümet yetkilileri nezdinde çeşitli girişimlerde bulunulmuştur. Konya, Ankara, Kastamonu, Kayseri, Niğde, Kütahya, Eskişehir, Amasya, Tokat, İskenderun, Burdur ve sair yerlerde bulunan altı yüz bin (600.000) Kürdün “Kürdistan”a iadeleri hususlarını tetkik etmek üzere Maliye Nezaretinde eski şurayı devlet reisi Seyyid Abdülkadir Efendi Hazretleri, Eski Dahiliye Nazırı Mehmed Ali Bey, Maliye Nazırı ve muhacirler umum müdürlüğünden oluşan bir komisyon teşekkül etmiştir.[120]
Mevzubahis konuya dair Kurdistan dergisinde yayımlanan bir yazıda, böylesine büyük bir meselenin sadece Kürd ve Osmanlı hükümetiyle de sınırlı olmadığını belirterek dünya kamuoyunun dikkatini bu meseleye çekmek ister:
Bugünkü alemin vaziyeti karşısında; Kürd efkar-ı umumiyesinin (kamuoyunun) hazırlanması, Kürd milletinin geleceği noktayı nazarından ne kadar zaruri ve mühim ise, Kürd muhacirlerin durumlarının ıslahı ve yurtlarına lüzum-i iadeleri de o nispette zaruri ve hayatidir. Bu sorunlar yalnız Kürdleri ve Osmanlı hükümetini değil, bütün yüce insanlık kamuoyunu işgal edecek bir mahiyettedir.”[121] Adana’dan Jîn dergisine gönderilen bir mektupta, muhacir durumuna düşürülmüş Kürdlerin yurtlarına dönebilmeleri için KTC’nin daha fazla çaba göstermesi talebinde bulunuyor. “Dönüşleri için gerekli tedbirlerin alınması konusunda saygıdeğer Kürdistan Cemiyeti'nin dikkatini çekiniz… Çünkü dört buçuk yıldan beri göçün acı, amansız darbeleriyle yaralıyız.[122]
Serbestî gazetesinde “Kürd Muhacirlerinin Vaziyeti” başlığıyla, KTC tarafından bu amaçla hükümet yetkilileri nezdinde yapılan çağrılar ve girişimler tekrardan hatırlatılmıştır:
Kürdistan Teali Cemiyeti İstanbul genel merkezi tarafından yapılmış olan sayısız teşebbüsler ve birkaç günden beri gazetemizde yapılan neşriyata rağmen, hükümetin Kürd muhacirleri hakkında lazım gelen destek ve yardımları yerine getirmeyi azmettiğini açıklayan emareler mevcut değildir.
Aslında Birinci Dünya Savaşı’nı sonlandıran Mondros Antlaşması’nın önemli ve süratle yerine getirilmesi lazım gelen şartlarından biri de, muhacirlerin bir an önce vatanlarına iadesi idi. Antlaşma’nın imzalanmasından çok kısa bir süre önce, 8 Ekim 1918’de Talat Paşa kabinesinin istifasının hemen ardında, “karar-ı askeri” ile bir mahalden çıkarılarak diğer mahallere sevk edilmiş bilumum ahalinin çıkarıldıkları mahallere dönmelerine müsaade edilecekti. Bu müsaadeye ilişkin olarak tüm vilayet ve mutasarrıflıklara çekilen telgrafta, Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis, Diyarbekir, Elazığ ve Erzincan ahalisinden mültecilerin geri dönüşleri için bu mahaller ile yapılacak muhaberat sonrası sevkiyata “peyderpey” başlanması isteniyordu.[123]
Bu kararın uygulanabilmesi için gerekli ve yeterli bir bütçenin oluşturulması gerekiyordu. Mebûsan Meclisi’nin bu önemli emri kolaylaştırmak için kurtulmuş vilayetler namıyla ve Kürdistan’ın harabe şehirlerinin tekrar ihya maksadıyla üç milyon liranın sarfını uygun bulup tasdik etti. Uzaktan-yakından muhacirler nakil ve sevk olundu. Az çok iaşe yardımı edildi. Lakin bu bahtiyarların hiçbiri Kürd muhacirleri değildi. Çünkü Kürdlerden bir fert bile Konya’dan bir adım uzaklaşmamış idi. Bu lütfa ilaveten üç kuruş kadar bir kut (yiyecek) ile iaşe olunan bu çaresizlerin yevmiyeleri de kesildi.
Biz artık bu zihniyette bulunanlara boyun eğip minnet duygusundan sarfı nazar edelim de Kürdlerin mağdur ve sefil, gurbetzede ve üzüntü içinde perişan halde olan vatandaşlarına karşı imdat ve yardım yöntemini tayin edelim. Kürdler yoksa cömertlik ve kerem manasını yalnız evlerine, çadırlarına gelen misafirlere mihmandarlık etmeye mi münhasır zannederler? Beş sene önce kendileri gibi bahtiyar ve asude yaşayan yüzbinlerce din kardeşleri ve milletlerinin sahra gurbetinde açlıktan, sefaletten öldüklerini, herkes yar ve diyarına kavuştukları zamanlarda bu musibeti görenlerin hala vatan ayrılığıyla dılsohte (gönlü yanmış) ve perişan olduklarını işitmediler mi? Elbette işitmişlerdir.
Her kavmin, milletdaşlarını bütün gayretiyle ve kardeşlik sevgisiyle kucakladığı şu tarihi zamanlarda, Kürdlerin vatandaşlarına karşı kayıtsız davranmayacakları apaçıktır. Bir Kürdün zillet ve sefaleti bin Kürdün izzet-i nefsini yaralar.[124]
Kağıt üzerinde alınan birçok karara rağmen, mütareke hükümeti yetkilileri de muhacir edilen Kürdlere yapılan mezalimi hafifletmek için gerekli ve yeterli ilgiyi göstermemiş, alınması gereken önlemleri ve atılması gereken adımları atmamışlar. Bir Kürd imzasıyla Jîn dergisine gönderilen mektupta, Çukurova bölgesine göçertilen Kürdlerin mevcut durumuna dair hem içerideki hem de dışarıdaki sessizliği ve ilgisizliği şiddetle eleştirerek, bunun dünyanın vahşet dönemlerine benzediğini belirtir.
Eski nüfuslarının beşte biri oranında kalan bu insan türünün en talihsiz evlâtları, bugün ancak birer insan iskeletidirler… Bunlar, kışın şiddetli günlerini Seyhan ırmağı üzerindeki köprünün ıssız ve nemli taşları üzerinde dilenmekle, gecelerini de harabeye dönmüş birtakım evlerde ve arsalarda çamur içinde inleye inleye geçiriyorlar. Hepsinin fersiz gözleri dünyaya veda etmeye, güçsüz elleri bedenlerinden ayrılmaya yüz tutmuş durumdadır. İnsan bunlara baktıkça insanlıktan nefret etmek, vahşete dönmek ve gazetelerin sütunlarını dolduran XX. yüzyıl hakkındaki alkışlara karşı başkıldırmak ister. Bilmem ki azizim, dünyaya ne oldu! Gittikçe geriye, vahşet dönemlerine doğru mu dönülüyor! İnsanlık buna mı derler![125]
Kürdlerin köylerinden cebren tehcire mecbur edildikleri malumdur. Anadolu’nun muhtelif vilayetlerine menkul ve gayrimenkul mallarından tecrit edilerek serpilmiş olan kardeşlerimizin ne müthiş bir sefalet içinde perişan olduklarından merkezi hükümet haberdar mıdır? Bilmiyoruz!...
Matbaamıza her gün gelen mektuplar, ocaklarından mahrum edilmiş olan aziz kardeşlerimizin çektikleri nihayetsiz ızdırapları elim bir surette anlatıyor.
Beş senelik savaş, Anadolu’nun mali, sanayi ve iktisadi hayatını mahvettiğinden, Kürdlerin oralarda barınabilmesi imkansızdır.
Muhacirlerin memleketlerine nakli hususunda yapılan teşebbüslerimize karşılık alınan netice, muhacirler müdürlüğünde yeterli miktarda tahsisat bulunmadığı yolundaki malumattır.
Birinci Dünya Savaş’ı esnasında Tazyik sahralarında Musul sokaklarında fizyolojik sefaletten ölen Kürdlerin imdadına büyük miktarlar ilave olunmasına mâni olmak zamanı gelmiş ve belki de geçmiştir.
Kürd unsurunun daha ziyade mağduriyetine sebebiyet vermemek, adaletin bir gereğidir.
Kendilerine karşı yapılan mezalimin hafifletilmesi namına, yüce hükümetin muhacirler meselesine bir çözüm yolunu bulması gerekir.
Tekrar ediyoruz. Bu büyük ve milli yaraya şifalı bir merhem tedarik olunsun.
Bugün Kürdlere ait mühim meselelerden biri de budur.[126]
Bu serzenişlerden yaklaşık on gün sonra 9 Mayıs 1919 tarihli Serbestî gazetesinde yapılan yeni bir açıklamada:
Birkaç günden beri gazetemiz sürekli Kürdistan’dan Anadolu’ya zorunlu göç eden ve tehcir edilen muhacirlerin sızlatan vaziyetinden bahis ile, bu duruma bir son verilmesi hakkında hükümetin nazarı dikkatini çekmekteydi. Şikâyetlerimizin yavaş yavaş duyulmaya başladığını haber aldık. Buna cidden memnun olduk. Şikâyetlerin duyulması haksızlıkların telafisine, ihmal olunmuş hakların iadesine delalet eder. Bu itibarla hükümete teşekkür ederiz. [127]
İstanbul’a kadar yayılan, şiddetli yoksulluk içinde bulunan Kürd muhacir yetimlerine sahip çıkıp kurtarmak amacıyla İstanbul’daki Kürdistan Teali Cemiyeti, bir yetimhane kurma projesi tasarlar ve öncelikli olarak da yetim Kürd çocukları şehirdeki bir kısım Kürd ailelerin yanına yerleştirilir. Bu mevzuya dair yapılan açıklamada:
Şark vilayetlerinden Ankara, Konya havalisine göç edip ta şehrimize kadar dökülen binlerce Kürd muhacirlerinin beslenmeleri hakkında hükümet nezdinde sürekli yapılan müracaatları evvela kaydetmiştik.
Daha sonra Kürdistan Teali Cemiyeti’nin bu konuda pek isabetli bir karar aldığını memnuniyetle bildirdik. Cemiyet, bilumum Kürd muhacirlerine yardımcı olamayacağını nazarı dikkate alarak, şimdilik İstanbul’da bulunan muhacir yetimlerinin yerleştirilmesine karar vermiştir. Bu maksatla İstanbul’da bulunan muhacir yetimlerinin miktarı ve yerleşecek yerlerin tespiti yapılmıştır.
Tahkikat neticesine nazaran bugün şehrimizde her türlü yardımdan mahrum ve en sefil şiddetli yoksulluk içinde çırpınan muhacir yetimlerinin miktarı beş yüze ulaşmıştır.
Adı geçen yetimleri hem sefaletten kurtarmak hem de istikbal için aydınlık ve aydın olarak yetiştirmek emeliyle bir “yetimhane” kurulması tasavvur olunmakta ise de, müessesenin tesis ve teşkili zaman alacağından, şimdilik daha pratik bir tedbire müracaat olunmuştur.
Adı geçen yetimler, Kürd aileleri arasında taksim olunacaktır. Bu kararın alınmasıyla beraber, uygulanmasına başlanmış ve şehrimizde bulunan Kürd ailelerinden bir kısmı kendilerine gönderilen Kürd çocukları kabul etmişlerdir. Müteşebbislerini tebrik ile Kürd ailelerini bu hayırlı işe iştirak etmelerine davet ediyoruz.[128]
KTC’nin en önemli çalışmalarından ve girişimlerinden biri de, Batı’nın çeşitli vilayetlerine dağıtılmış yüzbinlerce Kürd mültecinin (göçmenlerin) durumunun iyileştirilmesi ve geri dönmesini sağlamaktı. Cemiyet merkezinde düzenlen bir konferansta, bu konuyla ilgili 1 Haziran 1919’da yapılan değerlendirmede, KTC’nin genel sekreteri Memduh Selim Begî durumu özetleyen çok net ve açık bir değerlendirmede bulunuyor:
Cemiyetin siyasal girişimleri düzeyindeki en önemli işi, Anadolu'nun her tarafına dağılan pek çok sayıdaki Kürd göçmenlerini yerlerine geri göndertmekti. Cemiyet bu konuda, ateşkesten beri kurulan hükümetlerden ısrarla istemde bulundu ve hepsinin kesin ve resmî biçimde söz vermelerine rağmen hiçbir şey yapılmadı. Cemiyet, göçmenlerin çektikleri sefaletleri tümüyle ve bütün acılığıyla bilmektedir; bunu hükümete de anlatmıştır. Şimdiye kadar bu göçmenlerin geri gönderilmemelerinin nedenleri, hükümetin içtenlikli bir biçimde bunu istememesinden başka bir şeyde görülmemektedir.[129]
Bütün bu girişimler ve kamuoyu baskısıyla 17 Haziran 1919 tarihli Meclis-i Vükela toplantısında, KTC temsilcileri kabul edilerek konuyla ilgili yeni bir görüşme yapılır ve şöyle bir karar alınır: “Harp sebebiyle Konya ve Ankara vilayetlerine iskân edilmiş olan “Kürd ahalinin memleketlerine iadesi” ve seferberlikten kalan hayvan ve çadırların söz konusu Kürd ahaliye askeriye tarafından verilmesi istenmişti.
Sınırlı örgütlüğü ve gücüne rağmen, KTC ve ona yakın kuruluşların özellikle de yetim muhacir Kürd çocuklarıyla ilgili girişimleri ve çalışmaları oldukça önemlidir. Ancak bu ağırlıklı olarak İstanbul’la sınırlı kalmıştır. Kendi ailesi de zorunlu göç edenler arasında olan Hakkarili Abdurrahim Rahmi, “Nalîna Sêwîkî” başlığıyla yetim kalmış muhacir Kürd çocukların feci durumunu konu alan ve iç dünyalarının tercümanı olanı şiiri, bu süreçte yaşananları çok iyi bir şekilde yansıtmaktadır.
Nalîna Sêwîkî
Ez mame sêwî bêda û bab im
Xanîyê min sotin, ez malxirab im
Babê min kuştin bêdîn kuffaran
Muhtaç im îro destê neyaran
Gurgêt du pê hatin, ketin kerîyan
Muhacir im ez wê ketime derîyan
Nanek dixwazim ji bo vejînê
Rehmê bi mi nakin ji xeyrê kînê
Insaf bikin ey ewladê Adem
Ez jî mirov im, qet xwe bi we nadem
Wextê zeman da ez xanedan bûm
Cihê xwe da ez sahibqiran bûm
Rojê du sed mêr min bûne mêhvan
Daîm tijî bûn min dergeh, dîwan
Ji goşt û birincan sifre derêtxist
Memnûn, mureffeh min rê diêxist
Îro min ‘ar e ez behs ji wê bikim
Dinya we bûrand, îroke çi bikim?
10 Şevval 335 (1919)[130]
30 Nisan 1919 tarihli Serbestî gazetesinde “Kürd Muhacirlerinin Durumu” başlığıyla yayımlanan yazıda; tehcir edilen Kürdlerden sağ kalanların Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde açlık ve sefalet içinde bulunduklarını, bu durumun fazilet sahibi insanların yüreklerini yaraladığını belirterek, alınan tedbir ve kararların bir an önce uygulamaya geçirilmesi talebinde bulunur:
Son tehcir olayı, büyük acılar ve elim ananelerle doludur. Soru sormaya muktedir olmayan, nefsin horlanmasına sebebiyet verecek hallere tahammül edemeyen Kürdler, çalışma araçlarının olmayışı hasebiyle, Anadolu’da açlık ve sefaletin altında beş seneden beri mahv ve harap oldular.
Her biri memleketinde büyük bir refah içinde, dağların hürriyet havasını teneffüs ederek yaşayan bu mert ve milli mümtaz, fazilet sahibi insanlar son zamanlarda yürekleri yaralayacak acıklı muamelelere maruz kaldılar.
Bugün, bu haksızlıkların tamir edilmesi zamanında bulunuyoruz. Yani demek istiyoruz ki; her şeyden önce izzet-i nefsine hürmet edilmesini isteyen bu Kürd milleti, tehcir hadisesi hasebiyle çok hüzünlenmiş ve çok muzdarip edilmiştir.
Bu milli mağduriyete daha geniş bir devam imkânı bırakmayarak Kürdlerin memleketlerine iadesi zımnında alınacak tedbir ve kararlarının süratle icrasını temenni ederiz.
Hükümet; muhacirlerin yalnız memleketlerine iadesiyle yetinmemeli, menkul ve gayrimenkul mallarından mahrum edilmiş olan kardeşlerimize, geçici bir müddet için olsun, bir hayat vasıtası ve bu surete devam ve bekası için bir vasıtanın bulunup ve teminini yerine getirmelidir. Bu meselede; birçok insanın hayatına hatta ahlak ve iffetiyle alakalı olan bu mühim işte ciddiyetle hareket edilmesi, adalet ve insanlığa uygundur.
Hükümet dairelerinde işlerin ne kadar ağır yürüdüğü malumdur. Komisyon teşkili bizde gayet garip manalar ifade eder. Bir işin mahkûm ve başarısız olduğunu belirtmek için komisyona havale edildiğini söylemek bazen kafidir. Kürd muhacirlerinin memleketlerine iadesi, yapılmış olan müthiş haksızlıkların tamir ve telafisidir.”[131] Tehcir sürecinde yaşananlar ile geri dönebilenlerin karşılaştığı ortam birbirine çok benzer. 10 Nisan 1918’de Van’a ulaşan Vali Haydar Bey, güzergahı üzerinde geri dönen Van muhacirleriyle ilgili çektiği telgraflarda Van’a dönmekte olan muhacirlerin perişan haline değinmiş, gıda yetersizliğinden dolayı mültecilerin sadece ot yiyerek hayatta kalmaya çalıştığını, açlıktan öldüğü belli olan pek çok insanın cesedine rastladığını bildirmiştir. Vali’nin İstanbul’a gönderdiği raporlar 1915’ten 1918’e kadar devam eden süreçte Kürd ve Ermeni mülteciler açısında meydana gelen durumu şöyle özetlemektedir: Vilayet ahalisi Müslümanlardan Bitlis, Diyarbekir ve Musul vilayetlerine iltica edenlerin %80’i telef olmuştur. Diğer vilayetlere gitmemiş olanların da telefatının bu nispette olduğundan şüphem yoktur. Ermeniler ve Nasturiler genel olarak firar etmişler ve telef olmuşlardır. Vilayetin geri kalanı, eski nüfusunun en çok on beşte birini teşkil etmektedir.[132]
Farklı tarihsel kaynaklar incelendiğinde, Birinci Dünya Savaşı süresince, Ermeni “tehcirine” yakın derecede bir Kürd tehcirinin de yaşandığı ve hatta savaş sonrasında da devam ettiği apaçıktır. “İstanbul’daki Göçmenler Genel Müdürlüğü’nün resmî açıklamasına göre, Jön Türkler 1915’te Kürdistan’dan Batı Anadolu’ya 700 bin Kürdü sürgün ettirdi.”[133] Bu rakamlara Musul, Halep ve Rakka’ya tehcir edilen Kürdler dahil değildir. Dr. Nuri Dêrsimî’ye göre, 1914 yılından 1918 yılı sonuna kadar Kürdistan’da yapılan zararın büyük çoğunluğu Kürdlerden olmak üzere 1,5 milyon insan mağdur olmuştur.”[134] Ayrıca muhacir ve mültecilerin toplama ve dağıtım merkezleri olan Diyarbekir, Elazığ, Urfa, Antep ve çevrelerine kaçak olarak yerleşmiş olanlar da bu yekûna dahil değildir. Tehcir ve mecburi iskana tabi tutulan Kürdlerin belki yarısından fazlası çeşitli nedenlerle; açlık, olumsuz hava koşulları, hastalık ve en önemlisi de zaptiye (jandarma)’nın uyguladığı insanlık dışı muamelelerle ölmüş ya da öldürülmüştür. Dolayısıyla “İttihatçılar sevk ve iskana sadece Türkleştirme aracı olarak değil, bir savaş aracı, bir savaş stratejisi olarak başvurmuşlar.”[135]
Diğer her ulusun göçmenleri sıkıntı çektirilmeden, bolluk içinde ve kayrılarak yurtlarına geri gönderilirlerken, Kürd göçmenlerinin şimdiki yerlerinde karınlarını doyurma çarelerinin bile düşünülmemesi, insanı, Kürdlerin bir kem göze uğradıkları görüşüne götürüyor. Göçmenlerin sefaletini gerek Kürdistan Cemiyeti ve gerekse Anadolu'ya gezi düzenleyen “Öğüt Verme Delegasyonu” aracılığıyla tam olarak öğrenen yüce hükümet, şimdiye kadar verilen kesin sözlerin tersine, son zamanlarda bunların gönderilmesinden de vazgeçmiş gibi durmaktadır. Bu nedenle, sürekli olarak göçmenlerden pek sert ve acıklı yakınma ve sızlanma mektupları alan Kürdistan Cemiyeti, maddî ve manevî sorumluluğun bu konuda iktidar sahibi olanlara ait olduğunu açıklamıştır.[136]
Kürd mültecilerin iskâna tabi tutuldukları Ankara, Hüdavendigar, Konya, Kastamonu, Kayseri, Niğde, Kütahya, Eskişehir, Amasya, Tokat, İskenderun, Burdur gibi vilayet ve onlara bağlı yerleşim yerlerinde toplu olarak bir arada yaşamaları engellenecek, bulundukları yerleşim yerlerinde nüfusları hiçbir şekilde yerli ahalinin %5’ni geçmeyecek şekilde dağıtılmasına hassasiyetle dikkat edilmiştir. “Dini ve sosyal liderleri, aile reisleri kasaba merkezlerinde gözetim altında tutulacaktır. Bu tür uygulamalardaki asıl amaç, “lisan ve adetlerini terk” etmelerini sağlayarak “yararlı bir unsur” haline getirmektir.[137] Bu özel vurgulardan öyle anlaşılıyor ki ittihatçı sosyal mühendislere göre, lisan ve adetlerini terk etmeyen Kürdler, zararlı unsur olarak değerlendirilmiştir. Bu bakış açısı ve ondan esinlenen politikalar, cumhuriyet dönemi hükümetleri tarafından da sürdürülmüştür.
Birinci Dünya Savaşı sürecinde yaşanan Kürd tehcirine dair Memduh Selim Bey’in şu kısa satırları ve değerlendirmesi, yaşanan her şeyi net bir şekilde açıklar mahiyettedir:
Bu savaşta her ulusun üzerine çöken faciaların toplamını bir anıt ile somutlaştırmak gerekse, tereddütsüz iddia ederim ki, kucağındaki çocuğuyla bir Kürd göçmen kadını, bu amacı belirlemek için en canlı tek konu olur.[138]
Şimdiye kadar ortaya koyduğumuz kaynaklar ve belgelerden de anlaşılmaktadır ki, Birinci Dünya Savaşı sürecinde, Ermeni tehcirine yakın bir oranda ve şiddette Kürd tehciri de olmuştur. O zaman da ve bugün de Kürdleri, 1915’te yaşanan Ermeni katliamına ve jenosidine ortak etmek ya da bu ağır insanlık suçunun sorumluluğunu onlara yüklemek isteyenler vardır. Fakat, 20. yüzyılın başında işlenen bu ağır insanlık suçunun farkında olan bir kısım Kürd ve Ermeni aydınları ve kurumları, bu tür isnatları reddetmiş ve basın yoluyla da kamuoyuna duyurmuşlar.
Ermeni tehcirinin önemli sevk merkezlerinden bir olan Diyarbekir’den Kürd Teali Cemiyeti Riyaseti namına Dr. Fuad imzasıyla “Kürdistan Cemiyetine” gönderilen telgrafta; 14 Kanuni Sani tarihli Ati nüshasında “Vilayeti Şarkiyemiz” başlığı altında tehcir meselesinden bahs olunurken, o acıklı meselenin en büyük sorumluluk hissesi Kürdlere yüklenmek isteniyor. Biz vilayetimizdeki Kürdler namına bu isnadı haksız görür ve o olayın Diyarbekir’de vali bulunan Çerkez Reşit Bey’in sorumluluğunda gerçekleştiğine şahidiz.[139] Sözkonusu telgrafa Kurdistan dergisi adına verilen cevapta: Ati gazetesinin Kürdler hakkındaki iftirasına gazetemizin birinci nüshasında “İsimsiz Müsemmalar” makalesiyle mukabelede bulunulduğu gibi, cemiyet tarafından resmen Alemdar gazetesi de protesto edildi. Bu gibi iftiracılar tarafından yapılan cinayetleri Kürdlerin masum alınlarına sürmek alışkanlığı öteden beri vardır. Ermeniler katillerini tanıyorlar. Ati gazetesinin feryadı, adalet meydanında beyhude yaygarasından başka bir şey değildir. Avrupa’yı aldatmak ve her katliamda olduğu gibi Kürdleri ileri sürmek sevdası geçmiştir. Ne Avrupa aldanır ne de Kürdler eskisi gibi sükût eder.[140]
Genel olarak “Ermeni Tehciri” süresince Kürdlerin Ermenilere karşı göstermiş olduğu tutum, Ermenice yayın yapan Joğa Wart gazetesinde yayımlanan yazıdan, açık ve net olarak anlaşılmaktadır.
Joğo Wart gazetesi, Dersim Ermenilerine karşı Kürdler tarafından gösterilmiş olan eser-i insaniyeti şükranla yad ediyor.
Mezkûr Dersim vukuunda Joğo Wart gazetesinin verdiği malumata nazaran Kürdler sefil ve sergerdan (perişan) bir halde bulunan 10.000 Ermeni’yi iaşe ve infak ederek (geçimini temin ederek) Kafkasya’ya kadar sevk ve Ermenistan hükümetine teslim etmişlerdir.[141]
Mevzubahis yazının devamında, “İttihat hükümetinin nüfuz dairesinden uzak bulunan yerlerdeki Kürdlerin, İttihat hükümetine alet olmadıktan gayrı, onlara karşı silahla mukabele ederek Ermeni firarilerini muhafaza ettikleri” aktarılmaktadır.
Münteşir Çağdamar gazetesi de tehcir meselesinde, Kürd aşiret reislerinin tutumuna dair şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “Pek ender olmakla beraber bazı aşiret reislerinin Kürdlere has olan alicenaplık ve mertliği ihmal etmiş olmaları belki mümkündür. Fakat bunun dar bir dairenin hududu dahiline münhasır bulunduğu hakikati unutulmamalıdır.”[142] Gerek yazılı ve gerekse de sözlü olsun, birçok farklı kaynakta Joğo Wart ve Münteşir Çağdamar gazetelerinde bahsedilen olayların benzerleri, Kürdistan’ın birçok bölgesinde vuku bulmuş olan vakalardandır. Daha sonra aynı akıbet farklı bir derecede Kürdlerin de başına gelmiştir.
Robert Koehl ise bu konuda şunları belirtmektedir:
İskân, kontrol edilemez olduğuna inanılanların hâkim olunan bir bölgeden uzaklaştırılması ve onların yerine kontrol edilebilir bir nüfusun iskân edilmesidir. Yeniden iskân uygulamaları, bir bölgeye hâkim olmayı amaçlar. Yeniden iskân, nüfus değişiklikleri ve temizliğin bir aracı olarak imparatorlukların ulus devletlere dönüşmeleri sürecinde uygulanmış, bu devletlerin uyruklarının özellikleriyle ilgilenmelerinin sonucu olarak gündeme gelmiştir.[143] …20. Yüzyılda gündeme gelen yeniden iskân ve uygulamaları modern bir olgudur. Modernleşme projesi, yaratıcı yıkıcılık olması niteliğiyle, kısaca yeniden iskân uygulamaları, ulus inşa projesinin bir parçası olacak biçimde asimilasyon uygulaması olarak örgütlendi.[144]
Birinci Dünya Savaşı sonucunda, İttihat ve Terakki yönetimindeki Osmanlı İmparatorluğu, Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın başını çektiği İttifak Devletleri cephesi kaybetti. Osmanlının da içerisinde yer aldığı İttifak Devletleri, İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği İtilaf Devletleri’nin hazırladıkları Mondros Antlaşması’nı 30 Ekim 1918’de imzalamak zorunda kaldılar. 30 Ekim 1918’de Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf Bey başkanlığındaki heyet ile İtilaf Devletleri’nin Akdeniz donanması başkomutanı orgeneral Amiral Arthur Gough-Calthorpe arasında imzalanan Mondros Antlaşması’nın Kürdleri birinci derecede etkileyen önemli maddelerinden biri de 24. maddedir. Bu maddeye göre “Vilayet-i Sitte” olarak adlandırılan altı vilayetin, gerek görüldüğü takdirde herhangi bir kısmının İtilaf devletleri tarafından işgal etme hakkını elinde bulundurmasıydı. Vilayet-i Sitte olarak adlandırılan Sivas, Erzurum, Van, Bitlis, Elazığ ve Diyarbekir illerinin Ermenistan’a terkedilmesi durumu, aynı zamanda Osmanlı Hükümetinin Kürdleri elde tutma politikasının temel propagandasının malzemesi olacaktır. Kürdleri ve Kürdistan’ı doğrudan ilgilendiren diğer bir madde ise antlaşmanın 16. maddesidir. Mevzubahis maddenin bir bölümünde hem Irak-ı Arap hem de Güney Kürdistan’ı kapsayan “Mezopotamya’da bulunan muhafız kıtaatı en yakın İtilaf kumandanına teslim olunacaktır.” ibaresine dayanarak İngiliz kuvvetleri kısa bir sürede Irak’ı ve Güney Kürdistanı işgal etmiştir. Böylece Osmanlı Kürd coğrafyası fiili olarak Güney ve kuzey olmak üzere, farklı siyasi güçlerin yöneteceği parçalara bölünmüş, bu parçalanma Kürd toplumunda merkezi bir siyasi ağırlığın teşekkülünü çok zorlaştırmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sonucunda 20 milyon kilometrekare civarında bir alana hüküm eden beş yüz yıllık Osmanlı İmparatorluğu İtilaf Devletleri arasında bölüşülerek tarihe karıştı. Böylece imparatorluk sistemi de son buldu ve bunların yerine ulus-devletler ikame edilmeye başlandı. İmparatorluk ayrı bir sistemdi, imparatorun ailesine, şahsiyetine, hanedanlığına ve kutsiyetine dayanırdı. İmparatorluğu teşkil eden hiçbir etnik, dini, mezhebi grupla organik ilişkisi yoktu. Bun nedenle modernleşme sürecine giren bölgede “İttihad-ı Osmanî” siyaseti de pek maya tutmadı. Savaş sonucunda, imparatorluk sistemi dağılmış ve bunların hükmettiği coğrafyalarda ulus-devlet sistemi esasına dayalı onlarca yeni devlet kurulmuştur. Dünya Savaşı sonucunda Balkanlar, Asya, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da onlarca yeni devlet kuruldu.
Bu tarihi dönemeçten sonra yeni bir siyasal, toplumsal ve kültürel süreç başladı. Osmanlı İmparatorluğu bakiyesinde kalan başta Araplar ve Kürdler olmak üzere Müslüman milletler de daha gür bir ses ve modern yöntemlerle kendi kaderini belirleme arayışına girdiler. Kürdlerin çıkardığı gazete ve dergilerde “Milli uyanış ve inkişaf” olarak adlandırılan bu uyanış sürecini, 19. yüzyılın ikinci yarısının sonlarına kadar götüren görüşlerde de vardır. Dr. Şükrü Mehmed Sekban’a göre; Doğu’da bugünkü manasıyla milliyet cereyanları ancak 19. asrın son yarısına doğru yüz göstermeye başladı.[145]
Kamuran Bedirhan da pek benzer bir yaklaşımla, “Şarkta uyanma dönemi -sınırlı milletler arasında olmak şartıyla- 19. asrın son yarısından sonra etkisinin ortaya çıkmaya başladığını,”[146] belirtir. Birinci Dünya Savaşı’nda sonra, Kürd siyasal milliyetçiliği de daha net bir şekilde kendini tanımlayarak kurduğu modern örgütler aracılığıyla Wilson Prensiplerinin Kürdlere de uygulanması talebiyle ortaya çıktı. Jîn dergisinde “Bir Kürd” imzasıyla yayımlanan yazıda, Wilson Prensiplerinin Kürdlere de uygulanması çerçevesinde şöyle bir çağrıda bulunmaktadır:
Wilson'ın bilgi ve uygulamasında taze ve ateşli bir hayat yaşıyor. Bugün Wilson'un dilinden, imparatorların makamları ve göz kamaştırıcı büyüklükleri üzerine saçılıyor. Kürdler! Böyle bir çağın böyle bir kıyametinde uyumak mümkün müdür? "Ey Kürd, uyan!" diye bağırmaya ben gerek görmem. Çünkü eğer Kürdler uykuda, hâlâ uykuda iseler, çoktan, pek çoktan ölmüşler demektir. Kürd uyanıktır ve kendisini yüzyıllardan beri uykuya çağırmış ve kendileri de uykuya dalmış olan efendileri de uyandıracaktır. Biz öyle bir çağda yaşıyoruz ki bir saat uyumak, bir ulus için ölmektir.[147]
Bu tarihten sonra Kürd aydınları tarafından sürdürülen dil, edebiyat, tarih, vatan, gelecek tasavvuru tartışmalarına, tedricen artan milletçi bir söylem eşlik eder. “Biz” söylemi içindeki Osmanlılık ve ümmet erimiş, yerine Kürdler ve Kürdlük ikame olmuştur.[148]
Bu dönemde İttifak Güçlerinin masasında bekleyen Kürdistan sorunu da Paris Barış Konferansı ve ardından imzalanan Sevr Antlaşması’yla uluslararası bir boyut kazanmıştır.
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Kürd ulusal hareketi genel olarak üç merkezde yoğunlaşmıştır; Seyid Abdülkadir'in başkanı olduğu İstanbul merkezli KTC'nin öncülük ettiği Kürd hareketi, Şeyh Mahmud'un öncülük ettiği Süleymaniye merkezli Kürd hareketi ve Simko ile Seyid Taha’nın liderlik ettiği Urmiye merkezli Kürd hareketi.
7. Kürdistan Teali Cemiyeti ve Şubelerinin Kapatılması
KTC’nin nizamnamesinde cemiyetin, “Kürd milletinin siyasi, iktisadi ve sosyal menfaatleriyle, tarihi ve örfi hukukunun temini ve kolayca inkişafı (gelişimi) maksadıyla” kurulduğu belirtilir. Yürütülen siyasal ve diplomatik görüşmelerde ise “Wilson Prensipleri”nin Kürd meselesinin çözümü için de uygulanması talebinde bulunulmuş. Bu talep, aynı zamanda Kürd temsilcisi Şerif Paşa tarafından somutlaştırılarak Paris Konferansı’na şu ifadelerle sunulmuştur: “Wilson Prensiplerine göre Kürdlerin de özgür olma ve kendi devletini kurma hakkı vardır.” “Kürdistan Teali Cemiyeti’nin çalışmalarına ilişkin 17 Haziran 1919 tarihinde özel bir oturum gerçekleştiren Meclis-i Vükela, Kürdleri Osmanlı’dan koparmak için Cemiyet üyelerinden birtakım kişilerin çeşitli faaliyetlerde bulundukları ifade edilmişti.”[149] Araştırmacı Oğuz Aytepe’ye göre de: “KTC’nin esas amacı; Dünya Savaşı’nın yarattığı bu yeni durumdan yararlanarak bağımsız bir Kürdistan devleti kurmaktı.” Dolayısıyla hem İstanbul Hükümeti hem de Mustafa Kemal’in Heyeti Temsiliye’si KTC faaliyetlerinden aynı derecede rahatsızdı. Düzenlenen Erzurum Kongresi’nden yaklaşık bir yıl sonra, Temmuz 1920’nin sonlarına doğru cemiyetin kapatılması kararı alınmış ve bazı şubeleri de bu süreçten önce kapatılmaya başlanmıştı.
Meydana gelen yeni siyasal ve toplumsal süreci kısaca özetlemek gerekirse; Limni adasında bulunan Mondros kasabasında 30 Ekim 1918’de imzalanan antlaşma, fiilen Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu getirmiş ve o ana kadar zaten hemen hemen bütün Hıristiyan unsurlar (milletler) Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmış ve kendi bağımsız devletlerini kurmuştular. Edirne’nin dışında Makedonya bütünüyle Osmanlı İmparatorluğu’yla ilişkisini kesmişti. İşte bu dönemde devlet rejimi İttihat ve Terakki Cemiyeti programı dahilinde katı bir Türk milliyetçiliği siyaseti izliyordu. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin biricik gayesi Türk olmayan unsurları kesin olarak Türkleştirmek ya da kökten tasfiyeye tabi tutmaktı. Bu nedenle Türk olmayan milletlere mensup gençler arasında Osmanlı devletine karşı bir nefret ve güvensizlik havası esmeye başlamıştı.”[150] Aynı dönemde İmparatorluk bünyesinde bulunan Müslüman unsurlardan da başta Araplar olmak üzere kopuşlar başlamıştı ve bu anlaşmanın imzalanmasıyla birlikte kopuş süreci tamamen hızlanmıştı.
Müslüman topluluklardan önemli bir nüfusa sahip olan Kürdler de kurdukları Kürdistan Teali Cemiyeti ve onunla bağlantı içerisinde olan diğer örgütler (Kürd Neşr-i Maarif Cemiyeti, Kürd Kadınları Teali Cemiyeti, Kürd Hêvî Cemiyeti, Kürd Millet Fırkası, Kürd Demokrat Fırkası vd.) bünyesinde örgütlenmeye başlar. Aslında diğer milletlerinki gibi bu dönemde kurulan Kürd cemiyetleri de bir taraftan Kürdçe eğitim, dil, kültür, tarih, edebiyat ve folklor üzerine çalışmalar yaparken, nizamnamesinde belirtildiği gibi, Kürdlerin siyasi menfaatlerini de gözetleyerek siyasal perspektif olarak da genelde Wilson Prensiplerini esas alarak Kürdlerin kendi kaderini tayin hakkını savunuyordular.
Savaş sonrası durumu değerlendirmek için düzenlenen Paris Barış Konferansı’nda Kürdleri temsil etmek üzere, KTC merkez yönetimi tarafından Kürd delegasyonu başkanı olarak seçilen Şerif Paşa da konferansa sunduğu muhtırada, “Wilson Prensiplerine göre Kürdlerin tamamen hür ve müstakil bir hükümete sahip olması gerektiğini belirtir.”[151] KTC yöneticileri bu cihetteki çalışmalarını genişleterek siyasi destek alabilmek için, İstanbul’daki birçok diplomatik misyonla ve özelikle de İttifak Devletleri temsilcileriyle ilişkiler kurmuş ve görüşmelerde bulunmuşlar. İstanbul’daki İngiliz askeri istihbarat şefinin KTC ile ilgili olarak Dışişleri Bakanlığı Müsteşarına gönderdiği 17 Haziran 1919 tarihli raporda, “Kürd partisinin (KTC’nin), şu an için Britanya mandasında bağımsız bir Kürdistan için çalıştığı, partinin propagandasının 'Serbestî' gazetesi tarafından yürütülmekte”[152] olduğun bildirilmiş. Bu örgütsel, siyasal ve yayın çalışmaları yürütülürken dönemin siyasal iktidarının da baskısı gün be gün artmaktaydı. Kürdistan Teali Cemiyeti Merkez Kurulu Başkanı imzasıyla 2 Ekim 1919’da Konstantinopolis’ten Paris Barış Komitesi başkanına gönderilen mektupta durum şöyle dile getirilmiştir: Ateşkes başlangıcında Türk hükümeti oldukça hoşgörülü davrandı ve Kürdlerin milliyetler ilkeleri gereğince bağımsızlık hazırlıkları yapmalarına karşı çıkmadı. Türk Hükümeti Ermeni, Yunan ve Yahudi siyasi kurumlarına saygı gösterirken, nihayetinde bizim derneklerimizi kapattı, görevlilerimizi tutukladı ve yazışmalarımıza el koydu… Siz Ekselansları’ndan, Kürd milletini tedirgin etmeyi bırakması için Konstantinopolis Hükümeti nezdinde değerli nüfuzunu kullanmasını rica ediyoruz.[153] Geliştirilen bu diplomatik ve siyasal ilişkilerden dolayı Tarık Zafer Tunaya, “Cemiyet bir siyasal parti olmadığını açıklayarak işe başlamışsa da eylemleri tamamen siyasaldır ve İstanbul hükümetlerinin isteklerine ters yönde gelişmiştir.”[154] değerlendirmesinde bulunur. İsmail Beşikci’ye göre de, Kürdistan Teali Cemiyeti, siyasi bir cemiyet olarak kuruldu, Kürd milliyetçiliğinden kaynaklanan ve siyasal hedefleri olan bir cemiyet idi.[155]
KTC’nin Kürdistan meselesini Wilson Prensipleri dahilinde çözüme kavuşturulması talebi ve bu doğrultuda siyasal ve diplomatik ilişkiler geliştirmeye çalışması, Kürdistan’da teşkilatlanmaya başlaması, hem İstanbul hükümetini ve hem de Mustafa Kemal’i oldukça tedirgin etmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığındaki Heyet-i Temsiliye, KTC’nin Kürdistan’daki örgütlenmesinin yaygınlaştığını, günbegün üyelerinin artığını, çok sayıda il ve ilçelerde şubelerinin kurulduğunu görünce, Amasya protokolünün imzalanmasından hemen sonra İstanbul hükümetiyle koordineli bir şekilde, önce birer birer şubeleri ve sonra da İstanbul merkez çeşitli gerekçelerle kapatılmış.
Böylece İkinci Meşrutiyet sonrasında kurulan diğer legal Kürd cemiyet ve örgütleri gibi, KTC ve şubeleri de alınan siyasal bir karar sonucu Mart 1920’de kapatılmıştır. Karşıt görünseler de İstanbul hükümeti ve Mustafa Kemal’in başını çektiği Heyet-i Temsiliye, KTC ve şubelerinin kapatılmasında aynı amacı hedeflemiş ve koordineli bir şekilde hareket etmişler. KTC yönetici ve üyeleri, şube yönetimleri, yazarları, şehirlerdeki eşraf ve aydınların bütün itirazlarına, yoğun tepkilerine rağmen kuruluştan kısa bir süre sonra şubeler kapatılmaya başlanmış ve daha sonra da merkez kapatılmıştır. “Kürdistan”da hayat-memat meselesi için teşekkül etmiş ve Ferit Paşa zamanında sebepsiz kapatılmaya maruz kalmış olan “Kürdistan Teali Cemiyeti” şubelerini açtırmak.”[156] amacıyla çeşitli girişimlerde bulunulmuş. Cemiyetin kurucu ve aktif üyelerinden biri ve aynı zamanda avukat olan Mehmed Mihri, yazdığı bir yazısında birçok boyutuyla cemiyetin kapatılmasının büyük bir hata olacağı uyarısında bulunmuşsa da, bu cihetteki itirazlar ve girişimler sonuçsuz kalmıştır. “Kürd cemiyet ve fırkalarının mevcudiyeti hakaret ve küçümseyici bir bakışla görülmemeli. Şarkın ahenk ve şirazesini muhafaza için kesin ihtiyaç olarak bilinmelidir. Kürdistan’da mevcut ecnebi, ittihatçı velhasıl Kürdün milli menfaatleri haricinde vaki’[olan] her çeşit propagandaların önüne set çekmektir. Bu nokta-i nazardan Kürd cemiyetlerini kapatmak değil, çoğaltmasına yardım etmek lazımdır.”[157] Doğrusu Genel Merkezin ve şubelerin genişleyen etkinlikleri nedeniyle ve aynı zamanda merkezî hükümetçe de cemiyet hakkında kendilerine iyi telkinlerde bulunulmayan il yöneticileri, her vesileyle cemiyete güçlük çıkarmaktan başka bir şey yapmamışlardır.[158]
Cemiyetin sadece İstanbul’da 15.000’e varan üyesi vardı.[159] KTC üyelerine birer üyelik kartı da verilirdi ve bu kartın üzerinde üye bilgilerinin yanısıra bir de bayrak resmi vardı. Cemiyet üyesi ve aynı zamanda da muhasibi olan Abdülkadir oğlu Seyyid Muhammed, 1925 yılında Diyarbakır İstiklal Mahkemesi’nde yargılanırken, cemiyette bulunan bayrakla ilgili sorulan soru üzerine; bayrağın, cemiyetin son umumi kâtibi olan Zeynel Abidin Fani tarafından hazırlandığı, renk ve sembol olarak da yeşil zemin üzerinde ışık saçan bir güneş resminin nakış edildiğini belirtir. İfadesinin devamında da böyle bir bayrak hazırlamanın amacına dair, “Osmanlı bayrağı söndü, biz de onun yerine bir Kürd bayrağı yaptık ki onun yanında bir güneş gibi parlasın. Bu bir umut,” demektedir.[160]
KTC ve şubelerinin kapatılması ve üyelerinin tevkif edilmesi, Kürdlerde büyük bir rahatsızlık meydana getirmiştir. Cemiyet yöneticileri ve üyeleri, basın aracılığıyla konuyu gündeme taşıyıp dönemin İçişleri Bakanlığı ve hükümet yetkililerinden bu zorba, hukuk dışı ve adil olmayan uygulamaların nedenlerini açıklamaya çağırmışsa da nafile bir girişimden ibaret kalmış. Jîn dergisinin 33. sayısında “Kürd cemiyetinin şubeleri niçin sed edilmiştir (kapatılmıştır)” başlığıyla İçişleri Bakanlığı’na hitaben yayımlanan yazıda, KTC’nin şubelerinin hangi kanuna muhalefetten kapatıldığı, şubelerin kapatılmasına rağmen İstanbul merkezine yönelik bir kapatma davası olmadığını, benzer diğer cemiyetlerin neden kapatılmadığı gibi sorular yönelterek bu kararın aslında Kürd milletinin hak ve hukukuyla ilgili siyasi bir karar olduğunu belirtirler.
Yazar KTC şubelerinin kapatılması kararının yanlışlığını ve çelişkilerini, “Kürd cemiyetinin şubeleri niçin sed edilmiştir (kapatılmıştır)” başlıklı yazısında, dört madde halinde şöyle değerlendirmiş:
1- Beyefendinin bakanlığı döneminde 19 şubemiz vardı, acaba bu şubelerimizin hepsi birlikte mi kanuna muhalefet ettiler?
2- Bu şubelerimiz hangi kanuna muhalefetten kapatılmıştır?
3- Adı geçen şubeler İstanbul merkeze bağlıdır ve merkez şubemiz de kapatılmamıştır. Acaba merkez şubemiz Adil Bey’in dediği derecede muhalefet etmemiş midir ki kapatılmamıştır?
4- Sizin bakanlığınız döneminde baştan başa Osmanlı memleketindeki bütün kulüpler ve cemiyetlerden sadece bizim cemiyet mi kanuna muhalefet etmiş? Başka bir cemiyetin daha kapatıldığından haberdar değiliz.
Hayır! İçişleri bakanlığı adına kısaca biz cevap verelim: Bunlar Kürd kulüpleri olduğu için ve her hükümetin siyasi gayelerinden başlıcası odur ki Kürdler kendi haklarına kavuşmasın, bunun için sed edilmiştir (kapatılmıştır).[161]
KTC’nin İstanbul’daki merkezi ve ağırlıklı olarak Kuzey Kürdistan’daki şubeleri Mart 1920’de resmen kapatılmış olsa da, dönemin uluslararası kurumlarına gönderilen muhtıra ve mektuplardan öyle anlaşılmaktadır ki Cemiyet 1924’ün sonlarına kadar da Musul’da faaliyetlerini sürdürmüştür.
8. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Basın Yayın Faaliyetleri
Kürdistan Cemiyeti Nizamnamesi’nin ikinci maddesinde, Cemiyet maksadına ulaşmak için her dilde günlük, haftalık ve aylık gazete, dergi ve kitaplar neşir eder, mütalaahaneler [etüt merkezleri], mektepler ve matbaalar tesis ederek, gece dersleri ve konferanslar verecek, uygun yerlere irşad heyetleri gönderecek, her çeşit hayırlı ve sosyal müesseseleri [kurumları] vücuda getireceği[162] belirtilmektedir.
KTC bu amaç doğrultusunda bir yandan örgütsel ve siyasal faaliyetlerini yürütürken, bununla birlikte basın-yayın faaliyetleri ve kültürel çalışmalara da oldukça önem vermiştir. Bu amaç doğrultusunda periyodik dergi ve gazeteler yayınlamış; Müküslü Hamza’nın sorumlu müdürü olduğu Jîn dergisi, Sıneli Mehmed Mihri’nin sorumlu müdürü olduğu Kurdistan dergisi ve Mevlanzade Rıfat’ın sahibi olduğu günlük Serbestî gazetesi bu yayınlardandır. Kurdîyê Siwêrekî “Gazindek” başlığıyla yazdığı yazıda, KTC ve çıkardığı yayınların önemini şu cümlelerle dile getirmektedir. “Milletimizi uykudan uyandıracak olan, Kürdlerin yüksek temsil organı olan “Kürdistan Cemiyeti”, “Jîn” ve Kurdistan” dergileri ile onları omuzlayan gençlerdir.”[163]
Birinci Dünya Savaşı sonucunda kurulan yeni Kürd örgütlerinin çıkardığı yayınlara baktığımızda ve savaş öncesi durumla mukayese ettiğimizde, ulusal kimliğin daha net bir şekilde vurgulandığı ve ulusal uyanışın gerekliliği üzerinde durulmuştur. Bu dönemde genel olarak Osmanlı toplumunda ve özel olarak da Kürd toplumunda meydana gelen siyasal, sosyal ve ideolojik değişim ve dönüşümü ifade eden yeni bir söylem gelişir ve bu doğrultuda Kürdlere ulusal haklarını elde etmeleri için uyanık olmaları çağrısı yapılır. Jîn dergisinin birinci sayısında “Kürdler Uykuda Değil” imzasıyla yayımlanan yazıda bu söylem açık bir şekilde ortaya konmuştur.
Eski ideolojiler, eski siyasal ve sosyal ideolojiler çöküyor; başka ilkeler, başka önderler yükseliyor; akıl öfkeye egemen, karanlık aydınlığa mahkûm oluyor… Kürdler! Böyle bir çağın böyle bir kıyametinde uyumak mümkün müdür?
Ey Kürd, uyan diye bağırmaya ben gerek görmem. Çünkü eğer Kürdler uykuda, hâlâ uykuda iseler, çoktan, pek çoktan ölmüşler demektir.
Kürd uyanıktır ve kendisini yüzyıllardan beri uykuya çağırmış ve kendileri de uykuya dalmış olan efendileri de uyandıracaktır.
O, kendisine suikast etmiş olanlara iyi niyetle karşılık verecektir. Biz öyle bir çağda yaşıyoruz ki bir saat uyumak, bir ulus için ölmektir.[164]

Jîn mecmuası, KTC kurulmadan kırk gün önceden yayına başlar, birinci sayısı 7 Teşrin-i Sani 1334 (07 Kasım 1918) tarihinde yayınlanır. KTC’nin kuruluş tarihi Jîn mecmuasının 6. sayısının yayınlanma tarihinden (25 Kanun-ı Evvel 1334) bir hafta öncesine denk gelmektedir. KTC adına da ilk olarak Jîn’in 7. sayısında karşılaşıyoruz. Sözkonusu sayıda yapılan açıklamada “Kürd Tamim-i Maarif ve Neşriyat Cemiyeti” toplantısı için Kürdistan Teali Cemiyeti’nin binası adres olarak gösterilmiştir.[165] Jîn mecmuasının sahibi ve sorumlu müdürü Müküslü Hamza’dır. Jîn’in ilk 20 sayısı Müküslü Hamza’nın sorumlu müdürlüğünde yayınlanmıştır. Hamza Efendi 1892’de Müküs’te doğmuş, İstanbul Üniversitesi’nde Fars dilini okumuş ve öğrencilik yıllarında Kürd Hêvî Talebe Cemiyeti çalışmalarına katılmış dönemin aktif Kürd öğrencilerinden biridir. Daha sonra da çalışmalarını KTC bünyesinde sürdürmüştür.
Jîn’in birinci sayısının künye kısmında yazılan, “Din, edebiyat, içtimaiyat ve iktisadiyattan bahseder Türkçe-Kürdçe mecmuadır”[166] mottosu, 25. sayıya kadar olduğu gibi tekrarlanmıştır.
Jîn merkezine gelen mektuplardan öyle anlaşılmaktadır ki derginin yayınlanması Kürdlerde büyük bir sevinç yaratmış ve aynı zamanda umut kaynağı olmuştur. Kürdzade Kemal’in mektubu bunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. “Milletlerin ve devletlerin mukadderatının söz konusu olduğu ve tartışıldığı ve her birinin geleceği hakkındaki hüküm ve kararın verilmek üzere bulunduğu bir uygun vakitte, Kürdlerin varlık ve geleceğinin garanti altına alınmasına tüm çabayı yoğunlaştırmak ümidiyle yayın alanına çıkan "Jîn" gazetesini ilk sayısından itibaren izleyenlerdenim… Jîn dergisinin yayını vesilesiyle Kürdzade Kemal imzasıyla yayın kuruluna gönderilen mektupta, bilgisizliğe vurgu yapılarak bu tür çalışmaların bilimin desteğiyle yapılmasına dikkat çekerek şöyle der:
Kürdlüğün ve gelecek kuşakların varlığını garanti altına almayı, mutluluk ve haklarını korumayı bilimin desteğine bırakmak ve emanet etmek, en önemli ve en gerekli görevlerimizdendir… Umut, amaç, arzu Kürd gençliğini bir araya toplamak, bilgisizlik belasını Kürdistan'dan defetmektir. Çünkü dönemimiz gelişme ve ilerleme dönemidir. Çalışmayanı, gelişme ve ilerlemenin seli sürükler.[167]
Yayınlanan birinci sayısında Jîn dergisinin çıkış amacını şöyle dile getirilmiştir:
Amacı, uzun yüzyıllardan beri ihmal edilen Kürd'ün tarihsel yaşamına, ulusal haklarına, edebiyat ve sosyolojisine ilişkin yayında bulunmaktır. Kanımıza göre Kürd ulusuna uluslar topluluğu alanında layık olduğu yeri hazırlamayı başarabilmek, çağın anlayışına uygun bir çalışma biçimini ele almakla mümkündür. Girişimimizin pek çetin bir çalışmayı gerektirdiğinin bilincindeyiz. Fakat biz bu ağır görevi üstlenirken, yurdu ve halkı için daima en büyük fedakârlıkları seçmekle belirlenen Kürd ulusunun maddî ve manevî yardımına ve kolaylaştırıcı desteğine güvenebileceğimizi hakkıyla ümit ettik. Başarı Allah'tandır.[168]
KTC bölündükten sonra, Jîn dergisi bağımsızlıkçı kanatın kurduğu Kürd Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyeti adına Memduh Selim yönetiminde yayınına devam eder. 26-36 arasındaki sayıları gazete şeklinde dört sayfa olarak yayınlanmış. 21 Haziran 1920’de yayımlanan 36. sayıda motto “Kürd vahdet ve hukuki milliyesinin müdafiî siyasî, ilmî haftalık gazete”[169] şeklinde değiştirilmiştir.
Jîn, zengin bir içeriğe sahipti, burada ayrıntıya girmeden bir bütün olarak içeriğinden bahsetmek mümkün değildir. Kısaca da olsa Jîn’in son sayılarından yapacağımız bazı alıntılarla, derginin son dönemdeki içeriği ve yayın politikası hakkında bilgi edinmiş oluruz. Bu dönemde Jîn dergisi Kürd Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyeti yönetiminde yayınlanmaktadır. Jîn’in 33. sayısında “Abone ve kârielerimize (okurlarımıza)” başlığıyla yayımlanan bilgilendirme ilanında şöyle bir duyuru yapılmıştır:
Ceridemiz 26. nüshasından itibaren günlük gazeteler gibi dört büyük sayfa olarak yayınlanmaktadır. Bu suretle yayın masraflarının pek fazla olduğu gazetecilikle uğraşanlarca malumdur. Şimdiye kadar gazetemize abone olanların abone müddetleri mezkûr (adı geçen) nüshamızda son bulmuştur. Bundan sonra senelik abone parası 130, altı aylığı 70 kuruştur.[170]
Amasya ikinci protokolünde “Kürdlerin serbestçe inkişaf” hakkından bahseden Mustafa Kemal, BMM reisi olduktan yaklaşık bir hafta sonra, Erzurum vilayetine gönderdiği 28 Nisan 1920 tarihli yazıda şu emri vermiştir: “Milli birliği ihlal ve memleketi parçalamaya sevk maksadıyla, düşman maksatlarına alet olan, İstanbul’da yayımlanan Kürdçe Jîn gazetesinin girişinin yasaklanmasını,”[171] istiyor.
Jîn’in toplam olarak kaç sayı yayınlandığını bilmiyoruz ancak elimizde 36. sayısı da mevcuttur. Büyük ihtimalle KTC’nin 1920’nin ikinci yarısından sonra bölünmesi ve daha sonra kapatılma davasının açılmasıyla birlikte, Jîn’in yayın hayatı da bu yılın bitimine doğru sona ermiştir. Jîn’in 36. sayısında Hizanizade Kemal Fevzi imzasıyla “Kürdistan Muhtariyeti” başlığıyla yayımlanan yazıda, dönemin idarecilerinin genel olarak basına ve özel olarak da Kürd basınına uyguladıkları sansür açıkça görülmektedir. Sözkonusu yazının birçok kısmına sansür uygulanmıştır ve yazar bu sansürü ilgili paragraflarında şöyle belirtmiştir: “39 satır sansürlenmiştir, 11 satır sansürlenmiştir, 24 satır sansürlenmiştir, 26 satır sansürlenmiştir)”[172] Bir yazıdan veya makaleden yaklaşık yüz satır çıkarılmışsa artık o makalenin halini siz düşünün.
Dergide İmzasız olarak “Kürd-Ermeni İtilafı”, “Kürdistan Teali Cemiyetinin Beyannamesi”, “Seyyid Abdülkadir Efendi’nin Beyanatı”, “Kürd Cemiyetinin (KTC) Şubeleri Niçin Sed Edilmiştir (Kapatılmıştır”), Dr. Abdullah Cevdet’in “Türk Hayatı Kürde İbret Dersi” başlıklı yazısı, “Kürd Amalesi İntihabatı”, “Serbesti Gazetesi”, “Tatbiki Adalet”, “Biraz Tarihten”, “Çürük Zihniyet”, “Kürddeki Ruh” Mardinli İbrahim Hakkı’nın Kürdler Sulh Konferansı’nda ne Bekliyorlar” yazısı, Abdulaziz Yamulki’nin “Şehrezor Tarihi- Baban Hanedanı”, önceki sayıdan devam eden “Kürd Masalları” başlıklı yazı ve Mem û Zîn’in basımının bitiğini müjdeleyen bir haber vardır.
Burada geniş kapsamlı olarak derginin içeriğinden bahsetmek elbette ki mümkün değildir. Özellikle sözkonusu iki sayıdaki dikkat çekici birkaç yazıya değinmek istedim. Daha fazla bilgi için, değerli araştırmacı M. Emin Bozarslan’ın büyük bir emek ve titizlikle yayına hazırladığı 5 ciltlik çalışmasından istifade edebilirsiniz. Jîn dergisinin ilk 25 sayısı M. Emin Bozarslan tarafından çevrilip sadeleştirilerek, 1985’te 5 cilt halinde Deng Yayınları tarafından İsveç’te yeniden yayınlanmıştır. 26-36 aralığındaki sayılardan da ancak elimizde 33. ve 36. sayılar mevcuttur, diğer dokuz sayı ise halen mevcut değildir. Genç araştırmacılarımız ve akademisyenlerimizin kayıp sayıların bulunması için gerekli çabayı göstereceğinden eminim.
Jîn’in yazar kadrosuna baktığımız zaman, ağırlıklı olarak dönemin Kürd aydınları, KTC ve diğer Kürd örgütlerinin üyesi ve taraftarlarından oluşuyordu. Farklı konularda dergide Türkçe ve Kürdçe yazıları yayımlanmış bazı yazarlar şunlardı: Halil Hayali, Kurdîyê Bîtlisî (Yüzbaşı Mehmed Emin Bey), Mehmed Mihri, Süleymaniyeli Tevfik (Pîremerd), Memduh Selim, Kemal Fevzi, Abdurrahim Rahmi Hakkâri, Aziz Yamûlki, Law Reşid, Siverekli Hilmi, İhsan Nuri, Kamuran Bedirhan, Kazizade Mustafa Şevki, Dersimli Hüznî, Cizreli Mirza, Kazizade Latif vd.
Jîn dergisi KTC’nin şubeleri vasıtasıyla birçok Kürdistan vilayetinde dağıtılıyor ve okuyucularına ulaşabiliyordu. Derginin içeriğinde Kürd millet meselesi, siyaset, tarih, dil, edebiyat, eğitim, sosyal yapı, kadın sorunu, folklor vb. konuları içeren geniş bir yelpazede yazılar yayımlanmıştır. Jîn’in işlediği konular, yayın politikası ve amacı, Kürdistan Teali Cemiyeti, Kürd Tamim-i Maarif ve Neşriyat Cemiyeti ile ona bağlı olarak faaliyet yürüten diğer kurumların amaç ve politikasından bağımsız olmamıştır. Bu bağlamda Jîn dergisi, işlediği temalar ve izlediği yayın politikasıyla Kürd kültürel ve ulusal değerlerinin işlenerek yeniden üretilmesi, Kürdlerde kimlik bilinci ve ulusal fikrin gelişmesine çok önemli katkılarda bulunmuştur.
8.2. Kurdistan Mecmuası (Dergisi)

Jîn’in yanı sıra Kurdistan mecmuası da Kürdistan Teali Cemiyeti tarafından yayınlanmıştır. Ancak çoğu zaman burada bahis konusu olan Kurdistan Mecmuası, 1898 yılında Mikdad Mithad Bedirhan tarafından Kahire’de yayınlanan Kurdistan gazetesiyle karıştırılmaktadır. Kurdistan, 1919-1920 yılları arasında İstanbul’da yayınlanmış siyasi, içtimai, edebi ve ilmi haftalık müstakil bir fikir dergisidir. İlk sayısı 30 Kanunu Sani 1335 (30 Ocak 1919)’da yayınlanmış ve yayın süresi boyunca toplam 19 sayısı basılabilmiştir. Kurdistan dergisinde Osmanlıca, Kürdçe, Farsça, Arapça ve Fransızca olmak üzere beş dilde yazılar yayımlanmış
Kurdistan dergisinin imtiyaz sahibi Mehmed Mihri, başyazarı ise Arvasizade Mehmed Şefik idi. Derginin 13. sayısından itibaren ise Seyyid Hüseyin sorumlu müdürlük görevini üstlenmiş. Mehmed Mihri; 1885 yılında Sinê’ye bağlı Ciwanro bölgesinde bulunan Dişê köyünde doğmuş, meşhur Felsefeci Selahattin Hilav’ın pederi, Osmanlı son döneminde kurulan birçok Kürd örgütünün aktif üyesi, yayınlanan dergi ve gazetelerin de daimî kalemlerinden olup çok yönlü işleyen kalemiyle edip, şair, dilbilimci, siyasetçi ve hukukçu kimlikleriyle 20. yüzyılın tanınan Kürd mütefekkirlerinden biridir. Söz konusu dönemde yayımlanan Rojî Kurd, Hetawî Kurd, Jîn, Kurdistan ve Hetaw gibi yayın organlarında akıcı kalemiyle başta Kürd dili ve edebiyatı olmak üzere, kültürel, sosyal, felsefi ve siyasi konularda birçok yazısı yayımlanmış. Özellikle de Kürd dili ve Edebiyatı üzerin yazdığı yazılar kendi alanında ilklerden olup oldukça önemlidir.
Kürd Edebiyatından Bazı Numuneler” başlığıyla Jîn ve Kurdistan dergilerinde yayımlanan yazılarından dolayı ham ve şaşkınlık veren sorularla karşılaştığını belirtir. Bu başlığı gören birçok kimselerin hayrete düştüğünü, birtakım beyinlerde fazla bir şaşkınlık yaratan bir cümle olduğunu söyleyerek erdemli, bilgili ve Kürdistan'da yıllarca genel hizmetler yerine getiren birçok zatlardan “yahu, Kürd edebiyatı var mı, Kürd dili edebiyata elverişli mi?” gibi ham ve şaşkınlık veren soruları işitmek, bir milletin yalnız edebiyatı ile dili değil ve aynı zamanda bütün varlığının dahi unutulmuşluk perdesi altında bırakılmış” olduğunu söylüyor. Edebiyat çalışmalarının yanısıra “Mukaddimet’ûl İrfan” adıyla 1918’de yayımlanan kitapçığında ise, karşılaştırmalı olarak Kürd dili lehçelerindeki ses değişimini incelemiştir. Ayrıca Kurdistan dergisinin birçok sayısında “İrfan” ve “Esas” başlıkları altında yazdığı yazılarıyla Kürd dilinin sarf ve nahv kurallarını ortaya koymuştur.
Kurdistan mecmuası toplam 19 sayı yayınlanmış olup Jîn mecmuası ve Serbestî gazetesinin birçok sayısında, Kurdistan’ın yayınlanan yeni sayılarının reklamı yapılmıştır. Sözgelimi Jîn’in 25. sayısında, Kurdistan’ın 14. sayısının yayımlanma haberi verilmiştir. Dergi dönemin yabancı diplomat ve askeri görevlilerinin de dikkatini çekmiş ki C. L. Woolley adlı İngiliz komutanın 10 Temmuz 1919 tarihli ve FO 371/4191 numaralı raporunda “Kürdistan dergisinin ulusal ve haftalık bir yayın”[173] olduğunu belirtmektedir. Kurdistan’ın içeriğine ve yazar kadrosuna baktığımızda; her ne kadar derginin ilk sayılarının künye kısmında “siyaset dışında her konu mevzubahistir” denilse de, aslında siyaset dahil birçok konuda değişik yazılar yayımlanmıştır. Dergide yayımlanan yazılara baktığımızda, dergi sayfalarında o dönemin ileri gelen siyasi kadro ve yazarlarının yazılarına rastlamaktayız: Sorumlu müdür Mehmed Mihri, başyazar Arvasizâde Mehmed Şefik, Abdullah Cevdet, Hakkarili Abdurrahman Rahmi, Emin Fevzi, Cano, Mehmed Osman, M. Yamulkizâde, İbn el Reşid, Süleyman Sabri, Lawê Delal vd.
Kurdistan Mecmuası'nın yayın politikasına gelince; dergi Kürdistan Teali Cemiyeti’ne bağlı olarak yayımlandığı için, yayın politikası da KTC’nin amacı ve politikasına paralel olmuştur. Bu çerçevede yayımlanan yazılar, yapılan tartışmalar ve gelen okur mektupları değerlendirildiğinde, iki esas özellik öne çıkıyor. Birincisi; Kürd dili, edebiyatı, tarihi, folkloru, toplumsal ve ulusal ilişkilerini araştırıp aydınlatmak. İkincisi ise, belirtilen konuların incelenip araştırılmasıyla bölgedeki, dünyadaki toplumsal-siyasal sürecin okunmasına dair fikirlerini Kürd toplumuna taşımak ve bunun üzerinden Kürd toplumunda kimlik bilincinin geliştirilmesi ve ulusal taleplerin yaygınlaştırılmasını sağlamaktı. Bu konuda daha ayrıntılı ve geniş kapsamlı bilgi edinmek için, Dara Yayınlarında çıkan “Kurdistan: Siyasi, içtimai, edebi, ilmi haftalık müstakil fikir mecmuasıdır (1919-1920)” adlı kitabımdan istifade edebilirsiniz.

Kürdistan Teali Cemiyetine yakın yayın yapan gazetelerden biri de Serbestî gazetesidir. Çalışmalarımda Serbestî gazetesi yayın hayatının üçüncü devresi olarak adlandırdığım dönemde, Serbestî, KTC’nin amacına yakın çizgide bir yayın politikası izlemektedir. Serbestî gazetesi sahibi Mevlanzade Rıfat, İkinci Meşrutiyet sonrası yayın faaliyetlerine Hukuk-i Umumiye gazetesiyle başlamıştı. Hukuk-i Umumiye gazetesi, 12 Ağustos 1908’de kurulan Fedakâran-ı Millet Cemiyeti’nin yayın organı olarak yayınlanır. İlk sayısı 12 Eylül 1908’de yayınlanmış olan gazetenin her sayısı dört sayfadan ibaret olup müdürü ve başmuharriri Necib Nadir’dır. Künye kısmında her sayıda tekrarlanan mottosunda, “İdare-i meşrutiye ve ittihad-ı millete hizmet eder ve yumi neşr olunur.”[174]
Aynı zamanda kendisi de cemiyet üyesi olan Mevlanzade Rıfat, 8 Teşrin-i Evvel 1908’de (25 Eylül 1324) yayınlanan 23. sayıdan itibaren Hukuk-i Umumiye[175] gazetenin sorumlu müdürü olur. Mevlanzade Rıfat, 13 Teşrin-i Sani 1908’de yayınlanan 59. sayıya kadar Hukuk-i Umumiye gazetenin sorumlu müdürlüğünü yapar. 60. sayıdan itibaren ise, Doktor Ali Saib gazetenin sorumlu müdürlüğünü üstlenir. Ulaşabildiğim arşivlerde gazetenin toplam 166 sayısı mevcuttur. Mevlanzade Rıfat, adı geçen cemiyet ve gazeteye meçhul şahsiyetlerin katılımı nedeniyle ayrılarak arkadaşlarıyla birlikte Serbestî adıyla yeni bir günlük gazete yayınlamaya başlar.
Serbestî’ Gazetesi’nin ilk sayısı 3 Teşrinisani 1324 (16 Kasım 1908) tarihinde İstanbul’da yayınlanmış. Serbestî yayına başlamadan önce dönemin yöneticilerinin dikkatini çeker. İlgili birimlere gönderilen “Mevlanzâde Rifat Bey’in Serbestî namıyla günlük bir gazete çıkarmak istediği”[176] notu, basın-yayın faaliyetleri ve gazete çıkarma çalışmalarının başlangıçtan itibaren izlendiğini göstermektedir. Serbestî Gazetesi, günlük olarak yayınlanır, her sayısı dört sayfa ve beş sütundan ibaret olup 172. sayı hariç diğerlerinin ebattı 40x54cm’dir. İmtiyaz sahibi Mevlanzâde Rıfat olup başyazarı Hasan Fehmi’dir. Künye kısmındaki “Serbestî” sözcüğünün altında şöyle yazmaktadır: “Osmanlıların cins ve mezhep ayrımına bakmaksızın hukukuna hizmet eden günlük gazete” dir.
Serbestî, yayın politikasıyla Abdülhamid’in istibdat yönetimine de İttihat ve Terakki’nin çetevari zorbalığına da karşı durmuş ve mütareke döneminde de KTC’ye yakın bir çizgide yayın yapmış olup bir Kürdün sahipliği ve yönetiminde çıkan ilk günlük gazetesidir. Serbestî’nin imtiyaz sahibi ve genel yayın yönetmeni olan Mevlanzâde Rifat, Güney Kürdistan’ın Süleymaniye vilayetinin ileri gelenlerinden Mevlanbegzade ailesinin bir üyesi ve meşhur yazar Abdurrahman Nacim’in oğludur. Mevlanzâde Rifat, 1869 yılında İstanbul’da doğmuş, ilk ve ortaöğrenimini babasının görev yaptığı farklı şehirlerde tamamlamış ve daha sonra hukuk fakültesini okumuştur.
Serbestî’nin her sayısı “Meslek” başlığı altında editöryal yazıyla başlamakta ve ağırlıkla gazetenin düşüncelerini yansıtmaktadır. İlk üç sayısında “Meslek” başlığı altında aynı yazı yayımlanmıştır. Yazıda şöyle denmektedir:
Serbestî bütün manasıyla “hür”dür. Meşrutiyet idaremizi muhafaza zımnında fedakârlıktan çekinmeyecektir. Serbestî halkın genelinin aydınlanmasına ve Osmanlının değişik unsurlarının birliğine çalışarak millet hukukunun savunucusu olan “kanunu” yegâne rehber edinecektir.
Serbestî, namus ve haysiyeti sertâc-ı meslek tutacaktır ve hiçbir şahsın siyasi ve şahsi emel ve maksadına dahi hizmette bulunmayacaktır. Serbestî, yalnız hakikati söyleyecek ve milletin medeniyet yoluna girmesinin çarelerini düşünecektir.
Hulasa Serbestî; milletimizin din ve unsuru ayırt etmeksizin genel olarak zulüm görmüş vatandaşlarımızın müdafiî ve fikirlerinin tercümanı olacaktır. İşte mesleği bundan ibarettir.[177]
Gazetede yayımlanan yazılar içeriğine ve işlenen konulara göre değişik başlıklar altında yayımlanmıştır. “Siyasiye” başlığı altında gündeme göre yazılmış makaleler, “Hudud-i Dahiliye” ve “Hudud-i Hariciye” başlığı altında iç ve dış haberlere yer verilirken okur mektupları genel olarak son sayfada yayınlanmıştır. Bazı sütunlarda imzasız yazılara yer verilmiş, kimi sayılardaki bazı sütunlar boş bırakılmıştır. Daha sonraki sayılarda çıkan açıklamalardan öğrendiğimize göre bu sütunlarda bulunan yazılara sansür uygulanmıştır. Girişte de belirtiğimiz gibi Mevlanzâde’nin muhalif kişiliği ve Serbestî’nin de muhalif yayın politikası nedeniyle çıkışından itibaren muktedirlerin baskısına maruz kalmış.
Serbestî Gazetesi sahibi Mevlanzade Rıfat, muhalif kişiliği ve yayın politikası nedeniyle defalarca İttihat ve Terakki muktedirleri tarafından tehdit edilmiştir. Yukarıda da kendi ifadesiyle belirtiği gibi, yapılan tehditlerden dolayı geri adım atmamışlar. Bu duruşundan dolayı Mevlanzade Rıfat İttihatçıların karanlık yüzünün hedefi olur. Serbestî Gazetesi başyazarı Hasan Fehmi Bey Mevlanzâde zannedilerek 6 Nisan 1909'da Galata Köprüsü üzerinde bir suikast sonucu 35 yaşında öldürülür. Ondan sonra da bu suikast zincirine diğer muhalif gazeteciler eklenerek devam eder. 8 Nisan 1908’de yayınlanan 142. sayısında gazetenin ilk sayfasında sadece şu cümle yazılarak basılır: “Serbest matbuatın (basın-yayın) ilk kurbanı, ömrünü sürgünlerde geçirmiş olan evladı hürriyetten Hasan Fehmi Bey’in ruhuna fatiha.”[178] İttihatçılar “Kendisine muhalif olan gazetecileri susturmak için tek tek ‘tasfiye etme’ (temizleme) yolunu yeğlemişlerdir. Bu yöntemle ve özellikle 1909 Nisan’ından 1911 Temmuz’una değin muhaliflerden üç gazeteci öldürdüğü için, İttihat ve Terakki ismi bu tarz cinayetlerle bütünleşmiştir.”[179]
Yayını zorunlu sebeplerle zaman zaman durdurulsa da, aralıklı olarak farklı zaman ve mekanlarda (İstanbul, Mısır/Kahire ve Fransa/Paris’te) toplam on iki yıl sürmüş, bu süre içerisinde 770 sayı yayınlanmış ve başyazarı Hasan Fehmi bir suikast sonucu öldürülmüş, Osmanlı son döneminde yayınlanan en uzun ömürlü Kürd gazetelerinden biridir.
Şüphesiz bu uzun yayın dönemi içerisinde M. Rifat’ın fikirlerinde ve Serbestî’nin yayın politikasında da değişimler olmuştur. Kanımca değişimler genel olarak üç farklı döneme ayrılarak incelenebilir: Birinci dönem, gazetenin yayına başladığı zamandan 31 Mart Vakasına kadar olan süreyi kapsar. İkinci dönem, 31 Mart Vakası olarak bilinen darbe girişiminden 1912’nin Eylülüne kadar olan süreyi kapsar. Bu süreçte Serbestî, dönemin siyasi iktidarının baskıları ve kovuşturmaları nedeniyle İstanbul, Mısır/Kahire ve Fransa/Paris’te olmak üzere üç ülkede yayınlanmıştır. Üçüncü dönem ise, 1918’den yayın faaliyetlerinin durdurulduğu zamana kadar olan süreyi kapsar.
Giriş kısmında başlangıç ve birinci dönemden bahsedildiği için, burada kısaca ikinci döneme değinmek istiyorum. 13 Nisan 1909’da gerçekleşen ve Osmanlı tarih yazımında “31 Mart Vakası” alarak bilinen darbe girişiminden sonra, Serbestî gazetesi imtiyaz sahibi Mevlanzade Rıfat olaylarla ilişkilendirilerek 21 Nisan 1909 tarihli Divan-ı Harb-i Örfi kararıyla Mısır’a sürgün edilir. Mevlanzade, kısa bir müddet sonra orada hastalanır ve doktorların önerisiyle tedavi olmak için önce Atina’ya ve oradan Paris’e gider. M. Rıfat dışarıda iken Divan-ı Harb-i Örfi tarafından şöyle bir karar yayımlanır: Firarda bulunan Mevlanzade Rıfat Bey’in on sene müddetle sürgününe ve sahibi olduğu Serbestî gazetesi ve matbaasının da kapatılmasına karar verildiğinden mezkurun görüldüğü yerde yakalanması.”[180] Sözkonusu karar çıktığında M. Rifat Paris’tedir, orada Şerif Paşa’yla bir araya gelirler ve kendisi de bir muhalif olan Paşa’nın kurmuş olduğu Osmanlı Islahat-ı Esasi Partisi’ne üye olur ve Serbestî’nin Paris’te haftalık olarak yayınlanması için aralarında on iki maddeden ibaret ikili bir anlaşma yaparlar. Böylece Serbestî’nin 156. sayısı 16 Temmuz 1325’te Paris’te yayınlanır.
Serbestî haftalık olarak Paris’te dahi yayımlanırken İttihatçılar peşini bırakmazlar. Dönemin İçişleri Bakanı ilgili birimlere şu kararı gönderir: “Mevlanzade Rıfat tarafında Paris’te yayınlanan Serbestî Gazetesi hükümet aleyhinde neşriyat yaptığından yurda sokulmaması ve dağıtımının yasaklandığını”[181] bildirir. Bu yasaklamaya rağmen M. Rıfat çeşitli yöntemlerle gazeteyi yurtiçine göndermeye devam eder. Bu yöntemlerin farkına varılması üzerine, polis müdürü yeni bir uyarıda bulunarak, “Mevlanzade Rıfat tarafından Paris’te neşredilmekte olan ve meşruiyet aleyhine yayın yapması nedeniyle Memalik-i Şahane’ye girişi yasaklanan Serbestî Gazetesi’nin bu defa mektup şeklinde yurtiçine girdiği anlaşıldığından postanelerce gerekli dikkatin gösterilerek, girişin engellenmesini ister.”[182] Yine benzer bir kararnamede şöyle denilmektedir “Paris’te neşredilip, Osmanlı memleketine girişi yasaklanan Serbesti Gazetesi’nin zarf içinde posta ile gazino, kıraathane ve belli kişilere gönderildiği, bu sebeple takibinde müşkülat çıktığı.”[183] belirtilmektedir.
13 sayı yayınlandıktan sonra Şerif Paşa’yla yaşanan anlaşmazlık nedeniyle Serbestî’nin Paris’teki yayını durdurulur. Mevlanzade Rifat tekrar Mısır’a döner, burada Serbestî’yi yayınlamayı sürdürür ve toplam 7 sayı daha yayınlanır. Fakat Osmanlı yönetiminin baskılarından ve yayını durdurma girişimlerinden kurtulamaz. Bu amaçla çıkarılan kararda, söz konusu yayından şöyle bahsedilir; “Serbestî gazetesi sahibinin ahvalinin gözetim altında tutulduğundan bahisle Serbestî’nin Mısır’da intişarının yasaklanmasına karar verilerek kendisine tebliğ edildiği.”[184] belirtilir. Bu koşullarda Mısır’da yayını sürdüremeyeceğini anlayan M. Rıfat, tekrar Paris’e dönmüş ve burada 4 sayı daha yayınladıktan sonra yurtdışı yayınını durdurmak zorunda kalmıştır. Serbestî bu koşullarda Paris ve Kahire’de toplam 24 sayı yayınlanmıştır.
Bu süreçteki yayın politikasının temel prensiplerini şöyle sıralamak mümkündür: Tarafsız ve hür bir yayın olmak, Meşrutiyet kazanımlarını korumak, istibdat rejimini tamamen ortadan kaldırmak, “İttihad-ı Osmanî”yi koruyarak farklı unsurların nüfusuna göre temsilini esas alan “Adem-i Merkeziyeti” sağlamak, İttihat ve Terakki rejimine karşı aktif bir muhalefet yapmak, din ve unsur ayrımını yapmadan baskı altındaki bütün vatandaşların sesi olabilmek.
Kısacası Serbestî’nin ikinci dönemi, Mevlanzâde’nin Mısır sürgünüyle başlayıp Paris-Mısır-Paris hattında sürerek, İstanbul’a dönüş ve Bursa’ya sürgünle devam eder ve 1912’lerin sonlarında yayın faaliyetlerinin durdurulması ile Birinci Dünya Savaşı’na kadarki süreyi kapsar.
Üçüncü dönem ise, yaklaşık beş yıllık aradan sonra 1918’de Kürdistan Teali Cemiyeti (KTC)’nin yayın organı olarak yeniden yayınlanmasından 1922’lere kadar devam eden süreyi kapsar. Bu dönemdeki yazar kadrosunun önemli bir bölümü KTC’nin üyeleridir. Bedirhan kardeşlerden Celadet gazetenin yardımcı editörü, Kamuran ise köşe yazarıdır. Bu devrede Mevlanzâde Rifat, Kürd siyasi milliyetçiliği hareketinin merkezinde yer almış, bir taraftan örgütlü ve siyasi çalışmaları yürütürken bir yandan da Serbestî gazetesinin yayınını sürdürmüştür.[185]
1 Kasım 1922 tarihinde Saltanatın kaldırılması, İstanbul Hükümeti’nin de fiilen son bulması anlamına geliyordu. 1922’nin sonlarına doğru İstanbul’un Ankara Hükümeti’nin denetimine geçmesiyle birlikte birçok Kürd aydını ve siyasetçisi gibi M. Rifat da İstanbul’u terk etmek zorunda kalmıştır. Böylece Serbestî gazetesinin yayını son bulur. Mevlanzâde Rifat, Serbestî Gazetesi’nin yanı sıra Hukuk-i Umûmiye, Âkil, Ahalî, Meşrûtiyet, Faruk, Cihad, Kadınlar Dünyası, Erkekler Dünyası, İnkılab-i Beşer, Hukuk-i Beşer vd. gazete ve dergilerin de sahipliği veya belli dönemlerde sorumlu müdürlüğünü yapmış, aynı zamanda farklı gazete ve dergilerde de çok sayıda yazısı yayımlanmıştır. Aynı zamanda eşi Nuriye Ulviye Mevlan Hanım’ın çıkarttığı “Kadınlar Dünyası” gazetesinin basımında Mevlanzade Rıfat’ın önemli bir rolü olduğu bilinmektedir. Bu gazetenin pek çok sayısı Serbesti matbaasında basılmıştır. Nuriye Hanım Kadınlar Dünyası’nın başyazarı idi ve dergideki birçok yazı da kendisi tarafından hazırlanıyordu. Farklı sayılarında Bedirhanilerden üç kadının yazıları yayımlanmış; Meziyet Bedirhan, Fahriye Bedirhan ve Mes’adet Bedirhan. Bu dönemde M. Rıfat’ın mesaisinin büyük kısmı Kadınlar Dünyası’nın idarehanesinde geçmiştir.
Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra, o da sürgün edilen 150’likler listesinde yer alır ve Halep’e yerleşir. 5 Ekim 1927’de kurulan Xoybûn (Hoybun) partisinde yer alır. M. Rıfat, İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Osmanlı siyasal ve basın hayatında aktif olarak yer almış, aynı zamanda Kürd siyasi hareketinin öncülüğünü yapan önemli şahsiyetlerden biri olup gazeteci, yayıncı, yazar ve siyasetçi kimlikleriyle tanınmaktadır. Bu konuda daha fazla bilgi edinmek için, İBV yayınlarında çıkan “Mevlanzade Rifat û Serbestî” adlı kitabımdan istifade edebilirsiniz.
Cemiyet’in aktif üyelerinden ve adı geçen üç yayında da yazıları yayınlanmış olan Hakkarili Abdurrahim Rahmi, cemiyetin faaliyetlerinin desteklenip Kürdistan’daki teşkilatlanmasını genişletmek için, Serbestî gazetesinin 483. sayısında “Kürdler ve Kürdistan” başlığı altında yayımlanan yazısında yaptığı çağırıda, yukarıda bahsedilen üç yayının da KTC’ye bağlı olarak yayın yaptığını göstermektedir.
Cemiyetimizin her tarafta şubelerini çoğaltmak için elden gelen gayreti sarfederek açılışını merkeze bildirmekle beraber, milli eksende yapılacak teşebbüslerin devamına hizmet etmek üzere yardımların toplanması, milli hukukumuzun müdafaasına tahsis edilmiş olan Serbestî, Kurdistan ve Jîn gazeteleri Kurdistan’ın her tarafında dikkatle mutaala olunmalı, sürekli temini ve dağıtımının genişletilmesine hizmet edebilecek teşebbüslerin süratli bir şekilde ve kesinlikle icra olunmalıdır. Bu gazetelerimize abone olma hususunda fevkalade ehemmiyet atfedilerek bedelleri yani günlük Serbestî gazetesiyle haftalık Kurdistan ve Jîn dergilerine ait abone bedelleri doğrudan doğruya cemiyetimiz merkezine gönderilmelidir. Her türlü ayrılığı ve nifakı terk ile vatandaşlarımızın birlik içerisinde görevlerini güzelce ifa etmeleri, aziz vatanımızın menfaatinin gereğidir. Kürdistan, herkesten vazifesini tamamen ifasını bekliyor.[186]

Osmanlı son dönemi matbuat aleminde, günümüz deyişiyle basın-yayın dünyasında, kaleminin gücü ve sivriliğiyle en çok bilinen iki Kürd şahsiyet vardır; biri Mevlanzade Rifat ve diğeri de Ali İlmi Fani ya da "Fanizade" dir. M. Rıfat günlük Serbestî gazetesinin sahibi ve Ali İlmi Fani de Adana'da yayınlanan Ferda gazetesinin sahibi ve başyazarıdır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ikisi de kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti'nin aktif üyeleri arasında yer almış. İkisi de İttihat-Terakki ve ondan sonra da Kemalist Hareket’e açık muhalefet etmiş, Lozan Antlaşması'nın imzalanmasıyla birlikte "150'likler Listesi"ne dahil edilmiş, sürgün edilip vatandaşlıktan çıkartılmışlar. 1922’lerin sonlarına doğru ülke dışını çıkmak zorunda kalmışlar, daha sonra yerleşmiş oldukları Suriye’de kurulan Xoybûn partisinin de üyesi ve yöneticileridirler.
Güney Kürdistan'ın Süleymaniye şehrinin tanınan aileleri "Mevlanbegzade" ve "Fanizade" gillere mensup olan bu iki erbabı kalem gazeteci ve yazar Kürd, muhalif duruşları nedeniyle o gün de ve bugün de, Türk basın çevreleri, yazın ve akademi aleminin çoğunluğu tarafından haklarından sürekli negatif olarak bahsedilmekte ve itibarsızlaştırma çalışmaları devam etmektedir.
Şimdi asıl konumuz olan Ferda gazetesi ve imtiyaz sahibi olan Ali İlmi’ye dönelim. Ali İlmi Fani, Süleymaniyeli Mehmed Abdülbaki Fani efendinin oğludur. Aile zorunlu göç nedeniyle 1850’li yıllarda Adana Kadirli’ye yerleşmiş. Abdülbaki Efendi Süleymaniye ve Bağdat’ta medrese okuyup iyi derecede bir eğitim gördüğü için orada Rüştiye mektebine muallim olarak tayin edilmiştir. Görmüş olduğu iyi eğitimle birlikte zengin ilim ve irfanıyla sürekli çevresini aydınlatmaya çalışan, güler yüzlü, hoşsohbet, hezaraşinas ve hünerli bir eğitimci, doğrusu bir ummân-i maanî idi.[187]
Ali İlmi, Abdulbaki Efendi’nin yedi erkek evladından ikincisi idi: Kerim, Ali İlmi, Zeynel Abidin, Mesud, Ahmed Fazıl, Salahattin, Sabahattin. Ali İlmi Fani “13 Kasım 1877’de Kadirli (Kars Zulkadriye)’de doğmuş ve annesinin adı Ayşe Sıdıka hanımdır.”[188] Çocukluğundan itibaren iyi bir eğitim almış, 1896’da Adana Mülkiye İdadi’sini en iyi dereceyle bitirmiş, ondan sonra da farklı medreselerde eğitimine devam etmiş, hocalardan özel olarak Fransızca dersleri almış, Farsça, Arapça ve Türkçe okuyup yazabiliyordu. Kısacası iyi bir tahsil yapmış,[189] kalem ustası bir şair, edip ve yazar olmanın yanı sıra basın-yayın faaliyetleriyle de öne çıkmış. Birçok gazete ve derginin başyazarlığı ve sahipliğini yapmıştır.
Gazeteciliğe 1898’de Adana resmi vilayet gazetesi olan Seyhan gazetesinde yazmakla başlamış ve 1905 yılında gazetenin başyazarı konumuna gelmiştir. Ali İlmi’nin yazarı ve mesul müdürü olduğu ikinci gazete ise 1909’da İttihat-Terakki’nin İtidal gazetesine karşı yayına başlayan haftalık Rehber-i İtidal gazetesidir ve toplam dört sayı yayınlanmıştır. Adı geçen gazetelerin yanı sıra Teceddüt (1908-1910) ve Anadolu (1909-1914) gazetelerinin de başyazarlığını yapmış, Adana Vakası, Volkan ve Vahdet gibi gazetelerde de “Ali İlmî” ve “Derviş Sukûtî” müstearıyla yazılar yazmış. Ali İlmi çalışmalarını yazı ve gazetecilikle sınırlamamış aynı zamanda politika da yapmış, “18 Nisan 1912’de yapılan seçimde, Kozan temsilcisi olarak Meclis-i Mebusan’a seçilmiş.”[190]
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesiyle birlikte, yeni bir dönem başlamış. Osmanlı İmparatorluğu’nun birçok bölgesi İtilaf Devletleri tarafından paylaşılmış ve İstanbul da işgal edilmiştir. Bu dönemde Kürdler de Wilson Prensipleri’inden etkilenerek kimlik siyasetine yönelerek kendi örgütlerini kurarlar. Kürdistan Teali Cemiyeti (KTC) bu dönemde kurulan en önemli Kürd örgütlerinden biridir. Fanizade ailesi de kurulan bu cemiyetin aktif üyeleri arasında yar alır. Abdülbaki Efendi’nin yedi evladından üçü; Ali İlmi, Zeynel Abidin ve Mesud Fani 1918’in sonlarında kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin üyesi olmuşlar. Zeynel Abidin Fani, hem Hürriyet ve İtilaf Partisi (HİP) ve hem de KTC’nin son genel sekreterliğini de yapmış.
Ali İlmi’nin Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra yaptığı en önemli faaliyetlerinden bir de yayınlamış olduğu Ferda gazetesidir. Ferda, Farsça bir kelime olup yarın anlamına gelmektedir. Ferda Gazetesi, 5 Aralık 1918’de Adana’da yayın hayatına başlamış. Bu dönemde Adana’yı da içine alan Kilikya Bölgesi, itilaf devletlerinden Fransa’nın denetimi altındadır. Bu nedenle olmalıdır ki bazı sayılarda künye bilgileri Osmanlıca ve Fransızca olarak yazılmış. Künye kısmında “mesul müdür ve başyazar” olarak Ali İlmi yazılmış, basım yeri olarak da Kale Kapısı’ndaki Ferda Matbaası belirtilmiştir. Gazete perşembe ve pazartesi günleri olmak üzere haftada iki sayı yayınlanmış, “siyasi, ilmi ve edebi Türkçe gazete” olduğu belirtiliyor. O zaman Adana’da Ferda Gazetesi’nin haricinde Adana Postası, Rehber gibi başka muhalif gazeteler de yayınlanmaktaydı. Ali İlmi’nin ilişkili olduğu iki Ferda gazetesi yayınlanmış, bunlardan birincisi İkinci Meşrutiyet’ten hemen sonra ve diğeri de Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 5 Aralık 1918’de yayınlanmış. Yaklaşık olarak üç yılda toplam 300 sayıdan fazla yayınlanmış olan Ferda, M. Rıfat’ın Serbestî gazetesinden sonra Osmanlı son döneminde bir Kürdün yönetiminde çıkmış en uzun süreli ikinci gazetedir. Her iki gazetenin sahibi de, Süleymaniyeli tanınmış Kürd ailelerin üyeleriydi.
Ferda, dönemin İttihat-Terakki ve onun devamı olan Kemalist Hareket’e karşıt bir yayın politikası izlemiştir. O zaman da ve bugün de Kemalistlerin Ferda Gazetesi’ne karşı ateş püsKürdmesinin asıl nedeni budur. Gazetenin sayfalarında İttihat-Terakki ve Kemalist Hareketin politikaları şiddetle eleştirilmiş; “kanunsuzluk”[191], “kan dökücü”, “serseri”[192], “çete”[193], “eşkıya”, “Bolşevik işbirlikçisi” ve Osmanlı padişahına karşı bir “başkaldırı” olarak değerlendirilmiş. Daha sonra ilan edilen Cumhuriyet yönetimini de “Cumhurriyet-i Cebriyye”[194] yani “Zorba Cumhuriyet” olarak adlandırılmaktadır. Bu nedenle Kemalistler de benzer bir dille yaptıkları karşı propagandanın yanısıra mümkün derecede gazetenin dağıtımını engellemeye çalışmışlar ve özellikle de batı ilerine ulaşmasını engellemişlerdir.
Önemli bir dönemin mücadelecisi, tanığı ve yazarı olan Ali İlmi, yazar, gazeteci, edip, şair ve politikacı kimlikleriyle bilinir. Ali İlmi Fani ve iki kardeşi; Zeynel Abidin Fani ve Mesud Faniyle birlikte Kürdistan Teali Cemiyeti üyesi idiler. Her üç kardeş de Lozan Antlaşması gereğince vatandaşlıktan çıkarılan “150’likler” listesinde yer almış Kürd aydın ve milliyetçilerindendi. Bu bağlamda Ferda Gazetesi’nin de KTC'yle ilişkili ve iltisaklı olduğunu söyleyebiliriz. 1922’den 1938’e kadar sürgünde yaşadı. Kardeşi Zeynel Abidin ise güney Kürdistan’da Seyyid Taha’yla birlikte siyasi çalışmalarını sürdürdü. Kendisi de siyasi çalışmaları nedeniyle iki kez bölgeyi ziyarete gitmiş. Haziran 1927’de baba ocağı Süleymaniye’yi ziyaret ettiği zaman, Jîyan gazetesinde gelişiyle ilgili şöyle bir haber yayımlanmış: “Has bir Kürd olan, edebiyat dünyasında önemli ve yüksek bir yeri olan üstat muhterem kıymetli Ali İlmi Bey, bu sefer asli vatanını görmek düşüncesiyle buraya (Süleymaniye’ye) gelmiş ve birkaç gün burada kalacak. Kendisi, vatan sevdasıyla meşhur olan Mele Fanî Efendi’nin torunudur. Zahmet ederek uzun bir seyahat sonucunda Şam’dan buraya gelmiş, hoş geldin diyoruz.”[195] Bu uzun sürgünlük süresinin yaklaşık son sekiz yılını da Antakya’da Edebiyat öğretmenliği yaparak geçirmiş. Cemil Meriç, Antakya Lisesi’nden öğretmenleri olan ve aynı zamanda Hoybun yöneticisi ve üyelerinden olan Ali İlmi Fani hakkında; “Ali İlmi, bütün zilletleri ve meziyetleriyle Şark’tı.”[196] değerlendirmesinde bulunur.
Sonuç itibarıyla Osmanlı son dönemi Kürd basın-yayın faaliyetleri yaklaşık 23-24 yıllık bir dönemi kapsar ve bu zaman diliminde yayınlanan Kürd gazete ve dergilerine dair şöyle kısa bir özetleme yapılabilir:
1- Bir milletin basın ve yayın tarihi, bir yönüyle o millettin kaydedilmiş hafızasıdır ve aynı zamanda da toplumsal ve ulusal geçmişinin çok önemli bir yazılı kaynağıdır.
2- Basın-yayın faaliyetleri, gazete ve mecmua (dergi) gibi iletişim vasıtalarının yaygınlaşması modern dönemin ürünüdür. Kürdlerde de gazete ve dergi gibi basın-yayın vasıtalarının yaygınlaşması, gelişen ve yaygınlaşan kimlik bilincinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
3- Basım-yayın kültürü faaliyetleri motivasyonunu etnik, daha doğrusu milliyetçi bir bilinçten almıştır. Kürdlerde yayıncılık, çoğu İstanbul ve diğer büyük şehirlerde sürgünde olan Kürd milliyetçileri tarafından üstlenilmiştir.[197]
4- Bugünkü mevcut bilgilerimize göre, Mısır’ın başkenti Kahire’de Mikdad Mithat Bedirhan yönetiminde 22 Nisan 1898’de yayın hayatına başlayan Kurdistan Gazetesi, hemdemi olan milletlere göre gecikmeli de olsa tarihte yayınlanmış ilk Kürd gazetesidir. Eğer kütüphane delhizlerinde yeni bir sürprizle karşılaşmasak, eldeki verilere göre Kürd gazeteciliği ilk adım olarak ülke sınırları dışında, uzaklarda yani diasporada başlamıştır.
5- Bundan önce de belirtildiği gibi, İkinci Meşrutiyet olarak adlandırılan dönemden sonra, Kürdler tarafından birçok yeni gazete ve dergi yayınlanmaya başlanmış. “Aşiret”, “Marifet ve İttihad-ı Ekrad”, “Füyuzat-ı Kurdiye” vb. gibi bazı gazete ve dergilerin de yayınlanması için başvuruda bulunulmuş ancak dönemin yöneticileri tarafından yayın izni verilmemiştir ya da adı geçen gazetelerin yayınlanması için yapılan başvurular birer proje olarak askıda kalmıştır.
6- Serbestî, İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonrası bir Kürdün yönetiminde çıkan ilk günlük gazetedir. Onu Kürd Teavün ve Terakki Cemiyeti’nin yayın organı olan Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi takip etmiş ve adı geçen iki gazeteden sonra da Kürd Talebe Hêvî Cemiyeti’ne bağlı olarak 1913-1914’te Rojî Kurd, Hetawî Kurd ve Bangî Kurd dergileri yayınlanmıştır.
7- Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, Kürdlerin mevcut örgütlerinin tümü kapatılmış ve basın-yayın faaliyetleri de durdurulmuştur.
8- Birinci Dünya Savaşı’nda yenilgiyle çıkan Osmanlı İmparatorluğu, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Antlaşması’yla tarihe karışmış. Özellikle de Osmanlının etkin olduğu Müslüman toplulukların bulunduğu coğrafyada, yeni bir siyasal ve toplumsal süreç başlamıştır. Kürdler de bu süreçte Wilson Prensiplerinden hareketle kendi kaderini tayin etmek amacıyla yeni örgütler kurmuş ve yayınlar çıkarmışlar. Bu dönemde yayınlanmış olan dergi ve gazetelerin büyük kısmı mevcut Kürd cemiyetlerine bağlı olarak yayınlanmıştır.
9- Kürdlerin basın-yayın faaliyetleri Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde başlamış ve ağırlıklı yayın merkezi Constantinopole (İstanbul) olmuştur. Bu dönemde yayınlanan Kürd gazete ve dergilerinin hemen hepsi Osmanlıca ve kısmen de Kürdçe olarak yayınlanmıştır. Mevzubahis yayınların içeriğinde ağırlıklı olarak Kürdçenin standartlaştırılması, yazım, iletişim ve eğitim dili olarak kullanılması, Kürd kültürü, tarihi, edebiyatı ve folkloruna dair araştırma-inceleme yazıları yayımlanmıştır. Bu süre içerisinde yayımlanan bütün Kürd yayınları, sonuç itibarıyla dönemin siyasi iktidarlarının tehdit ve baskısı sonucunda durdurulmuştur.
10- Başlangıçtan itibaren Kürdlerin basın yayın faaliyetleri siyasi iktidarların sansür, tehdit, cezai yaptırım ve kanunsuzluklarıyla karşılaşmıştır. Oda yetmemiş fiili suikastlarla susturulmaya çalışılmış ve bu bağlamda Serbestî gazetesi başyazarı Hasan Fehmi Bey, İttihat ve Terakki’nin iktidara gelmesinden çok kısa bir zaman sonra 6 Nisan 1909’da Galata köprüsü üzerinde bir suikast sonucu öldürülen ilk gazetecidir.
Bu bölümün sonucu olarak diyebiliriz ki, 20. yüzyılın başındaki Kürd ulusal mücadelesinin en etkili silahı yayındı. Bu dönemde yayınlanan Kürd dergi ve gazetelerinin içeriğine baktığımızda, ağırlıklı olarak etnik yapının nesnel iki kriteri olan kimlik ve dil üzerinde durulmuş; Kürd dili ve kimliğinin farklılığı öne çıkarılmış. Bu silah yalnızca Türklerin saldırı, zulüm ve zorbalığına karşı kullanılmamış, aynı zamanda Kürdlerin uyanması, bilinç düzeyinin yükseltilmesi ve birliğinin sağlanması açısında da önemli bir misyon üstlenmiş.[198]
[1] Tarık Zafer Tunaya, a.g.e., s. 198.
[2] Kurdistan, Sayı: 9, 11 Haziran 1335 (11 Haziran 1919), Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul
[3] Kürdistan Cemiyeti Nizamnamesi, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1334 (1918).
[4] Tarık Zafer Tunaya, a.g.e., s. 198.
[5] Kadri Cemil Paşa (Zinar Silopî), a.g.e., s. 56, 57.
[6] Jîn, Kovara Kurdî-Tirkî (1918-1919), Cild: I, Wergera M. Emîn Bozarslan, Weşanxana Deng, Sweden, 1985, s. 29.
[7] Kürdistan Cemiyeti Nizamnamesi, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1334 (1918).
[8] Kurdistan Teali Cemiyeti Beyannamesi, Serbestî, Sayı: 479, 28 Nisan 1919.
[9]Memduh Selim Begî, Kürd Kulubünde Bir Söyleşi, Jîn, Sayı: 21, Birinci sene 18 Haziran 1335, Osmanlıcadan çeviren: M. Emin Bozarslan.
[10] Arvasizade Mehmed Şefik, Allah’ın Adıyla Ondan İhsan Bekleriz, Kurdistan, Sayı: 8, 29 Mayıs 1335 (29 Mayıs 1919).
[11] Kurdistan, Sayı: 4, 15 Mart 1335 (15 Mart 1919).
[12]Mevlanzade Rifat, Kürdler ve Kürdistan: Kürd Vatandaşlara! Serbestî, Sayı: 476, 25 Nisan 1919.
[13] Kürdistan Teali Cemiyetinin Beyannamesi, Serbestî, Sayı: 479, 28 Nisan 1919.
[14] Serbestî, Sayı: 491, 10 Mayıs 1919.
[15] Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Şubeleri, Kurdistan, Sayı: 10, Necm-i İstikbal Matbaası, Pazar, 30 Haziran 1335 (30 Haziran 1919).
[16] Tarık Zafer Tunaya, a.g.e., s. 201.
[17] Kurdistan, Sayı: 10, 30 Haziran 1335 (30 Haziran 1919).
[18] Kadri Cemil Paşa (Zinar Silopî), a.g.e., s. 52, 53.
[19] Serbestî, Sayı: 479, 28 Nisan 1919.
[20] Serbestî, no: 480, 29 Nisan 1919.
[21] Ekrem Cemil Paşa, Muhtasar Hayatım, Brüksel Kürd Enstitüsü Yayınları, 2. Baskı, 1991, s. 33.
[22] Kadri Cemil Paşa (Zinar Silopî), a.g.e., s. 52, 54.
[23] M. Abdülhalûk Çay, Doğu ve Güneydoğu Anadoluda Kuva-yı Milliye Hareketleri, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1990, s. 25.
[24] Ekrem Cemil Paşa, Muhtasar Hayatım, Brüksel Kürd Enstitüsü Yayınları, 2. Baskı, 1991, s. 40.
[25] İsmail Beşikci, Kürdistan Üzerinde Emperyalist Bölüşüm Mücadelesi 1915-1925, İBV Yayınları, İstanbul, 2013, s. 241.
[26] Keyfi İmiş, Kurdistan, Sayı: 10, Necm-i İstikbal Matbaası, Pazar, 30 Haziran 1335 (30 Haziran 1919).
[27] Keyfi İmiş, Kurdistan, Sayı: 10, Necm-i İstikbal Matbaası, Pazar, 30 Haziran 1335 (30 Haziran 1919).
[28] Kaka Heme, Hükümetin Nazarı Dikkatine, Kurdistan, Sayı: 11, 19 Temmuz 1335 (19 Temmuz 1919).
[29] Sinan Hakan, Türkiye Kurulurken Kürdler (1916-1920), İletişim Yayınları, 4. Baskı, 2023, İstanbul, s. 193.
[30]Sabri Ciğerli & Didier Saout, a.g.e., s. 162.
[31] Kurdistan, Sayı: 8, Necm-i İstikbal Matbaası, Pencşenbe, 29 Mayıs 1335 (29 Mayıs 1919).
[32] Serbestî, Sayı: 482, Kürdistan’da Faaliyet, 1 Mayıs 1919, s. 2.
[33] Kurdistan, Sayı: 10, Necm-i İstikbal Matbaası, 30 Haziran 1335 (30 Haziran 1919).
[34] Seda, no: 1, 9 Teşrinisani 1325 (22 Kasım 1909), Mamüratülaziz Vilayeti Matbaası, s. 1.
[35] a.g.e., s. 1.
[36] Hetawî Kurd, Sayı: 1, 13 Teşrin-i Evvel 1329 (26 Ekim 1913).
[37] Tarık Zafer Tunaya, a.g.e., s. 224.
[38] Dr. M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, Üçdal Neşriyat, 1981, s. 320.
[39] Kurdistan, Aded: 8, Necm-i İstikbal Matbaası, Pencşenbe, 29 Mayıs 1335 (29 Mayıs 1919).
[40] Serbestî, No: 482, “Harput’ta Şu’be Küşâdı”, 1 Mayıs 1919.
[41] Tarık Zafer Tunaya, a.g.e., s. 201.
[42] Kurdistan, Sayı: 8, Necm-i İstikbal Matbaası, Pencşenbe, 29 Mayıs 1335 (29 Mayıs 1919).
[43] Kurdistan, Sayı: 11, Necm-i İstikbal Matbaası, 19 Temmuz 1335 (19 Temmuz 1919).
[44] Kurdistan, Sayı: 15, 29 Teşrin-i Evvel 1335, s. 190.
[45] Kurdistan, Sayı: 10, 30 Haziran 1335 (30 Haziran 1919).
[46] Refik Hilmi, Anılar, Nûjen Yayıncılık, İstanbul, 1994, s. 23.
[47] Ahmet Mesut, İngiliz Belgelerinde Kürdistan, Dipnot Yayınlan, 2011, s. 117-118.
[48] Dr. Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Doz Yayınları; İstanbul, 1996, s. 135.
[49] M. S. Lazarev, Emperyalizm ve Kürd Sorunu (1917-1925), Özge Yayınları, Rusçadan çeviren: Mehmet Demir, Ankara, 1989, s. 163.
[50] Kurdistan, Sayı: 10, 30 Haziran 1335 (30 Haziran 1919).
[51] Kurdistan, Sayı: 19, 29 Mart 1336 (29 Mart 1920).
[52] Edward William Charles Noel, Kürdistan 1919, Avesta Yayınları, İkinci Baskı, İstanbul, 2010, s. 71.
[53]https://www.facebook.com/Bitlisnamecom/photos/a.367510163349379/1971849079582138/?type=3.
[54] Kurdistan, Sayı: 7, 8 Mayıs 1335 (8 Mayıs 1919).
[55]a.g.e., 7, 8 Mayıs 1335 (8 Mayıs 1919).
[56] Kurdistan, Sayı: 10, Necm-i İstikbal Matbaası, Pazar, 30 Haziran 1335 (30 Haziran 1919).
[57] Siirt Müftüsü Ömer Atalay, Siirt Tarihi, Çeltut Matbaası, İstanbul, 1946, s. 90 (Lütfi Baksi arşivinden).
[58] a.g.e., Sayı: 11, Necm-i İstikbal Matbaası, 19 Temmuz 1335 (19 Temmuz 1919).
[59] a.g.e., Necm-i İstikbal Matbaası, 19 Temmuz 1335 (19 Temmuz 1919).
[60] Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, İSSN: 2148-2292, Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin Şubeleri ve Bağlı Kuruluşları, (Bilal Altan, Mehmet Akbaş, Ercan Çağlayan), s. 327.
[61] Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, İSSN: 2148-2292, Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin Şubeleri ve Bağlı Kuruluşları, (Bilal Altan, Mehmet Akbaş, Ercan Çağlayan), s. 327.
[62] Kurdistan, Sayı: 14, 23 Eylül 1335 (23 Eylül 1919).
[63] Kurdistan, Sayı: 14, 23 Eylül 1335 (23 Eylül 1919).
[64] Kake Heme, Kürdler ve İntihabat (Kürdler ve Seçim), Kurdistan, Sayı: 14, sayfa. 127, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 23 Eylül 1335/23 Eylül 1919.
[65] Ji mala Hekarîya Ebdurehîm Rehmî, Şehîdê Kurdistan Hemza, Jîn, No: 36, Şevval 1338 (21 Haziran 1920), İstanbul, s. 2.
[66] Mehmed Mihri, Kürdlerin Hissiyat-I Necibesi, Kurdistan, Sayı: 15, 29 Teşrin-i Evvel 1335 (29 Ekim 1919).
[67]Kurdistan, Sayı: 9, Necm-i İstikbal Matbaası, 11 Haziran 1335 (11 Haziran 1919).
[68] Kurdistan, Sayı: 11, Necm-i İstikbal Matbaası, 19 Temmuz 1335 (19 Temmuz 1919).
[69] Dr. Nuri Dersimi, Hatıratım, Doz Yayınları, İstanbul, 1997, s. 97.
[70] Kurdistan, Sayı: 10, Necm-i İstikbal Matbaası, Pazar, 30 Haziran 1335 (30 Haziran 1919).
[71] Dr. Vet. M. Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Ani Matbaası, Halep, 1952, s. 122.
[72] Tarık Zafer Tunaya, a.g.e., dipnot 15 s. 213.
[73] Mahmut Akyürekli, Koçkıri Kırımı 1920-19221, Tarih Kulübü yayınları, İstanbul, 2016, s. 58.
[74] Koçgiri Halk Hareketi 1919-1921 (Kolektif Çalışma), 5. Baskı, İstanbul, 2006, s. 40.
[75] Sinan Hakan, Cumhuriyet’e Giderken Kürdler (1920-1923), İletişim Yayınları, İstanbul, 2023, s. 104.
[76] Evin Çiçek/Koçgiri’den Konstatinipolis’e Kürdistan Teali Cemiyeti Merkezine Gönderilen Mektuplar Kovara Bîr, https://kovarabir.com/13527 (16.10.2022).
[77] Munzur Çem, https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/05/10/yakin-tarihimize-ait-iki-tarihi-belge-aliser-efendinin-mektuplari, 06.12.2023.
[78] Kurdistan, Sayı: 11, Necm-i İstikbal Matbaası, 19 Temmuz 1335 (19 Temmuz 1919).
[79] Kurdistan, Sayı: 11, Necm-i İstikbal Matbaası, 19 Temmuz 1335 (19 Temmuz 1919).
[80] M. Emin Sever, Kürd Tarihinden Bir Kesit Azadî Örgütü ve Cibranlı Xalid Bey, Avesta Yayınları, İstanbul, 2023, s. 29.
[81] Kurdistan, Sayı:13, 31 Ağustos 1335 (31 Ağustos 1919).
[82] a.g.e., Sayı: 10, Necm-i İstikbal Matbaası, Pazar, 30 Haziran 1335 (30 Haziran 1919).
[83] Tarık Zafer Tunaya, a.g.e., dipnot 15, s. 201.
[84] Kurdistan, Sayı: 15, Necm-i İstikbal Matbaası, 29 Teşrin-i Evvel 1335 (29 Ekim 1919).
[85] Açık Muhaberat, Kurdistan, Sayı: 16, 27 Teşrin-i Sani 1335 (27 Kasım 1919).
[86] Şair ve yazar Qedrî Can’ın Hawar dergisinde “Şîna Xalê Min” başlığıyla yayımlanan yazısında, Derik’te KTC’nin bir şubesinin açıldığını ve başkanı da dayısı olan İlyas Efendi olduğunu belirtir. (Qedrî Can, Şîna Xalê Min, Hawar, Hejmar: 22, 1 Tîrmeh 1933, Weşanên Nûdem, s. 598-599. Derikli İlyas Efendi 1925’te KTC başkanı Seyyid Abdulkadir Efendi ile aynı dosyada yargılanmıştı ve delil yetersizliği nedeniyle berat etmişti.
[87] Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Şubeleri, Kurdistan, Sayı: 10, Necm-i İstikbal Matbaası, Pazar, 30 Haziran 1335 (30 Haziran 1919).
[88] Aktaran: M. Abdülhalûk Çay, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kuva-yı Milliye Hareketleri, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1990, s. 38.
[89] Ekrem Cemil Paşa, Muhtasar Hayatım, Bürüksel Kürd Enstitüsü, 1991, s. 33.
[90] Memduh Selim Begî, Kürd Kulubünde Bir Söyleşi, Jîn, Sayı: 21, Birinci sene 18 Haziran 1335, Osmanlıcadan çeviren: M. Emin Bozarslan.
[91] Serbestî, Sayı: 491, 10 Mayıs 1919.
[92]a.g.e., Sayı: 489, 28 Nisan 1919.
[93] Kurdistan, Aded (Sayı): 8, 29 Mayıs 1335 (29 Mayıs 1919).
[94]Sabri Ciğerli & Didier Saout, Fransız diplomatik arşivlerinde Kürdler, Kürd Milliyetçiliğinin Ortaya Çıkışı (1874-1945), Avesta Yayınları, İstanbul, 2022, s. 159.
[95] Refik Hilmi, Anılar: Şeyh Mahmud Berzenci Hareketi, Nûjen Yayınları, İstanbul, 1995, s. 21.
[96]Serbestî, no: 486, 5 Mayıs 1919.
[97] Sabri Ciğerli & Didier Saout, a.g.e., s. 149.
[98] Îbn el-Reşid, Kürdlerde Efkar-ı Umumiye, Kurdistan, Sayı: 6, 22 Nisan1335 (22 Nisan 1919).
[99] Kürd Şerif Paşa, Sulh Konferansında Kürd Hukuku, Kürdistan, Aded: 8, 2 Mayı s 1335-R (2 Mayıs 1919).
[100] Serbestî, Sayı: 486, 5 Mayıs 1919.
[101]İsmail Göldaş, Kürdistan Teâli Cemiyeti, Doz Yayınları, İstanbul, 1991, s. 173.
[102] Ahmet Mesut, İngiliz Belgelerinde Kürdistan 1918-1958, Doz Yayınları, İstanbul, 1992, s. 75, 76, 77; İsmail Göldaş, Kürdistan Teâli Cemiyeti, Doz Yayınları, İstanbul 1991, s. 279, 280.
[103] Jîn, Seyyid Abdülkadir Efendi Hazretlerinin Beyanatı, No: 33, 17 Cemaziyelahir 1338 (8 Mart 1919), İstanbul, s. 1.
[104]Sabri Ciğerli & Didier Saout, a.g.e., s. 162.
[105] Jîn, Kürd Teşkilat-ı İctimaiye Cemiyeti, Pazartesi, 21 Haziran 1336 (21 Haziran 1920), s. 1
[106] Salih Cemal, İngiliz ve Fransız Arşiv Belgeleriyle Sevr-Lozan-Musul’da Kürdler, İkinci Baskı, Nûbihar Yayınları, İstanbul 2023, s. 366-371.
[107]İsmail Göldaş, Kürdistan Teâli Cemiyeti, Doz Yayınları, İstanbul, 1991, s. 268.
[108] Abdulvahid, Asrın Düsturlarına Karşı Kürdistan, Kürdlerde Efkar-i Umumi, Kurdistan, Sayı: 6, 22 Nisan1335 (22 Nisan 1919).
[109] İbn El-Reşîd, Kürdlerde Efkâr-i Umumi, Kurdistan, Sayı: 6, 22 Nisan1335 (22 Nisan 1919).
[110] Kurdistan, Sayı: 5, 3 Nisan 1335 (3 Nisan 1919).
[111]Salih Cemal, İngiliz ve Fransız Arşiv Belgeleriyle Sevr-Lozan-Musul’da Kürdler, İkinci Baskı, Nûbihar Yayınları, İstanbul 2023, s. 385-386.
[112] Sinan Hakan, Türkiye Kurulurken Kürdler (1916-1920), İletişim Yayınları, 4. Baskı 2023, İstanbul, s. 329.
[113] Sinan Hakan, a.g.e., s. 302, 303.
[114]Kurdistan, Sayı: 16, 27 Teşrin-i Sani 1335 (27 Kasım 1919).
[115]Kurdistan, Sayı: 15, 29 Teşrin-i Evvel 1335 (29 Ekim 1919).
[116]Mehmed Mihri, Kürdlerin Hissiyat-ı Necibesi, Kurdistan, Sayı: 15, 29 Teşrin-i Evvel 1335 (29 Ekim 1919).
[117] Kake Heme, Kürdler ve İntihabat, Kurdistan, Sayı: 14, 23 Eylül 1335/23 Eylül 1919.
[118] Kake Heme, a.g.e.
[119] Sinan Hakan, a.g.e., s. 295.
[120] Altı Yüz Bin Kürdün Memleketine İadesi, Kurdistan, sayı: 8, 29 Mayıs 1335 (29 Mayıs 1919).
[121] Vaziyeti Umumiye-i Ekrada Bir Nazar, Kurdistan, Sayı: 8, 29 Mayıs 1335 (29 Mayıs 1919).
[122] Bir Kürd Genci, Jîn, Aded: 15, 30 Mart 1335 (Jîn, Kovara Kurdî-Tirkî & Kürdçe -Türkçe Dergi (1918-1919), M. Emin Bozarslan, Deng Yayınevi, Sweden, 1985).
[123] Fuat Dündar, İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskân Politikası (1913-1918), İletişim Yayınları, 7. Basım, 2018, İstanbul. s. 65-66.
[124] Mîrzayê Cizîrî, Birinci Dünya Savaşı ve Kürd Muhacirleri, Kurdistan, Sayı: 14, 23 Eylül 1335 (1919).
[125] Bir Kürd Genci, Jîn, Aded: 15, 30 Mart 1335 (Jîn, Kovara Kurdî-Tirkî & Kürdçe -Türkçe Dergi (1918-1919), M. Emin Bozarslan, Deng Yayınevi, Sweden, 1985).
[126] Kürd Muhacirlerinin Vaziyeti, Serbestî, no: 481, 30 Nisan 1919.
[127] Kürd Muhacirleri Hakkında, Serbestî, no: 490, 9 Mayıs 1919.
[128] Muhacir Kürd Yetimleri, Serbestî, no: 481, 30 Nisan 1919.
[129] Memduh Selîm Begî, Kürd Kulübünde Bir Söyleşi, Jîn, Aded: 21, 18 Haziran 1335 (1919).
[130] Abdurrahim Rahmi, Nalîna Sêwîkî, Jîn, Aded: 11, 15 Şubat 1335 (1919).
[131] Kürd Muhacirlerinin Durumu, Serbestî, no: 496, 15 Mayıs 1919.
[132] Sinan Hakan, Türkiye Kurulurken Kürdler (1916-1920), İletişim Yayınları, 4. Baskı 2023, İstanbul, s. 51, 54.
[133] Prens Süreyya Bedirhan, Kürd Davası ve Hoybun, Med Yayınları, İstanbul, 1994, s. 38.
[134] Dr. Nuri Dêrsimî, Hatıratım, Doz Yayınları, İstanbul, 1997, s. 47.
[135] Fuat Dündar, Modern Türkiye’nin Şifresi: İttihat ve Terakki’nin Etnisite Mühendisliği (1913-1918), İletişim Yayınları, 8. Baskı, Ankara, s. 32.
[136] Memduh Selim Begî, Kürd Kulubünde Bir Söyleşi, Jîn, Sayı: 21, Birinci sene 18 Haziran 1335, Osmanlıcadan çeviren: M. Emin Bozarslan.
[137] Fuat Dündar, a.g.e., s. 414.
[138] Memduh Selim Begî, Hewar-İmdad, Jîn: Aded: 19, 22 Mayıs 1335 (Jîn, Kovara Kurdî-Tirkî & Kürdçe -Türkçe Dergi (1918-1919), M. Emin Bozarslan, Deng Yayınevi, Sweden, 1985).
[139] Kurdistan Cemiyeti’ne, Kurdistan, sayı: 5, 13 Şubat 1919.
[140] Diyarbekir Kürd Teali Cemiyeti Muhteremesi Nazar-ı Dikkatine, Kurdistan, Sayı: 5, 13 Şubat 1919.
[141] Kamuran Bedirhan, Kürdler ve Kurdistan, Serbestî, Sayı: 492, 11 Mayıs 1919, s. 2.
[142] Kamuran Bedirhan, Kürdler ve Kurdistan: Kürdlerin hissiyatı, Serbestî, Sayı: 496, 15 Mayıs 1919.
[143] Joost Jongerden, Türkiye’de İskân Sorunu ve Kürdler; Modernite, Savaş ve Mekân Politikaları Üzerine Bir Çözümleme, Vatey Yayınları, İstanbul, 2008, s. 35.
[144]a.g.e., s. 257.
[145] Doktor Şükrü Mehmed Bey Sekban, Yeni İslam Aleminde Milliyet Cereyanları, Dîyarîyî Kurdistan, Sal: 1, 15 Şaban 1343, Jimar: 8, Şemî 4 Temmûz 1341-1925.
[146] Kamuran Âli Bedirhan, Kurdistan- 4, Serbestî, Sayı: 198, 7 Kanun-i Sani 1919.
[147]Bir Kürd, Kürdler Uykuda Değil, Jîn, Sayı: 1, 7 Kasım 1334 (1918).
[148]Remezan Alan, “Akademik İlgi”den Yurtseverlik Ajitasyonu”na: Yirminci Yüzyılın Başında Kürdlerde Ulusal Uyanışın İlk Evresi, Kebikeç: İnsan bilimleri için kaynak araştırmaları dergisi, no: 52, Ankara, s. 238.
[149] İsmail Göldaş, Kürdistan Teali Cemiyeti, Doz Yayınları, İstanbul, 1991, s. 279-280; bak. T. Z. Tunaya cilt -2, s. 234.
[150] Dr. Nuri Dersimi, Hatıratım, Doz Yayınları, İstanbul, 1997, s. 30, 31.
[151] Kürd Heyeti Murahassası Reisi Şerif Paşa’nın Sulh Konferansına Takdim Ettiği Muhtıranın Sureti, Kurdistan, Sayı: 12, 13 Ağustos 1335 (13 Ağustos 1919)
[152] Ahmet Mesut, İngiliz Belgelerinde Kürdistan, Dipnot Yayınlan, 2011, s. 49.
[153] Sabri Ciğerli & Didier Saout, a.g.e., s. 164.
[154] Tarık Zafer Tunaya, a.g.e., s. 201.
[155] İsmail Beşikci, Kürdistan Üzerinde Emperyalist Bölüşüm Mücadelesi 1915-1925, İBV Yayınları, İstanbul, 2013, s. 167.
[156] Mehmed Mihri, Kürdlerin Hissiyat-I Necibesi, Kurdistan, No: 15, Necm-i İstikbal Matbaası, Çarşamba 29 Teşrinievvel 1335-R (19 Temmuz 1919), İstanbul.
[157] Cano, Türk ve Kürd Meselesi, Kurdistan, Sayı: 13, Birinci sene, Pazar, 31 Ağustos1335 (31 Ağustos 1919).
[158] Memduh Selim Begî, Kürd Kulubünde Bir Söyleşi, Jîn, Sayı: 21, Birinci sene 18 Haziran 1335, Osmanlıcadan çeviren: M. Emin Bozarslan.
[159] Ahmet Mesut, a.g.e., s. 117.
[160] Seyyid Muhammed, Kürd Cemiyetinde Kimler İstiklal (Bağımsızlık), Kimler Muhtariyet (Otonomi) Taraftarıymış? Vakit Gazetesi, 19 Mayıs 1925, s. 1-2.
[161] Jîn, Kürd cemiyetinin şubeleri niçin sed edilmiştir (kapatılmıştır), Sayı: 33, 17 Cemaziyelahir 1338 (9 Mart 1920), İstanbul, s. 1.
[162] Kürdistan Cemiyeti Nizamnamesi, Necm-i İstikbal Matbaası, İstanbul, 1334 (1918).
[163] Kurdîyê Siwêrekî, Gazindek, Jîn, Aded: 16, 10 Nisan 1335.
[164] Bir Kürd, Kürdler Uykuda Değil, Jîn, Aded: 1, 7 Kasım 1334(1918) (Wergêr: M. Emîn Bozarslan).
[165] Jîn, Aded: 7, 2 Kanun-ı Sanî 1335 (2 Ocak 1919) (Wergêr: M. Emîn Bozarslan).
[166] Jîn, Aded: 1, 7 Teşrinisani 1334 (7 Kasım 1918) (Wergêr: M. Emîn Bozarslan).
[167] Kürdzade Kemal, Kürdler: Bugünkü Görevimiz, Jîn, Aded: 6, 25 Kânun-ı Evvel 1334 (25 Aralık 1918) (Wergêr: M. Emîn Bozarslan).
[168] Jîn, Aded: 1, 7 Teşrin-i Sanî 1334 (7 Kasım 1918) (Wergêr: M. Emîn Bozarslan).
[169] Jîn, Aded: 36, 21 Haziran 1336 (21 Haziran 1920).
[170] Abone ve kârielerimize (okurlarımıza), Jîn, Aded: 33, 17 Cemaziyelahir 1338 (8 Mart 1919), İstanbul, s. 2.
[171] Sinan Hakan, Cumhuriyet’e Giderken Kürdler (1920-1923), İletişim Yayınları, İstanbul, 2023, s. 22.
[172] Jîn, Şehîdê Kurdistan Hemza, Numro: 36, Şeval 1338 (21ê Hezîrana 1920), İstanbul, s. 2.
[173] Ahmet Mesut, a.g.e., s. 47-48.
[174] Hukuk-i Umûmiye, numro: 1, 12 Eylül 1908, İstanbul.
[175] Hukuk-i Umûmiye, numro: 23, 8 Teşrin-i Evvel 1908, İstanbul.
[176] BOA, 327-147, R-31-08-1324) (13 Kasım 1908).
[177] Serbestî, Sayı: 1, Pazartesi 3 Teşrinisani 1324.
[178] Serbestî, 26 Mart 1325, s. 1.
[179] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler Cilt-3, İletişim Yayınları, 5. Baskı, 2011, İstanbul, s. 502, 503.
[180] BOA, 2896-25, H- 23.07.1327.
[181] BOA, 604-97, H-30-05-1325.
[182] BOA, 2897-23, H-24.07.1327.
[183] BOA, 335-115, R-28-05-1325.
[184] BOA, 416-67, 21-10-1325 (R).
[185] Geniş bilgi için bkz. Seîd Veroj. Mewlanzâde Rifat û Serbestî. Stenbol: Weşanên Weqfa Îsmaîl Beşîkçi. 2017.
[186] Hakkarili Abdurrahim Rahmi, Kürdler ve Kürdistan, Serbestî, Sayı: 483, 2 Mayıs 1919, s. 1.
[187] Abdullah Uçman, Bir 150’liğin Mektupları Ali İlmî Fânî’den Rıza Tevfik’e Mektuplar, Kitabevi, 2. Baskı, İstanbul, 2012, s. 108-109.
[188] Ali Birinci, Tarihin Gölgesinde Meşahir-i Meçhûleden Birkaç Zat, Dergâh Yayınları, Şubat-2001, İstanbul, s. 324.
[189] BOA, DH_SAIDd___00153_00033), Sicil-i Umumi (27 Şaban 1336 /7 Haziran 1918.
[190] Abdullah Uçman, Şiir ve Sanat Anlayışı Üzerine Rıza Tevik’ten Ali İlmi Fanî’ye Bir Mektup, Kitabevi, İstanbul, 1996, s. 11.
[191] Ferda, No: 9, Adana, Ferda Matbaası, 20 Rebiulahir 1337 (23 Ocak 1919).
[192] Ferda, No: 69, Adana, Ferda Matbaası, 6 Muharrem 1338 (1 Ekim 1919).
[193] Ferda, No: 204, Pazaretesi 7 Şubat 1337-H (7ê Sibata 1921an), s. 1.
[194] Abdullah Uçman, Bir 150’liğin Mektupları Ali İlmî Fânî’den Rıza Tevfik’e Mektuplar, Kitabevi, 2. Baskı, İstanbul, 29 Teşrin-i Evvel 1926 tarihli mektup, 2012, s. 6.
[195] Jîyan, jimar: 70, 21 Hezîrana 1927.
[196]Cemil Meriç, Bütün Eserleri 2, Bu Ülke, İletişim Yayınları, 61. Baskı, İstanbul, 2020, s. 25.
[197] Philip Kereyenbroek & Christine Allison, Kürd Kimliği ve Kültürü, Avesta Yayınalrı, İstanbul, 2003, s. 85.
[198] Dr. Celîlê Celîl, Jiyana Rewşenbîrî û Sîyasî ya Kurdan (Di Dawîya Sedsala 19an û Destpêka Sedsala 20an de), Weşanên Jîna Nû, Uppsala, 1985, s. 183.
Şirvove (0)
Hêj şîrove nînin. Şiroveya yekem tu bike.