Bülent Küçük ve Ceren Özselçuk'un Beyond rupture and integration: decolonial recognition in the Kurdish struggle (Kopuş ve Bütünleşmenin Ötesinde: Kürt Mücadelesinde Dekolonyal Tanınma) başlıklı makalesi, dekolonizasyon, tanınma ve "Kürt siyaseti" üzerine yürütülen güncel tartışmalara teorik bir müdahale olarak sunuluyor. Ancak, sofistike kelime dağarcığına rağmen, makale derin bir aldatmacaya dayanıyor. Abdullah Öcalan'ın siyasi projesini defalarca "entegrasyonun ötesine" geçen bir proje olarak tanımlarken, bizzat Öcalan'ın bu projeyi istikrarlı bir şekilde Türkiye devletine entegrasyon olarak tanımladığı gerçeğini sistematik olarak görmezden geliyor. 27 Şubat 2024'teki en net hükmünde "devletle bütünleşin" demişti. Ve o zamandan beri bu ajandayı, Türk sömürge yönetim alanının (yani o 'devletle bütünleşme' sahasının) dışındakiler de dahil olmak üzere, Kürdistan'ın tüm parçalarında hatta "Ahmet Şar ile bütünleşin" seviyesine vardırarak dayatıyor.

Ortaya çıkan sonuç bir dekolonizasyon teorisi değil, akademik jargonun yüz kızartıcı bir istismarı ve daha doğru bir ifadeyle öz-sömürgeleşme veya başka bir kavramla öz-kırolaşma —yani, sömürge düzeninin, "Kürt kökenlilerin" Türkleşme arzularına öykünen (yani kıroluğa devam eden), kendi kendini Türkleştiren bir siyasi söylem aracılığıyla içselleştirilmesi ve yeniden üretilmesi— olarak tanımlanabilecek bir durumun rasyonalize edilmesidir.

Makalenin en enteresan yönü metodolojiktir. Gerçekten Öcalan ne zaman Kürt milletinin kolektif haklarını açıkça reddetse, yazarlar okuyucuları onun sözlerinin apaçık anlamını göz ardı etmeye ve bunun yerine "ikinci okuma" adını verdikleri şeyi benimsemeye davet ediyor. Bu bana Rojhilat Kürdistanı'ndaki bir şeyhin müritlerini hatırlatıyor: Şeyh keramet sahibi olmadığını söylediğinde, müritleri "Şeyhin ne halt yediğini dinlemeyin, kerameti var, yalan söylüyor" diyerek başkalarına ikazda bulunuyorlar.

Bu mürit akademisyenler de öyle; "Öcalan'ın sözlerinin daha derinlerine bakın" diyorlar. Bağımsız devlet, federalizm, idari özerklik ve hatta kültürelciliği reddettiğini alıntıladıktan sonra, metnin entegrasyonist göründüğünü (özellikle 27 Şubat 2025 beyanlarında) kabul ediyorlar, ancak bunun yerine dekolonyal dönüşümün gizli bir stratejisi olarak yorumlanması gerektiğini savunuyorlar. Bu hamle, belgesel niteliğindeki kanıtları spekülatif hermenötikle veya Donald Trump'ın danışmanı Kellyanne Conway'in "alternatif gerçekleriyle" değiştirmekle eşdeğerdir.

Yazarlar, Öcalan'ın siyasi dilinin kendi teorik sonuçlarını şekillendirmesine izin vermek yerine, okuyucudan Öcalan'ın kendi beyanlarını görmezden gelmesini ve metnin açık içeriğini, metnin hiçbir zaman dile getirmediği anlamlar uğruna askıya almasını istiyor. Birincil kanıtlarını sürekli olarak tevil etmek (başka yönlere çekerek açıklamak) zorunda kalan bir teori, bir açıklama işlevi görmekten çıkar ve apolojetizm (savunmacılık) işlevi görmeye başlar.

Makale, temel çelişkisini daha başlığında ele veriyor. Kopuş ve Entegrasyonun Ötesinde başlığı, Öcalan'ın projesinin asimilasyon ile ulusal kendi kaderini tayin arasındaki klasik ikiliği aştığını varsayar. Oysa Öcalan'ın kısa süre önce sarf ettiği "Türklerin devletsiz yapamayacağını, buna karşılık Kürtlerin bir devlete ihtiyaç duymadığını" şeklindeki sözleri bu varsayımı yerle bir etmektedir. Bu yaklaşım sadece Kürtlerin devlet talebini reddetmekle kalmaz; devlet kurmayı ve egemenliği Türklerin "doğal" vasfı sayıp Kürtleri aşiret formuna mahkûm eden o köklü sömürgeci aklı da yeniden üretir. Sömürgeci tahayyülün Kürtleri siyasal bir özne olmaktan çıkarıp aşiretleştiren bu mantığının bizzat Kürt siyasal söylemi eliyle yeniden dolaşıma sokulması, benim kırolaşma dediğim olgunun ta kendisidir. Dolayısıyla Öcalan'ın bu söylemi istisnai bir sapma değil, yirmi yılı aşkın süredir istikrarlı biçimde savunduğu entegrasyon siyasetinin mantıksal bir sonucudur. Nitekim Demokratik Kurtuluş'ta bunu açıkça ilan eder:

"Kürtleri Türk devletinde yerleştiriyorum. Bu sahte Kürt devletinden daha iyi bir şeydir." (s.135)

Bu ifade taktiksel bir muğlaklık değildir; işbirlikçi paradigmanın onaylayıcı bir siyasi hedefidir. Entegrasyonu ertelemiyor, aksine onu kutluyor ve Kürtler için bir özgürlük yolu olarak bilakis başkalarına entegre olmayı sunuyor. Adeta "Kurmanclıktan kurtulup devlette siz de yer alacaksınız" diyerek Kürdü buna ikna etmeye çalışıyor. Aynı eserden, Öcalan'ın kendi siyasi projesini ve hareketini Kürt toplumu içinde sömürgeci güçlerin adeta beşinci kolu olarak sunan bir başka pasaj daha da çarpıcıdır:

"Biz burada devletin Kürdistan ayağını inşa ediyoruz. Kürdistan ayağı olmayan bir devlet bir ayağı eksiktir." (s.147-148).

Burada proje, bizzat Kürdistan içinde Türk devletini tamamlamak olarak açıkça tanımlanıyor. Çok az ifade, mevcut devlet düzenine dahil olmayı bundan daha net bir şekilde ifade edebilirdi.

Bunlar münferit açıklamalar da değildir. Öcalan, 2009 tarihli Türkiye'de Demokratikleşme Sorunları adlı kitabında, KCK ve "demokratik çözüm" adına inşa ettiği modeli şu sözlerle ilan ediyor:

"Demokratik çözümü ad düzeyinde de somutlaştırmak mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurumları ve mevcut sınırları meşru kabul edilmektedir. Üniterliği, federal veya konfederal olması gibi biçimlenme sorunları tartışılmamakta, gündeme getirilmesi bile önerilmemektedir." (s. 78)

Keza Demokratik Konfederalizm'de devletsiz demokrasiyi savunanları "maskara" olarak nitelendirip kestirip atarken, eşzamanlı olarak "Türkiye üniter yapısını korumalı" diye diretir. Kürtçenin resmi statüsü bile federalizme giden tehlikeli bir yol olarak reddedilir (s.39). Öcalan, bizzat bu metinde Kürtlerin bir ulus olup olmadığının tartışmalı olduğunu ilan eder ve bu nedenle bunu, devletin güç kullanmak yerine doğal yollarla asimile etmesinin kendi çıkarına olduğu sosyolojik bir fenomen olarak adlandırır.

Birlikte ele alındığında bu metinler, en az 2005'ten itibaren Kürdü silmeye yönelik dikkate değer ve tutarlı bir entegrasyon stratejisini ortaya koymaktadır. Öcalan, entegrasyonu aşmak şöyle dursun, onu defalarca teorize etmekte ve meşrulaştırmaktadır. Küçük ve Özselçuk'un makalesini bu kadar sorunlu kılan da tam olarak budur. Teorik iddiaları ile Öcalan'ın yayınlanmış siyasi pozisyonları arasındaki çelişki marjinal değil; kurucudur (temeldir).

Aynı örüntü, 2024-2025 Öcalan görüşmelerine ilişkin tartışmalarda da ortaya çıkıyor. Yazarlar makale boyunca, bütün Öcalancılar gibi süreci bir "barış süreci" olarak adlandırıyorlar; ancak daha sonra Türk devletinin bu süreci resmi olarak "Terörsüz Türkiye" girişimi olarak çerçevelediğini kabul etmelerine rağmen, sanki "Türk devletinin süreçle ilgili ne dediği kimin umurunda, Öcalancılar buna barış süreci diyor ve önemli olan da bu" der gibiler. Bu ayrım siyasi açıdan son derece önemlidir. Süreç, Kürdün herhangi bir hakkı üzerinden yapılan bir müzakereyle başlamadı. Devlet Bahçeli'nin, "terör elebaşı" olarak adlandırdığı Öcalan'dan "kayıtsız şartsız terörü bitirdiğini" haykırmasını istemesiyle başladı. Bu silsile, bizzat Öcalan'ın ayrı bir devlet, konfederalizm, federalizm, idari özerklik ve hatta Kürdün "kültüralist taleplerini" bile "aşırı milliyetçiliğin" ürünleri olarak açıkça reddettiği ve Kürt siyasal varoluşunu kategorik olarak yok saydığı 27 Şubat 2025 tarihli deklarasyonuyla zirveye ulaştı.

Küçük ve Özselçuk'un makalesi bu deklarasyonu alıntılıyor ancak Kur'an tefsirlerinde geçen "Allahu a'lem" misali "Apo a'lem" (Apo en iyisini bilir) bile demeden, okuyucuları daha derin, gizli bir yorumun sihrini benimsemeye teşvik ederek çıkarımlarını derhal etkisiz hale getiriyor.

Bu durum temel bir akademik soruyu gündeme getiriyor. Yirmi yılı aşkın bir süreyi kapsayan ve tekrarlanan açık siyasi beyanlar, neden kendi kelime anlamlarıyla çelişen spekülatif yorumlara tabi kılınsın? Bir akademisyenin biraz standardı ve gülünç duruma düşme korkusu olmaz mı? Öcalan hayatta ve neredeyse sürekli konuşuyor. Daha 28 Nisan'da Öcalan, Kürtlerin devlete entegre olmaları dışındaki her türlü Kürt talebini, emperyalizmin bölgedeki bir projesi olarak değerlendiriyor ve şöyle diyor:

"Barzani’yi kontrol altına almazsan Makedonya çıkar altından." ve ABD-İsrail etkisine yaptığı göndermeler, alternatif Kürt siyasal yönelimlerini dış müdahalenin uzantısı olarak çerçeveler. Buna karşılık önerdiği çözüm yine Türkiye merkezlidir: “Biz bununla Cumhuriyete entegre olmaya çalışıyoruz” (İmralı görüşmeleri, 28 Nisan).

Eğer siyasi sonuç doğuran her açıklama teoriyi korumak adına yeniden yorumlanmak zorundaysa, o zaman teori artık kanıtları açıklamıyor, kendini onlardan yalıtıyor demektir.

Makale defalarca dekolonizasyon diline başvurduğunda ironi daha da keskinleşiyor. Tarihsel olarak, sömürgecilik karşıtı mücadeleler kolektif siyasi failliğin kurumsal bir formunu talep etmişlerdir: bağımsızlık, federalizm, bölgesel özerklik, anayasal çoğulculuk veya yasal olarak tanınan özyönetim. Oysa Öcalan bu olasılıkların her birini açıkça reddediyor. Dekolonizasyonun kurumsal içeriği ortadan kayboluyor, geriye sadece kelime dağarcığı kalıyor. Böylece dekolonizasyon, kendi kaderini tayin hakkından kopartılıyor ve mevcut anayasal düzene daha derin bir eklemlenme olarak yeniden tanımlanıyor.

İşte bu noktada öz-sömürgeleşme veya öz-kırolaşma olarak da adlandırılabilecek kavram analitik olarak aydınlatıcı hale geliyor. Sömürge tahakkümü sadece direnişi zorla bastırdığında değil, sömürgeleştirilenlerin bizzat kendileri sömürgeci gücün kategorilerini, önceliklerini ve anayasal sınırlarını yeniden üretmeye ve bunları kurtuluş olarak sunmaya başladıklarında en yüksek derecesine ulaşır. Dolayısıyla buradaki trajedi sadece siyasi bir teslimiyet değildir; teslimiyetin özgürleştirici bir söyleme dönüştürülmesidir.

Bu perspektiften bakıldığında, Küçük ve Özselçuk'un makalesi sömürgeci bilgi üretimi içinde tanıdık bir işlevi yerine getirmektedir. Öcalan'ın projesinin entegrasyonist öncüllerini eleştirel bir şekilde sorgulamak yerine, bunları dekolonyal teorinin prestijli kelime dağarcığına tercüme etmektedir. Entegrasyon "tanınma" haline gelir, anayasal yapıya dahil olma "demokratik özerklik" adını alır ve Kürtlerin egemenlik iddialarından vazgeçmeleri, kurtuluşun daha yüksek bir aşaması olarak yeniden tahayyül edilir. Belki de makalenin en derin ironisi budur: Dekolonizasyon diliyle yazılmış bu metin, nihayetinde sömürgeci entegrasyonun normalleştirilmesine en sofistike akademik kılıflardan birini sunmaktadır. Makale, sömürge tahakkümünün kendini yeniden üretme mekanizmalarını ifşa etmek yerine, onun en etkili biçimlerinden birini bizzat icra eder: Sömürgeleştirilmiş öznelerin, kendi kolektif siyasi haklarının tasfiyesini bizzat dekolonizasyonun gerçekleşmesi olarak kutlamalarını sağlayan entelektüel çerçeveyi üretmek.

 

Kaynak :https://www.facebook.com/1008431253/posts/10237197495369477/?rdid=EEXqVtsQUDidXtt1#